Enternasyonal Forum  

Go Back   Enternasyonal Forum > SİYASET > Makaleler

Makaleler Makale bölümü

Cevapla
 
Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 10 Mart 2014, 15:32   #1
Üye
 
Ebuzer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07 Mart 2014
Mesajlar: 7
Teşekkürler: 0
1 Zamanda 1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart Allah insanı devrimci yaratmıştır

Marks’ın Tarihi Materyalizm teorisine göre insanın düşüncesi, kültürü, ahlakı, dini içinde yaşadığı toplumun bir yansımasıdır. Her şey değiştiğine göre insanın ahlakı, kültürü, düşüncesi de üretim araçlarına endeksli olarak değişecektir. Tarih komünizmle başladı, ardından kölecilik ve feodalite dönemi başladı ve en sonunda sosyalizm ve komünizmle sonlanacaktı. Bu süreçler insanın hür iradesiyle gerçekleşmemiştir. Tarih bu süreçleri insana zorla yaşatmıştır. O halde din, kültür, ahlak v.s. insanın hür iradesiyle tercih ettiği değerler değil, tarihin ve toplumun ona yüklediği olgulardır. Düşünce dahi üretim araçlarına endekslidir. Üretim ilişkileri değiştikçe insandaki düşünce, ahlak, kültür vs. değişecektir. O halde biz İslam’ın dönemin insanlarının tarih ve toplum tarafından kendilerine yüklenen kültür, ahlak, sanat, düşünce, örf, gelenek v.s. değerlerin karşısında olduğunu ispatlayabilirsek bu dinin tarih ve toplumun bir ürünü olmadığını ispatlamış olacağız. Örneğin bir din eğer o dönemde yaşayan ve kız çocuklarını diri-diri gömmeyi adet edinen insanların yaptığı işi onaylamıyorsa bunu bir cinayet olarak görüyorsa bu din o toplumun ve tarihin bir ürünü olabilir mi? Burada tarihin ve toplumun ürünü olan bir din mi var, tarihin ve toplumun sırtına binip yönlendirdiği bir din mi var? Yoksa tarihe ve topluma yön veren, yeni bir tarih ve toplum yaratan bir din mi var?

Bu bölümde “acaba insan tarihin yönünü değiştirme gücüne sahip mi? Tarih ve toplum mu insanın sırtına biner ve insana yön verir yoksa insan mı tarihin sırtına binip tarihe hükmeder” sorularına cevap arayacağız.

Çünkü bir din ekonomiye, hukuka, siyasete egemen olan, üretim araçlarını elinde bulunduran fakirleri sömürmek için zengin sınıf tarafından üretilmişse biz o dine nasıl inanabiliriz? Veya din tarihin ve toplumun bir ürünü ise, İslam dinide tarihin zorunlu bir oluşumu ise o dine neden inanalım?
Tarihi materyalizme göre insanlarda eğer din inancı varsa bu inanç insanların kendi düşünce yoluyla elde ettikleri bir inanç değildir. Bu inancı insanlara tarih ve toplum yüklemiştir.
Avusturyalı meşhur psikolog Zigmon Frayd korkunun Allah’a ve dine inancın kaynağı olduğunu savunmaktadır. Frayd’a göre “Allah insanların yaratanı değil mahlûkudur. Gerçekte insanların zihinlerinde dini inançların oluşmasının asıl sebebi, bu olayların zararlarından korunma arzusudur. İlk insanlar zararlı olayların karşısında, içerisine düştükleri korku ve ıstıraptan kaçmak için gittikçe kudret sahibi, şuurlu ve tabiata hâkim bir varlığa inanmaya başladılar. Böylece rica, kurban, ibadet, dua ve buna benzer şeyler, vasıtasıyla bu varlıkların muhabbet ve sevgisini kazanarak, kendilerini tehlikelerden kurtarmaya çalıştılar. Dolayısıyla inancın esas kaynağı korkudur.

Will Dourant, Bertrant Russell gibilerine göre ise “İlk insanlarda Allah’a olan inancın sebebi cehalettir. İlk insanlar Güneş, Ay tutulması, yağmur ve rüzgâr gibi olaylarla karşılaşınca bunlar için tabii ve özel bir neden göremedi ve bulamadı. Bu olaylar için, Allah adında bir sebep yaratarak böylece tabii nedenleri görülmeyen şeyleri O’na isnat etmeye başladı. Sonrada O Allah insanlardan rahatsız olup, yer ve gök belalarına müptela etmesin diye, onun karşısında eğilip ona ibadet etmeğe başladılar” Yani insanlar sebeplerini bulamadıkları bazı doğa olaylarını Allah’a atfederek, Allah inancına sahip oldular.

Biz bu varsayımları İslam’a uygun görmüyoruz. Zira insanların bir kısmının korkudan dolayı din ürettiklerini kabul etsek dahi, bu Allah’ın olup, olmadığına delil olamaz. Eğer insanlar yıldırım, deprem gibi tabiat olaylarından korktukları için dine inanmışlarsa, tabiat olaylarının bir nedensellik ilkesine bağlı olduğunu, kanunlar zincirinin birer halkası olduğu günümüz insanları tarafından bilindiğinden dolayı günümüzde dine ve Allah’a inancın olmaması gerekirdi. Yani insanların korkuları yok oldukça, korkudan kaynaklanan dininde yok olması gerekirdi.

Yine ilk insanların cehalet neticesinde Allah inancına sahip olduklarını kabul etsek dahi, bu düşünce Allah’ın olup, olmadığına yine delil olamaz. Şayet önceki insanlar yağmur, kar, yıldırım gibi doğa olaylarının sebebini bilmediğinden dolayı, bu sebepleri Allah’a dayandırıp, Allah inancına sahip olmuşlarsa, bu durumda, yağmurun, yıldırımın, sebebinin günümüz insanları tarafından bilindiği için günümüz insanının özellikle Amerikalıların, Avrupalıların Allah’a inanmaması gerekir. Yani cehaletten dolayı insanlar inanmışlarsa cehaletin kalkmasıyla cehaletten kaynaklanan inancında yok olması gerekirdi.”

Dr. Hikmet Kıvılcımlı der ki: “Barbarlıktan kalma gelenek-görenekle köylülerimizde- esnaflarımızda yaşayan “Batıl itikatlar” kara kedi önünden geçmemek, tırnak kesmemek, salı sallanır, çamaşır yıkamamak, elleri bağlamamak, ayak-ayak üstüne atıp dinlenmemek, ateşi erkeğin üflememesi gibi inanışları, İslamiyet içine girmiş olsa da, kolayca terk edilmişlerdir. Çünkü modern çağın insan aklını ilerleten bilgileri sentezleri karşısında bu tür barbar-vahşi gelenekleri tutunamazlar. Onların totem ve tabulardan kalma gelenekler olduklarını bilinçlerimize çıkarmasak da modern bilgi ve sentezlerimize açıkça ters geldikleri için o alışkanlıkları terk ederiz, hatta toplum hayatımızdan kovarız. Çok büyük tepkilerle de karşılaşmayız; uzun boylu tartışmalara bile gerek kalmaz. Hele çocuklar yeni kuşaklar bunu kendiliğinden silerler.”[1]

Dr. Kıvılcımlı’nın da işaret ettiği gibi bilimle ve akılla uzlaşmayan her inanç yok olmaya mahkûmdur. Şimdi İslam dininin tarihin ve toplumun bir ürünü olup olmadığına cevap arayalım. Bazı düşünürler toplumun bireyden oluştuğunu, toplumun bir gerçekliğinin olmadığını, toplumun görünüşte var olduğunu, elle tutulanın toplum olmadığını iddia eder ferdiyetçiliği ret ederler. Toplum aynen hidrojen ve oksijen nasıl suyu oluşturup, hidrojen ve oksijen özelliğini kaybediyorsa fert de toplumu oluşturur ve fert artık yok olur. Yani toplum vardır fert yoktur. Fert boş bir kap gibidir toplum onu doldurur.

Bu ekolün baş temsilcisi Emile Durkheim’dir (Fransız sosyolog). Bu ekole göre toplumsal meseleler toplumun ürünüdür. Bireyin iradesinin ve fikrinin ürünü değildir. Bu üç özelliğe sahiptir.

1.Dışsaldır
2.Cebridir (Cebren, zorla yaptırım).
3.Geneldirler.
Dışsaldır çünkü bireyin vücudunun dışında yani toplum yoluyla ferde tahmil edilir. Fert vücuda gelmeden önce vardırlar. Nitekim din, ahlak, gelenek v.b. her bireyi tarafından kabul edilir.
Geneldir çünkü toplum çapındadır.

Cebridir çünkü kendilerini zorla ferde kabul ettirir. Ferdin vicdan değerlendirmelerini kendine uydurur.

Kısacası Durkheim’in felsefesi kişiyi toplumsal kadere teslim eder. Yani Durkheim dinin, ahlakın, geleneğin toplumun insana zorla yüklediği bir kader olarak görür. Bu durumda ferde özgürlüğü ve hürriyeti kim kazandıracak?

Durkheim’in görüşünü Dr. Ali Şeriati ile iyice açıklığa kavuşturalım. Şeriati der ki: “Historizm (tarihselcilik) şu anlamdadır: Her birey tarihin gerektirdiği biçimde oluşmuştur. İran –İslam tarihinin sonucunda duracak yerde, Büyük Fransız ihtilali, Rönesans, Ortaçağ veya bugünkü Batı dünyasında yer alsa idim, başka bir dilim, başka düşünce ve duygularım, başka ahlak ve gidişim olacak idi. Şu halde “bu ben” ile “o ben” iki ayrı tarihe sahip oldukları için iki ayrı insan olmuşlardır. Şu halde yine benim özelliklerim, Tarihin temel belirleyici görüşü yolu ile benim elimden çıkmış ve Tarihin iradesine teslim edilmiş oluyor. Şu halde nasıl seçebilirim kendi istediğim gibi mi? Hayır, Tarihin benim için seçtiği gibi. Şimdi ben Farsça konuşuyorum ve siz de Farsçayı bizim konuşma ve anlaşma dilimiz olarak dinliyor ve anlıyorsunuz. Ne siz Farsçayı seçtiniz, ne ben seçtim. Tarihimiz bu dili bize verdi, getirdi, gözümüzü açtığımızda bu dili tarihi bir zorunluluk olarak kabul ettik ve bu dil ile konuşuyoruz, bunu reddedemezdik. İslam’ı benimsedik ise biz seçmedik, Tarih seçti ve bizim bu seçimde katkımız katılmamız yoktu.

Şeriati insan benliğini oluşturan ikinci zorlayıcı güç olan toplum hakkında der ki: İkinci bir zorlayıcı güç “sosyolojizm”di r. (toplum bilimcilik). Bu görüş de “societ”nin (toplum) veya sosyolojinin (toplum-bilim) temel belirleyici olduğunu kabul eden görüştür. Sosyolojizm doğanın etkisini bir dereceye kadar, tarihin etkisini de bir açıdan kabul eder. Der ki “bütün bu etkenlerin bir ölçüde etkisi olmakla birlikte, gerçekten “ben”i ortaya getiren, benim üzerimde egemen olan toplumsal çevre ve toplumsal düzendir”.

Ben eğer cömert, ya da çok gayretli ve kahraman isem “feodalite” (derebeylik) düzeni içinde büyüyüp olgunlaştığım içindir. Paragözün biri isem, burjuvazi içinde doğduğum içindir. Ata binip pala sallayan biri isem, aşiret düzen içinde yaşadığım içindir. Toplumsal ilişkiler, üretim ilişkileri, mülkiyet düzeni, üretim ilişkilerin toplumdaki konumu bütünü ile sınıfsal ilişkiler ve topluma egemen olan biçim benim toplumumu oluşturmakta ve bireyin benliğini onun dışında belirleyen etkenler durumunda olarak bu benliği de oluşturmaktadır.

Demek ki ben kötü olmuş isem, ben de kötülüğü yaratan veya seçen toplumsal çevredir. Sosyolojizm de birey yoktur. İnsan seçebilen bir “ben” olarak var olmaz. Her birey toplumun onu ortaya getirdiği gibidir.

Toplumsal etkenlerden bazıları seni şunu seçmeye çağırırken, bazı diğer etkenlerde başka bir şeyi seçmeye zorlar. Şu anda iki ayrı türde toplumsal etkenin baskısı altında olduğun için duraksama ve kararsızlığa düşersin. Diyelim ki bazı kimseler, dindar veya dinsiz olma konusunda kararsızdırlar, hangisini seçmeleri gerektiğini düşünüyorlar. Sosyolojinin görüşünü savunanlar derler ki: “Bu kararsızlık insanın dini ve dinsizliği seçme imkanına sahip oluşundan değil şundan ileri gelir: bazı toplumsal etkenler senin dindar olmanı, Batı’dan gelen toplumsal düzenimize giren ve sende de bulunan bazı etkenler ise senin dinden uzak bulunmanı isterler. Demek oluyor ki sen bu etkenler elinde oyuncaksın, dini seçtiysen dıştan gelen etkenlerin geleneksel etkenlere üstünlük sağladığı anlaşılır. Şu halde sen toplumsal düzenin belirleyici gücü elinde oyuncak gibisin. Sonuç olarak sen ve ben diye bir şey yoktur.”[2]

Yani insanın “ben”ini, kişiliğini, dini inancını tarih ve toplum oluşturur. İnsanın dinî inancı, kişiliği kendi özgür seçimi değildir. Örneğin Naturalizm (tabiatçılık) insanın kişiliğini oluşturan üçüncü zorlayıcı güç olarak kabul edilir. Eğer sen ırmağın yanında yerleşmişsen balıkçılık, ormandaysan avcılık yapmak zorundasın. Sen kendin mi balıkçı olmayı tercih ettin? Hayır, tabiat sana bu mesleği dayattı.

Şimdi birde Marksist yazar Dr. Kıvılcımlı’dan örnek verelim. Kıvılcımlı der ki; Toplum bireye dünyaya geldikten sonra değil, daha anasının rahmine düşerken bile egemendir. Birey ana rahmine eğer Avustralya kabilelerinden birinde düştüyse “vahşi”, Avrupa’da düştüyse “medeni” damgasını yiyecektir.Birey topluma geldi, istediği yere değil, anasının oturduğu saraya veya tekke izbesine girer. Ağzına ilk memeyi kafasına ilk izleri ailesi dökecektir.

Gelelim 7 yaşındaki bireyimiz okul görecek mutlulardansa MEB izin verdiği kitaptan vatanı kimin kurtardığını, millet uğruna ölmenin şerefliliğini ezberleyecek. 20-25 yaşına kadar Basın Kanunu’nun müsaade ettiği “iki çiçek, bir böcek” edebiyatı okuyorsa ruhun maddeden üstün ve çelişkisiz olduğunu, sınıfsız bir millet olan Türklüğün dünyadan üstün, eşsiz olduğunu ispat eden fikriyatı öğrenecektir. Bireyin hak ve geleceği besbelli olmuştur. Bulunduğu toplumun bulunduğu sınıfında rol oynayacaktır. Düşünce şahlandıracaktır.

Birey toplum deryasının içine düşmüş bir süngere benzer. Süngerin içinde ne varsa o denizden gelmiştir. Bireyi bir sünger gibi sıkalım. İçinden çıkan ve benimdir dediği şey (din, ahlak, adet, alışkanlıklar, ilim, görüş) hepsi içinde yaşadığı (aile, çevre, okul, hayat, sınıf) tan gelme ve dolmadır. Konuştuğu dil, edindiği huy, taşıdığı fikir etrafından kapmadır. Onun için toplumu birey değil, bireyi toplum yapar.[3]

Sorunumuz şudur; evet insanın kişiliğinin oluşmasında bu üç zorlayıcı güç vardır buna rağmen insan yaptıkları fiillerden sorumlu mudur yoksa değil midir? Eğer ekonomiyi elinde bulunduran, tarih ve topluma yön veren elit tabaka, insanı köleleştirmişse, sömürmüşse, bu hayat biçiminin onun bir kaderi olduğunu dayatmışsa bu köleye hesap sormak, bu hayat biçiminde onu suçlamak doğru mudur? Eğer karşımızda insanı yaşadığı topluma veya tarihten aldığı geleneklere isyana çağıran bir din varsa bu din tarihin ve toplumun zorunlu oluşumu olamaz. Zira bilakis eğer o din o tarihten ve toplumdan geliyorsa bilakis o tarihin ve toplumun örf ve adetlerini desteklemesi gerekir ki varlığını kuvvetlendirebilirsi n. Ama eğer o din o toplumun ve tarihin adetlerine karşı savaşmayı emrediyorsa, nasıl o din o tarih ve toplumdan gelecek? Oysa İslam “sizin kültürünüz, ahlakınız, yaşam biçiminiz sizin iradenizle olmadı bilakis tarih ve toplum sizdeki değerleri oluşturdu, sizin bunda bir suçunuz yoktur” demiyor. Bilakis “sen özgürsün, istersen tarihin ve toplumun sana yüklediği misyonu yüklenmek zorunda değilsin, tarih ve toplumuna isyan edebilirsin, eğer isyan etmesen onların işlediği suça ortaksın” diyor. İslam Durkheim gibi insanı toplumsal kadere mahkum etmiyor.

İslam kişiyi hangi toplumun ve tarihin etkisinde kalırsa kalsın yaptıklarından sorumlu tutuyor. İslam’a göre insan tarihin ve toplumun kendisine dayattığı karakteri, dini inancı kabul etmek mecburiyetinde değildir. Yani kişi burjuvazi bir toplumda olduğu için paragöz olup halka zulüm etmeye mecbur değildir. Toplumun zorlayıcı baskısına karşı isyan edebilir. İslam’a göre insanın aklı yani düşünüp doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneği, insanın fıtratı ve iradesi yani insanın üzerinde insanı bir işe yapmaya mecbur eden bir gücün olmaması kişiye sorumluluk getirir. Aşağıdaki ayetler insanın hem iyilik hem de kötülük yapmada özgür olduğunu ne Allah’ın nede başka bir gücün insanın iyilik ve kötülük yapmaya zorlamadığını göstermektedir.


Eğer insanın aklı varsa ve her şeyi de kendi iradesiyle yapıyorsa, bir toplum içerisinde yaşaması o toplumun yapmış olduğu çirkin işlere ortak olması, o insanı yaptığı çirkin işlerden mesul tutar. Yani “ey insan belki içinde bulunduğun toplum çirkin bir işi gelenekleştirmiş olabilir ama sen akıl sahibisin ve yaptığın bütün işleri de üzerinde bir zorlayıcı güç olmadan tamamen kendi iraden ve arzunla yapıyorsun o halde sorumlusun ve yaptıklarından hesap vermek zorundasın. Kısacası İslam tarihin zorunlu oluşumu değil bilakis tarihe ve topluma uyan insana hesap soran bir dindir. Şehit Mutahhari der ki: “Salih peygamberin devesini yalnız bir insan kesmiş ve Kuran bu suçu “Feakeruha” kelimesiyle tek bir kişiye isnat etmişti. Fakat bu kişinin suçunun cezasını Semud kavmi çekmişti.
“ Biz onları ve kavimlerini topyekûn helâk ettik”.[8]

Çünkü Semud kavmi her ne kadar devenin kesimine iştirak etmedilerse de hepsi bir tek ferdin suçlu davranışından memnun olmuşlardı. İşte bu şekilde yapılan suç bir toplum suçu sayıldı[9]
.
Muhammed İbn Erkat şöyle diyor; “İmam Cafer Sadık (a.s.) bana “Kufe’ye gidip geliyor musun? diye sordu. Evet dedim. Bunun üzerine “Kufe’de İmam Hüseyin’in katillerini görüyor musun? dedi. Ben de şaşırdım ve onların hepsi ölmüş dedim.

İmam Cafer Sadık (a.s.) şöyle buyurdu: “Sen katilin sadece öldüren veya buna yardımcı olanın olduğunu mu sanıyorsun? Kuran Hz. Peygamber’e şöyle buyuruyor: “De ki; size benden önce açık deliller ve bu dediğinize de getiren elçiler gelmişti. Eğer doğru idiyseniz niçin onları öldürdünüz?(Ali İmran 183)

Halbu ki Hz. Peygamber zamanında yaşayan Yahudiler hiçbir peygamberi öldürmemişti. Ama atalarının cinayetlerine razı oldukları için, Kuran onları da katil olarak tanıtıyor. Kuran’a göre bir günahı işleyen ile o günaha razı olanlar ortaktır. Dolayısıyla İmam Hüseyin’in katillerini sevenler, onların ortağıdır. Allah bizleri İmam Hüseyin’in dostu, katillerini ise düşmanı kılsın.

İmam Cafer Sadık (a.s.) şöyle buyurdular: “Zalim, yardımcısı ve onun işine razı olan her üç gurup günahta ortaktır.”[10]

Aslında aşağıdaki söz tek başına İslam’ın bu yöndeki düşüncesini ifade etmek için yeterlidir.

Hz. Ali diyor ki: “Bir toplumun yaptığına razı olan onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır. O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.”[11]

Kuran’da birçok ayette peygamberlerin yaşadıkları toplumun dinine, yaşam tarzına uymaktan ziyade bilakis halkı bu yaşam tarzına karşı isyana teşvik ettiklerini yani tarihin ve toplumun oluşturduğu dini, yaşamı, ekonomik ilişkileri yok ettiklerini görüyoruz. Tarihe ve topluma uyan değil, tarihe ve topluma isyan eden peygamberler görüyoruz.

Kavmi, (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşa-koşa geldiler. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı.(erkekl er birbirleriyle ilişkiye giriyorlardı) Lût, dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” [12]

Medyen halkına da kardeşleri Şu’ayb’ı peygamber gönderdik. O, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben sizi bolluk içinde görüyorum. Ben sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum.” “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” [13]

Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım.”[14]
Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.

“Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabbime ibadet ediyorum.[15]


Şimdi de Hz. Muhammed’in içerisinde bulunduğu toplumu ve peygamberin ne derece bu topluma uyduğunu kısaca da olsa değinelim. Peygamberin içerisinde bulunduğu toplum çölde yaşayan, okuma yazma bilmeyen, işiten ve işittiklerini diğer insanlara dil yoluyla anlatan yani yazıyla değil sözle kendilerini ifade eden bir toplumdu. İşiten bir topluma ilk emir geliyor “oku”. Yani topluma uyan değil topluma yön veren bir peygamber görüyoruz. Aynı şekilde Kan davalarını yasaklıyor ve diyor ki; “Cahiliye döneminden kalma kan davaları geçersizdir”. Arapçılık yapanlara sesleniyor “Arap’ın, Arap olmayana karşı kötülüklerden sakınma dışında bir üstünlüğü yoktur” Araplığı üstünlük olarak görenlere “Arap olan değil, kötülüklerden uzak duran insan üstündür” ilkesini yerleştiriyor. Bütün ayrıcalıkları yok ediyor ve diyor ki ”Kâbe’nin bakımı ve hacıların su ihtiyaçlarının giderilmesi dışında kalan cahiliye döneminden kalma bütün ayrıcalıklar geçersizdir”.[16]


İslam ikinci olarak insanın tarihin ve toplumun oluşturduğu “ben”i yani kişiliği değil, insanın özünde var olan “ben”i yaşatmasını istiyor.

Marks diyor ki insandaki “ben”i tarih oluşturur. Sosyalistler der ki insandaki “ben”i toplum oluşturur. Her ikisi de doğrudur fakat bunun yanında tarihin ve toplumun oluşturduğu “ben”i ayaklar altına alan, tarihin ve toplumun kendi üzerinde oluşturduğu zincirleri kıran bir “ben” daha var. Özgürlük, hürriyet, adalet isteyen bir devrimci var. Kendi toplumuna karşı çıkan, o topluma “hesap sorun, hakkınızı arayın” diyen bir ben var. Peki, o “ben” i kim oluşturdu. Eğer o “ben” toplumun oluşturduğu bir “ben” ise, neden o topluma karşı çıkıyor, neden o toplum gibi sessizliği, itaati, boyun eğmeyi yani o toplum gibi yaşamayı kabul etmiyor? Eğer o devrimci tarihin oluşturduğu bir “ben” ise neden tarihine isyan ediyor, neden tarihin kendi üzerinde oluşturmuş olduğu zillet/onursuzluk elbisesini yırtıyor, neden tarihin oluşturduğu diğer insanlar gibi onursuzca ve şerefsizce yaşamı kabul etmiyor? Niçin zulme karşı mutlaka mücadele eden, isyan eden insanlar olacak, neden bu bir değişmez insanlık yasasıdır? Neden birileri toplumu sessizliğe, uysallığa, boyun eğmeğe büründürürken, diğer gurup toplumu isyana, başkaldırıya, direnişe, mücadeleye sevk etmektedir? Sessizliğe bürünen insanı toplum ve tarih oluşturmuşsa, peki asi olan bu devrimci kimin eseridir? Neden her zulmün ve haksızlığın çığırından çıktığı noktada bu devrimcilerin isyanı, savaşı, direnişi, özgürlük ve hürriyet arzusu kaçınılmaz bir zorunluluktur? Neden Vietnam’da, Filistin’de, Afganistan’da, Hindistan’da, Cezayir’de, Lübnan’da Sri Lanka’da ve dünyanın dört bir yanında direniş, mücadele, özgürlük ve hürriyet savaşı? Neden bu ülkelerde tarihi ve toplumu kendi egemenliğine alan insanların bütünüyle sanatına, hukukuna, felsefesine yön veren ekonomi kendi arzuladığı sorgulamayan, hak aramayan, insan modelini yaratamadı? Eğer sorgulamayan halk ekonominin ürünü ise bu devrimci insan kimin eseridir?

İnsan devrimci yaratılmıştır.

Çünkü insanın fıtratı (tabiatı) bu doğrultudadır. Fıtratı şu şekilde açıklayabiliriz. Fıtrat insanın insanî özellikleridir. Mesela elma tohumunu toprağa gömdüğünüzde, o tohum büyüyünce portakal olmaz, elmaya ait özellikleri taşıdığı için elma olur. Yani o tohumun doğuştan kaynaklanan bir özü, bazı özellikleri vardır. İnsanında her insanda var olması bir zorunluluk olan insanî özellikleri vardır, insan hangi toplumda hangi sınıfta yetişirse yetişsin, hangi tarihe ait olursa olsun bu özelliklerle doğar. Fıtratın üç tane temel özelliği vardır.
1.Fıtrî olan şeyler sabittir, değişmez. Örneğin 1000 sene önceki annelerde çocuklarına şefkat hissi beslerler şimdiki insanlarda.

2.Fıtrî olan şeyler her insanda mevcuttur. Mesela Arabistan’daki, Almanya’daki, Türkiye’deki ister zengin ister fakir olsun her sınıftan olan anne çocuğuna şefkat duyar.

3.Fıtrî olan şeyler öğrenmekle elde edilmez, doğuştan kaynaklanan bir duygudur. Bir anne çocuğuna şefkat duyması için eğitim almamıştır.

Dolayısıyla insanda tarihin ve toplumun oluşturmadığı ve insanın hiçbir eğitimle, öğretimle kazanmadığı bir “ben”i vardır. Yine insanın fıtratında bir şeyin hakikatini öğrenme arzusu yani merak duygusu vardır. Bu duygu çocukken “baba bu ne, anne bu ne” soruları ile dışa yansımış ve bu duygu sonunda insanı Ay’a çıkarmış, Mars’a mekik göndertmiştir. Bu duygu Fizik, Kimya, Astroloji, Arkeoloji, Biyoloji v.s. ilim dallarının çıkmasına sebep olmuştur.

Dr. Kıvılcımlı merak konusunda der ki: “En yüreksizlerimizi bile bazen olmadık meraklar öldürebiliyor; öldürmese süründürebiliyor. İnsan bu meraklarını giderecek; karanlıkları aydınlığa boğmadan rahat edemeyecek”[17]

İnsanda sanat duygusu vardır. Zengin heykel, fakir kardan adam yapar. Ama her ikisi de bu duyguyla yapar. İlkel insan mağarada resim yapar, medeni insan kâğıt üzerinde. Şekiller değişir ama duygu değişmez. İnsanda kendini koruma dürtüsü veya avlanma dürtüsü vardır. İlkel insanlar bu duyguyla mızrak, günümüzdeki insanlar ise tank yapmışlardır. Dünyanın bütün milletleri adaleti, alçak gönüllüğü, dürüstlüğü, takdir eder. Zulmü, haksızlığı, yalanı, tecavüzü kınar. Bu değerlerin bütün toplumlarda olması bu değerlerin ortak insanî değerler olduğunu göstermektedir. Üretim ilişkileri, yaşam biçimleri ne kadar değişirse değişsin, insandaki sanat, şefkat, adalet isteği, özgürlük arzusu, haksızlığa karşı gelme isteği asla değişmez. Bunu bilen sömürgeciler bir ülkeyi işgal ettiklerin de dünya milletlerinin tepkisinden çekinerek biz o ülkeye özgürlük, demokrasi, insan hakları getireceğiz derler. Her türlü cinayeti işlerler, adına insan hakları derler, kapitalist dünyaya “özgür dünya” derler. George Orwell, “Barış savaştır, gerçek yalandır, özgürlükse köleliktir” der. İşte onlar insanî tepkilerden korktukları için yaptıklarının insanlık dışı olmadığını bilakis insan fıtratının arzuladığı özgürlük, insan hakları, eşitlik sloganlarıyla zulümlerini yaparlar. Bundan yasaklanır zulmü çizen resimler, mücadeleye çağıran şiirler, direnişe davet eden marşlar. Neden esrarcı Tarkan özgürce sanatını yaparken, “dağlara gel dağlara” diyen Gurup yorum sürekli gözaltındadır. Bunlar insandaki insanî duyguları hareketlendirir.

İnsanın devrimci olması aynı bilim adamı olması gibi fıtrî duygularından kaynaklanır. Ali Şeriati der ki; “İnsan idealist bir varlıktır. Hiçbir zaman olana teslim olmaz. Onu olması gerekene dönüştürmeye çalışır. Bu yüzden çevrenin ürünü değil çevresini değiştiren bir aktör olduğunu gösterir. Onu sürekli düşünmeye, meraka, icada, araştırmaya teşvik eden bu güçtür.”

İnsan eğer insanî duygularını yitirmemişse siz o insanın gözü önünde haksız yere bir kadına tokat atamazsınız, bir insana ait olan hakkı alamazsınız. İşçiyi sömüremez, köylünün toprağını alamazsınız. Örneğin bir annenin çocuğunu elinden almaya kalksanız o kadın annelik duygularıyla yani yaratılıştan kaynaklanan insanî, fıtrî duygularıyla savaşır hatta onun için en değerli olan canını ortaya koyar. Nasıl ki bu fıtrî bir duyguysa aynı şekilde her türlü haksızlığa mücadele etmekte fıtrî bir duygudur. İşte bu asi “ben”i, anarşist “ben”i ne tarih, ne de toplum oluşturmuştur. Bu insanın asıl “ben”idir. Tarih ve toplum bu “ben”in sırtına binip bu “ben”e egemen olamaz.

Eğer insan pişman oluyorsa demek ki içinde ikinci bir ben vardır. Pişmanlık “keşke bu işi yapmasaydım demektir. Eğer birinci işi yapan insanın “ben”i ise birinci işi yapmasından pişman olan, “keşke bu işi yapmasaydım” diyen ikinci “ben” kim?
İnsanın içinde insanın her yaptığı işi onaylamayan ikinci bir “ben” var. Eylem ile fıtrat birbiriyle savaşıyor. Pişmanlık bir tür iç devrimdir. Kendi içinde kendisine karşı ayaklanmadır. Aynen bir ülkede zalim insanlar yönetimde, iyi insanların isyan edip ayaklanarak devrim gerçekleştirmesi gibi.İnsanın içinde minyatür bir mahkeme olan vicdan mahkemesi vardır. O sermayedarların, kralların, diktatörlerin emrinde değildir, o insanlığın emrindedir. Dünya mahkemeleri rüşvet kabul eder ama o asla kabul etmez. Kararı verdimi anında uygular, görünürde zindanları yoktur ama insana öyle bir eziyet ve acı çektirir ki yeryüzündeki en zor zindanlar bile onun kadar insana acı veremez. Dünyayı insana cehenneme çevirir. Nice insanlar vardır ki dünya zindanlarında, hapishanelerde vicdan acısına tahammül edemeyip intihar etmiştir. Dünya zindanına dayanabilmiştir ama vicdanın zindanına dayanamamıştır.

Bazen bir şiir, bir mektup, bir resim, bir makale, bir kitap, bir duvar yazısı, bir marş bir kuşlama insanın fıtratını harekete geçiriyor ve insanın içerisinde devrim gerçekleşiyor. İnsanî “ben” , hayvanî “ben” e karşı savaş açıyor. Ama susturuluyorsun. İnsan ile insanın asıl benliği arasına set çekiyorlar. Tarihi ve toplumu istedikleri kültür ve yaşam biçimi ile şekillendiren insanı kendisine köle yapan zengin azınlık insani “ben” in hayvanî “ben”e egemen olmasını istemiyor. Çünkü onların yaratmak istediği insan düşünmeyen, sorgulamayan kendilerine kölelik yapmayı yaşamın bir gereği olarak kabul eden insandır. Bu kültürde Dr. Şeriati’nin dediği gibi genç kızların anneleri boş bir çorak arazi gibi rahat bir hayat tarzına sahip yönelişi yok, sorumluluğu yok, hayat felsefesi ve varlığının anlamı yok. Onun varlığının tek sebebi mutfak ile yatak arasındaki boşluğu doldurmak. Saf insanlar, bilinçsiz insanlar, tahlil edemeyen insanlar yalnızca söylentilere göre hüküm verirler. Tüm inançları düşmanın yaydığı düşüncelerden, söylentilerden oluşan ortamdan alırlar.

İslam dini ise aklını ve iradesini ekonomik gücü elinde bulunduran alçaklara teslim eden cahil topluluklar istemiyor. Din insanın kendi özüne dönmesini istiyor. Peygamberler mazlumları zalimlere karşı ayaklandırdıkları gibi, insanı kendisine karşıda ayaklandırıyor. Kuran diyor ki:

“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.[18]

Allah Kuran’da da belirttiği gibi insana insanın fıtratıyla, uyumlu bir din göndermiştir ve insanın o dine yani kendi doğasıyla, tabiatıyla uyumlu, kendinde hiçbir eğitim almadan var olan özüyle örtüşen dine uymasını istiyor. Allah insanda merak, sanat, utanma, merhamet, şefkat, pişmanlık, iyiliğe iyilikle cevap verme, haksızlığa karşı gelme, paylaşma, yardım etme gibi bir takım fıtrî yani insanî duygular yaratmıştır. Eğer insanı yaratan tarafından insana bir din gönderilmişse kesinlikle ve kesinlikle o dinin insanın fıtratına uyması lazım. Aksi takdirde o dinin kesinlikle kabul edilmemesi gerekir. Yani eğer ben fıtratımdan dolayı temizlikten hoşlanıyorsam, bana bir din gelip pis olmayı emredemez. Çünkü o zaman ben derim ki; "eğer Allah benden pis yaşamamı istiyorsa o zaman beni neden temizlikten hoşlanır bir şekilde yaratmıştır? Bu bir çelişki değil midir? Veya bende merak duygusuna yaratan Allah bana sorgulama, araştırma, okuma diyebilir mi? Dolayısıyla din insandan ne istiyorsa mutlaka istediği şey insanın fıtratıyla uyum içinde olması gerekir. Eğer uyum içinde değilse o din kabul edilemez. Çünkü insan “nasıl olurda ben haksızlıklara karşı baş kaldırma duygusuyla yaratılmışken bir din gelir bana zalimlere itaat etmeyi, onlarla uzlaşmayı, emreder?”der.

Hıristiyanlıkta yer alan “Bir yanağına tokat atıldığında öbür yanağını dön” inancı insanın fıtratıyla uyumlu mudur? Eğer uyumlu değilse bu emir nasıl olurda insanın yaratıcısının emri olabilir? İncil’de düşmanlarımızı sevmemiz bizden istenir. Bir insan düşmanını sevebilir mi? İnsandaki sevgi duygusu fıtrîdir. Sevgi cesaretli, insanlık uğruna kendini feda eden, dürüst, adaletli, yardımsever insanlara duyulur, alçak, korkak, yalancı, menfaatperest, sömüren, ezen insanlara ise insandaki nefret duygusu ön plana çıkar. İnsan bu şekilde yaratılmıştır. İmam Hüseyin ve Yezit’e bakarken neden birinci gurubun saygı ikinci guruba nefret gözüyle bakıyoruz. Neden kendimizi birinci gurubun yanında görüyoruz? Çünkü insan adaleti sevdikçe zulümden nefret eder.

Allah, âdil davrananları sever.[19]

Allah, zalimleri sevmez.[20]

Yaradılanı yaradandan ötürü sevmek bizim inancımızda yoktur. Yukarıdaki ayetlerde bilakis Allah zalimleri sevmediğini dile getirmiyor mu? Dolayısıyla biz nasıl olurda bizi sömüren, ezen, katleden, kadınlarımıza tecavüz eden, çocuklarımızı öldüren düşmanlarımızı sevebiliriz? Bizim insanlığımız, yaratılışımız, fıtratımız, hiçbir eğitim almayan özümüz, yani tarihin ve toplumun oluşturmadığı “ben”imiz aksine bu insanlardan nefret etmemizi, bunlarla savaşmamızı mücadele etmemizi istemektedir. Tarih ve toplum fotoğraflarla, heykellerle bu insanları bizlere sevdirmeye çalıştırdı ama ikinci ve asıl olan “ben”imiz asla bu insanları sevmedi.

Eğer Allah insanı devrimci yaratmışsa, insandan devrimci olmasını ister ve gönderdiği din ise insana devrimci olmasını emreder, bunun mantıken böyle olması gerekir. Siz insanları sanatından tanıyabilir siniz. Kavun, karpuz resmi yapan bir ressamın bu eserini gören “bu ressam çok savaşçı ruhlu bir insanmış” diyebilir mi? İnsanı bu şekilde yaratanın insandan ne istediği belli değil midir? Allah insanın insanca yaşamasını istiyor. İnsanca yaşaması için de insanın özgür olmasını istiyor, krallara, diktatörlere, devletlere kulluk etmesini, tarihe ve topluma maşa olmasını, tarihin ve toplumun şekillendirdiği bir kukla olmasını istemiyor. Kısacası tarih ve toplumun esaret zincirlerini kırmasını ve özgür olmasını istiyor.

Dünya sistemlerinin genelinde insanların özgürlüğü ellerinden alınmıştır. Örneğin bir pilota şu bombayı falanca yere at diye emrettiklerinde o insan sorgulamadan verilen emri uygulamak zorundadır. Emre uyup bombayı atanın içinden bir feryat gelmektedir, ya orada masum insanlar varsa, onları öldürme hakkını nereden alıyorsun? Ve ardından bir titreme. Gelen emir bombayı at diyor, ama insani benliği atma diyor ve öyle karşı geliyor ki atmaması için onu titretiyor. Eli, ayağı birbirine karışıyor. Bu feryat insanın asıl “ben”idir. Ama ne var ki bu insan özgürlüğünü satmıştır. insanın asıl “ben”i insana özgür ol, özgürce hareket et, sen sana verilen emre göre, birilerinin çıkarı için masum insanları bombalayamazsın diyor. Aynı insanî “ben” hâkime sesleniyor, siz savaş suçlusu olarak halkını koruyan insanları yargılıyorsunuz ama savaşı açan bu halkı katleden sizin efendileriniz değil mi, siz halkı sömürü ve zulümden kurtarmayı hedefleyenleri yargılıyorsunuz, asıl yargılanması gerekilenler halkı sömürerek halk üzerinde egemenlik kuranlar değil mi? İnsanın öz “ben”i. neden özgürce hareket etmiyorsunuz diye feryat ediyor.

İmam Hüseyin Yezit’in askerlerine diyor ki “eğer dininiz yoksa ahirete de inanmıyorsanız hiç olmazsa özgür olun, insanlık şerefinizi ayaklar altına almayın”.

İmam Hüseyin “Özgür olun” diyor. Çünkü “siz paraya kul olduğunuz için, Yezit gibi aşağılık insanlara dalkavukluk yapıp, kendi hür iradenizi onlara teslim ettiğiniz için bütün insanî değerleri, insanlık şerefinizi ayaklar altına alıyorsunuz. Eğer sizler özgür olsaydınız para ve diğer maddi çıkarlarınız için başkalarına bağımlı olmasaydınız siz bu insanlık dışı fiilleri yapmazdınız insanlığınız buna engel olurdu. Ama ne var ki çıkarlarınız sizi özgür bir insan olmaktan çıkarmış insanlara kul yapmıştır, sizi köpekleştirmiştir, sizin onur ve şerefinizi ayaklar altına almıştır. Hiçbir insana kul olmayan, özgür olan insanlar ise işte asıl şerefli olan insanlar onlardır.”
Corc Sem’an Cerdak der ki: “Ali (İmam Ali) şöyle diyor: “Allah seni özgür yaratmışken sen başkasının kölesi olma”.

(İmam Ali) Özgürlüğün özünü ve anlamını ortaya koymaktadır. Varlığının temellerinden biri olan, evrenin doğası gereği özgür doğmuşken kendisi bu doğal hak temelinde hareket etmesi gereğine uyarmaktadır. Bununla, özgürlük hakkını elinden alacak veyahut kısacak her şeye karşı devrim tohumunu ekmektedir.

Özgürlük bu sözüne göre; doğal kaynağından gelmektedir: Kendilerinden bu özgürlüğü almak isteyen ya da vermek isteyenlere hiçbir görüş hakkı tanımadan gerçekten özgür olanların kendi geleceklerini belirleme hakkına sahip özgür insanlardan gelmektedir.

Özgürlüğe olan bu yüce bakışın derinliğinden hareketle, Ali bu sözüyle özgürlüğün tamamıyla ana hatları, çizgileri ve anlamları hiç bir zorlama olmadan belirleyen iç yaşama bağlı bir vicdan işi olduğunu belirlemektedir. Çünkü ne kendiliğinden ne de dışarıdan gelmekte, içten gelmektedir.”[21]
Cerdak’a göre özgür olmak insan fıtratının bir arzusudur. Zalimlerin en büyük düşmanları özgür insanlardır. Şeriat’i zavallı kölelere der ki; “Seni özgürlük yolunda zayıflatan makamın mı, onurun mu, paran mı, evin mi, otomobilin mi? Seni kendine bağlayan, seni firara çağıran ne?”

Özetleyecek ve sonlandıracak olursak; İslam dinini tarihin ve toplumun eseri değil aksine tarih ve topluma isyan eden, tarih ve topluma hükmeden bir din olarak görüyoruz. Tarihin ve toplumun yönünde hareket eden değil, tarihe ve topluma yön veren bir İslam peygamberi görüyoruz. Yani “Tarih ve toplum insanı şekillendirir” varsayımına göre şunu kabul etmemiz gerekir. Biz Almanya’da Hitler döneminde yaşasaydık faşist, Amerika’nın işgalinde yaşasaydık oradaki halkı köleleştirip maden ocaklarında çalıştırıp ilkel birikim sağlayan bir kapitalist veya maden ocağında çalışan köle olabilirdik. Çünkü genelde insanı tarih ve toplum nasıl şekillendirirse o şekilde hareket eder. Biz bu yasayı kabul ediyoruz. Ama İslam bu gidişe dur diyen bir dindir. Almanya’da mı yaşıyorsun İmam Ali “Mazlum kim olursa olsun mazlumun yanında yer al” demiş o zaman sen Almanya’da Yahudisin, onun safındasın çünkü yakılan ve mazlum olan odur.. Amerika’da Kızılderilisin, toprağı gaspedilen odur.

O zaman direnmelisin, özgürlük benim tabii hakkımdır, kimse bu hakkımı gasp edemez” demelisin. İslam Peygamberi “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” demiştir. O zaman sen Irak’ta Saddam’ın karşısında, Amerika’da Bush’un karşısında yer almalısın, onun safında ve emrinde değil. İslam zulme destek olmakla zulmü yapmayı eş değer görmüştür. O halde sen Amerika’da, İngiltere’de, İsrail’de veya başka bir zulüm devletinde asker, polis, hakim vs. olamazsın. Bu onların zulmünü desteklemektir. Ama “yöneticilerini ze itaat edin” sözü işte tarihin şekillendirdiği insan budur. Bu ufacık cümle insanı her zaman içinde bulunduğu toplumun kölesi ve zulmün hizmetçisi yapar.

İslam’a göre insan akıl ve irade sahibi olduğundan dolayı topluma uymak zorunda değildir. Hz. Ali diyor ki: “Bir toplumun yaptığına razı olan onlardan sayılır. Onlardan sayılan her kişinin de iki suçu vardır. O işi işlemek suçu, o işe razı olmak suçu.”[22] Eğer uyarsa İmam Ali’nin sözüne göre o toplumun işlediği suçun ortağı olur.” Beni toplum yarattı ne yapayım” diye bir bahanesi olamaz. İslam kişiyi tarih ve toplum zindanından kurtarmayı hedefler ve üçüncü olarak da insanı zindanların en büyüğü olan kendi zindanından kurtarmayı hedefleyerek insanı kendi özüne döndürüp özgür bir birey haline getirmek ister. İnsanın emperyalizme, işbirlikçilerine, tağutî devletlere, krallara, padişahlara, çıkarlarına kulluk etmesini istemez


____________________ ____________________
[1] "Tarih Tezi" Işığında ALLAH - PEYGAMBER – KİTAP, Dr Hikmet Kıvılcımlı
[2] İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati s37-39
[3] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kısaca Marksizm’in Düşünüşü, Sosyal İnsan yay. s56-58
[4] Fussilet/46
[5]İnsan/3
[6] Duhan/58
[7] Mülk/10
[8] Neml/51
[9] Kuran’da İnsanlık Öğretisi, Şehid Murtaza Mutahhari
[10] Kafi,2/333-5/106
[11] Nehcül Belağa s426
[12] Hud/78
[13] Hud 84/85
[14] Zuhruf 22,24,25,26
[15] Meryem 46,48
[16] Ikdu’l ferid c4, s57, et Tabakat c2, s184, el Hisal s487, Bihar’ul Envar c21, s405
[17] Tarih Tezi" Işığında ALLAH - PEYGAMBER – KİTAP, Dr Hikmet Kıvılcımlı (Al-i İmran başlığı)
[18] Rum/30
[19] Maide /42
[20] Ali İmran /57
[21] İnsanlık Adaletinin Sesi Hz. Ali
[22] Nehcül Belağa s426
Ebuzer isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10 Mart 2014, 23:05   #2
Aktif Üye
 
suat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29 Kasım 2008
Mesajlar: 9,554
Teşekkürler: 1,288
2,524 Mesajına 3,518 Kere Teşekkür Edildi
Standart

ebuzer arkadaş..
öncelikle bir noktaya değineyim.. sürekli bir alıntı üzerinden düşünceni ispaa çabalıyorsun ama belirttiğim gibi.. ne yaşamın gerçekleri ile ne de kendi gerçekliklerin ile karşılaştırmıyorsun. .

İslam dini ise aklını ve iradesini ekonomik gücü elinde bulunduran alçaklara teslim eden cahil topluluklar istemiyor. Din insanın kendi özüne dönmesini istiyor. Peygamberler mazlumları zalimlere karşı ayaklandırdıkları gibi, insanı kendisine karşıda ayaklandırıyor. Kuran diyor ki:

“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.[18] (rum suresi)

insanları derken.. toplulukları demek istemedin değil mi? yani ilk yaratılan insan adem ve erkek ve sonrasında yaratılan havva kadın.. galiba bu iki kişi anlamında insanlar dedin.. demediysen kendi gerçekliklerin ile çelişmiş oluyorsun..

adem havva.. yaratan bunlara çoğalın dedi mi? demedi mi? bu ayrı ama bilindiği gibi bu iki insandan olan iki erkek var.. habil ve kabil.. ne başka bir dişi var.. ne başka adem-havva var.. habili de kabil öldürdü kaldı adem(baba) havva(ana) ve kabil(oğul.. bu topluluklar nasıl çoğaldı..!!!!!!!
ensest ilişki olmadan bu olası mı?
hanif olalım , Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona benzeyelim dediğine göre ensest ilişkiyi yaşayalım mı? dersin..
kardeşimizi öldüelim ve yaratan da bizi lanetlemesin üzerimize işaret koysun ki kimse intikam almasın..
Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu. (maide suresi-30)

var mı? böyle bir adalet.. kabil karga sayesinde tövbekar sayılıyor.. üstelik ayete bakarsak öldürdüğüne pişman değil.. gömmediğine pişman..

kısaca..
ebuzer arkadaş.. bu uzun makalelerle bir yola varılamaz.. çünkü kendi yazdıklarını sorgulamıyorsun..

bir örnek de incil-isa konusundan vereyim.. hıristiyanlar incili inmiş kitap saymaz.. aslında kuran da kitap değildir.. kuran bile çiltlenmiş olarakj inmedi.. dönem dönem allahın kelamı olarak muhammed peygambere iletildi ona "oku" yani anlat., tebliğ et dendi..
kitap haline gelişi osman halife zamanındadır.. ebubekir zamanında akılda kalan(ezberci-hafız)lar ile not alınanlar toplandı ama not alınmış bir tek örneğin varlığı ne görsel olarak ne de yazılı olarak yok.. hırka-sakal bile var.. ama not olarak yazılı tek bir ayet yok..
incil denilen ise bir çoktu.. iznik konsülü ile 4 tanesi muteber kabül edildi ve yazanları da bellidir.. isa sözleri değil.. isanın biyoğrafisidir.. yazanlarda isanın kitabı diye iddia etmemiştir.. zaten hıristiyanlar tevratı temel alır eski ahid derler.. adı üstünde sözleşme anlaşma inci,l ise müjde demektir.. insanlığı günahlarından kurtarmaya gelen isayı tanımlar..
sen bu yazarı belli biyoğrafiden alıntı sunuyorsun.. ama incil değişmiş diyorsun..

kısaca.. bu uzun makaleleri yazarken hiç sorguluyormusun.. birde senden ricam olacak.. soru-sorgulamalarıma yanıt verirmisin..

eğerki islam tebliğ dini ise tebliğ edenin bir de ikna etme gibi görevi vardır.. yani olay budur.. ya inanır yada kahredilirsin denmeyecek ise..
__________________
hoyratça kırdılar uzatılan zetin dalını
vurdular güvercinleri bir kuytuda..

Ey halkım..
Sen ki.., cehennem içinde yeşertin zeytin ağaçlarını şahin ile güvercini kader kardeşi yaptın..
bir tek..,
kızıl karanfiller anlamadı seni..,
çünkü çiçekçinin tezgahında duruyorlardı..
sende kızıl güllere yönel..
seni bekliyor pirler-hakiler-orhanlar-mazlumlar -mahsunlar
Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneş batmayan bir ada.
İstiyoruz…
suat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Teşekkür Edenler
dinc (11 Mart 2014)
Alt 11 Mart 2014, 12:09   #3
Üye
 
Ebuzer - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 07 Mart 2014
Mesajlar: 7
Teşekkürler: 0
1 Zamanda 1 Mesaja Teşekkür Edildi
Standart

Alıntı:
suat Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu[/COLOR].[/COLOR] (maide suresi-30)[/COLOR][/COLOR]

var mı? böyle bir adalet.. kabil karga sayesinde tövbekar sayılıyor.. üstelik ayete bakarsak öldürdüğüne pişman değil.. gömmediğine pişman..
[/COLOR][/COLOR][/SIZE]
Suat arkadaşım, Öldürdüğüne pişman olmadığını nereden çıkardın bilemiyorumHz. Adem'in sadece iki oğlunun olduğunu, kızlarının olmadığını nereden çıkardın?


Pişmanlık duygusu fıtri bir duygudur. Her "insanda varolan bir duygudur ve bir daha o hatayı yapmasına engel olur. Sizce bu pişmanlık duygusu üretim araçlarının ortaya çıkmasıyla mı varoldu? Utanma, merhamet, zalime ve haksızlığa öfke, merak, sevgi, şefkat, onur duygusu, adalet arzusu v.s. Bu duygulardan hangisi kötü? Daha doğrusu başka yazılarından anladığım kadarıyla sankim Allah kötü şeylerle, iyi şeyleri yaratmış ve iyiliğin galip çıkmasını istemiş gibi bir algı hissettim.

Allah dünyada kötülük adına hiçbir yaratmamıştır. Kötülük göreceli bir kavramdır. Akrebin zehri senin için kötü ve şerdir. Ama akrebin kendisi için bir savunma silahidir. Birde kötü olarak algıladığımız şey aslında iyi olarak gördüğümüz şeylerin eksikliğidir. Örneğin karanlık güneşin olmayışındandır. Evrende aydınlık saçan güneş vardır ama, karanlık saçan bir cisim yoktur. Eğer fakirlik diyorsan dünya bugün senede 1.5. trilyondolar silaha para harcıyor, sadece türkiye günde 45 milyon dolar sigaraya para harcıyor. Baküden boru döşeyip antalyadan petrol çıkartanlar Nil'den boru döşeyip Somaliyide suya boğabilirler. Dünyada insanın ihtiyacı olan herşey var. Toprak biraz yumuşak olsa batarız, biraz sert olsa kazamayız. Dünya biraz güneşe yakın olsa sıcaktan kavrulur, biraz uzak olsa soğuktan donar. Yağmur bile damla damla yağar. Eğer toplu halde yağsa ne olacağı malum.



Veya ahlakda üretim araçlarına bağlı yani tarihi Materyalizm'e göre insandaki sanat, ahlak v.s. hepsi maddi şeylere bağlı öylemi? O zaman insanın savunacağı ahlaki bir değer kalırmı? Suat arkadaşım. Bana üretim araçlarının ürettiği bir ahlaka bağlanmamı beklemiyorsun değil mi? Çünkü o zaman ahlak göreceli olur. Üretim araçları değiştikçe insadaki ahlakda değişecektir. O zaman sabit bir ahlaki değer olamayacaktır.

Ama Sayın Suat arkadaşım, İslam dini insandaki adalet arzusunu, şeref ve onur duygusunu, merhameti, aşkı buhar makinasının çıkışına bağlamaz.

Biz diyoruz ki evet toplumların ürettiği hatta ekonomik ilişkilere bağlı olarak üretilen bir ahlak vardır. Sosyalist yoldaşlar bu konuda kesinlikle haklıdır. Ama bu ahlak toplumdan topluma değişen bir ahlaktır. Çünkü her toplumun ekonomik ilişkileri değişiktir.

Ama birde hiçbir toplumda değişmeyen bir ahlak vardır. Bu insan fıtratından gelen bir ahlaktır. Yalan bütün toplumlarda kötüdür, adam öldürmek 3000 yıl öncede kötüydü ve bugünde bütün toplumlarda kötüdür. İhanet, kalleşlik, onursuzluk, hırsızlık, haksızlık, zulüm v.s. İşte bu üretim araçlarının bir ürünü olamaz. Eğer olursa o zaman kimse kimseye ahlaklı olmasını, namuslu olmasını dikda etmesin.

Sen bu forumda ne için çırpınıyorsun, doğruyu bulmak veya insanlara doğruyu göstermek.

Buda fıtri bir duygudur.

Bize dini toplum yarattı dediler açıkladık. Zenginler yarattı dedi açıkladık. Belki tatmin olmamışsındır. Olabilir. Aama kimse Sosyalizmi ne yarattı diye bir açıklama yapmadı.

Haydi onu da İslamcılar açıklasın. Sosyalistler bizde ki din duygusunun neden kaynaklandığını açıkladılar. Bizde onlardaki Sosyalizm dugusunun neden kaynaklandığını açıklayalım.

Sosyalizm'i insanın vicdanı yarattı. Özgür bir vicdana sahip olan, vicdanının sesini dinleyen her insan haksızlığa karşı öfkelenir ve bu haksızlığın, adaletsizliği ortadan kaldırmanın yollarını arar. Bu arayışda özgür insanların karakterinde var olan bir şeydir.

Suat arkadaşım senin dine olan öfkende bu duygudandır. Dinin insanlara haksızlık yaptığını düşünüyorsun. İşte peygamberlerde hep bu dinlerle savaştılar. Dikkat et peygamberler hep dinle savaştılar. Dine karşı Din savaşı verdiler.

Yine bir başka yerde Allah'ın varolup olmadığıyla ilgilenmediğini, çünkü kulluk makamını kabul etmediği söylemişsin. Düşüncene saygım var. Zaten seni ikna etme gibi de bir maksadım inan ki yok. Ama bütün bunlara rağmen sen inancınla ben de inancımla ortak olarak haksızlıklarla savaşabiliriz. Bizde Güler Zere için yürüdük, bizde taksimde evsizler için dışarıda yattık v.s.

Şimdi Suat arkadaşım zaten ne başımıza geldiyse hep Allah'a kul olmayı red etmemizle geldi. İnsan dediki ben Allah'ın emirlerini tanımıyorum. Hep bugün dünyanın her yerini insanlar yönetiyor. Yani Suat arkadaşım senin arzu ettiğin şekilde.

Sen insana bu egemenliği verdin mi artık, bana güçlü olan kendi hukukunu oluşturur tezini savunma. Yani bana bu yönde dert yanma. Marks'a göre eğer hukuk alt yapıysa, ekonomik gücü elinde bulunduranlar kendi hukukunu oluşturuyorsa yani Arabistanda kral Abdullah'ın, Irak'da Saddam'ın hukuku varsa ve buralarda haksızlıklara karşı duran karşısında mahkemeleri görüyorsa o zaman sende kendi çelişiyorsun. Hem diyorsun, dünyayı insan yönetsin, hem diyorsan insan kendi çıkarlarına hukuku, sanatı v.s. dizayn eder. Kim güçlüyse onun hukuku, onun çıkarları egemen olur.

Senin kuracağın sistemi insanlar yönetmeyecek mi? Hangi Sosyalist lider makamını terkedecek ve artık Kominizm'e geçiyoruz, devleti bitiriyoruz diyecek?

Eğer Kürt halkına bu zulümleri yapanlar Allah'a kul olsalardı, Allah'ın insana vermiş olduğu en temel hakları inkar etmez, bir halkı işkencelerle, öldürmezdi. Bende Koçgiri aşiretindenim. Bu rejim ilk tokadını yiyenlerdeniz.

Örneğin Kısas'ı ele alalım. Kürdistanda kan davası çok olur. Kısasta sizin için hayat vardır der İslam.

Eğer Öldüren kişi devlet eliyle kısas yapılıp asılsa. Öldürülen kişinin yakınları öldüren kişinin yakınlarından kimseyi öldürmeyecektir. Çünkü öldüren kişi asılmıştır. Ama öldüren kişiyi devlet öldürmüyor ve hapse atıyor. Öldürülen ailesinin vicdanı rahatsız, vicdanı tatmin olmuyor. Öldüren kişi hakettiği cezayı almadı diyor. Başlaıyor karşı taraftan bir kişiyi öldürmeye. İşte bu yüzden İslam dini fıtrat dinidir. İnsanların vicdanları ancak bu şekilde rahat eder.

Bir insanı kör ediyorsan, seninde gözlerin kör edilmeli.

Eğer halka acı çektirenler Allah'a kul olsalardı, Allah'a itaat etselerde insanların haklarını vermek zorunda kalırlardı.

İnsan hakları demek, insana ait yetenekler demektir.

Örneğin insanın okuma yazma hakkı vardır. Çünkü insanın yeteneği vardır. Ama kimse hayvanların okuma yazma hakkı vardır demez. Kuşun uçma yeteneği vardır. Kanatları vardır. O zaman uçmak bir kuşun hakkıdır.

İnsanında düşünme hakkı vardır. Çünkü Allah insana düşünme yeteneği varmiştir. Kendi diliyle konuşma, düşüncesini başkalarına ifade etme, beslenme v.s. Bunlar Allah'ın insana verdiği haklardır. Allah bu yetenekleri insana vermiştir.

Şimdi insan haklarını çiğneyenler Allah'a kul olsalardı şunu demeleri gerekirdi. Allah insana bu yetenekleri vermiş. Ne için kullanması için.

Biz hangi hakla bunları çiğneriz.Bunları çiğnemekle Allah'a karş gelmiş olmaz mıyız?

İslam dini toprakta mülkiyeti kaldırmıştır. Kim bir toprağı işlerse ürünü o kişnidir. Toprağı işlemeyi durdurduğu anda başka sı o toprağı işleme hakkına sahip olur. Ama bakıyoruz toprak ağaları çıkıyor.

İslamda maden mülkiyeti yoktur. Ama bakıyoruz ki petrol kralları.

Allah'a kul olsalardı bunu yapamazlardı.



Evlilik konusu. İslam'ın bu konuda bir ölçüsü var.

DiyanetMeali 4:23 Sizlere, analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeşlerinizin kızları, kızkardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızin yanınızda kalan üvey kızlarınız ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek, -geçmişte olanlar artık geçmiştir- size haram kılındı. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.

Size göre bir insan teyzesiyle evlenebilir mi? Evlenme konusunda sizin değer aldığınız bir ölçü var mı? Eğer ölçünüz medeni hukuksa, Hukuk'un alt yapının ürünü olduğunu söyleyenler bizzat Marksistlerdir. Dini de refarans almayacınıza göre. Peki insan vicdanını? Onu da üretim araçları çıkardı. Doğayı mı ölçü alacaksınız? Doğada bir sınır yok.

Sizin ölçünüz ne?

Mesela İslam'ın giyinmede bir ölçüsü var. Ama Sosyalistlerin yok. Sen bana göre dersen, çırılçıplak dolaşan da bana göre der.

Mesela islam namahrem bir bayanla erkeğin tokalaşmasını haram kılmış. bizim köylerde eskiden bu uygulama uygulanırdı. Ama şuan öpüşme doğal karşılanıyıor. Amerikada obamanın karısını bir erkek kucaklamıştı. Başka ülkelerde daha da ileri bizim kaldıramayacağımız münasebetler.

Arkadaş filminde Yılmaz Güney diyor eskiden karına 50 metre uzaktan baksalar rahatsız olurdun. Şimdi diyorsun ben onların karılarını öperim, onlarda benim karımı. Yılmaz güneyin dikkatinden bu kaçmamış.

Burda da Sosyalistlerin veya Ateistlerin kusura bakma arkadaşım görüşünü veya ideolojini bilmiyorum. görüşü ney. Bana açıklar mısınız. Eğer her insan yaşadığı toplumun örfünü ugulasın diyorsan, bilakis

Lenin derki; Ahlak ilkelerinin bizim için insan toplumu dışında bir varlığı yoktur. Böyle ilkeler yalandır.
Ebuzer isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Teşekkür Edenler
dinc (11 Mart 2014)
Alt 11 Mart 2014, 20:19   #4
Aktif Üye
 
suat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29 Kasım 2008
Mesajlar: 9,554
Teşekkürler: 1,288
2,524 Mesajına 3,518 Kere Teşekkür Edildi
Standart

ebuzer arkadaş.. sormuşsun..
Suat arkadaşım, Öldürdüğüne pişman olmadığını nereden çıkardın bilemiyorumHz. Adem'in sadece iki oğlunun olduğunu, kızlarının olmadığını nereden çıkardın?
ben ne adem-havva nede oğulları habil-kabil hikayesine inanıyorum..
o yüzden toplumsal tarihe ve antropolojiye farklı bakarım..


geleyim soruna..
bana nerden çıkarttın sorusunu yanlış sordun.. ademin sadece iki oğlu olmayıp kızlarınında olduğunu ve adlarının şu olduğunu bilmiyormusun demen gerekir.. varmı?? ..varsa neden kutsal metinlerde hiç yok..
ayrıca sorup bu kadar da değildi.. adem-havva ve iki oğul var.. velevki kızları da olsun.. bu bile ensest ilişkiye girmez mi?.. başka "karı-koca"(aile) ismi var mı?

pişmanlık soruna gelince.. ayet içinde öldürdüğüne pişman olduğuna dair bir ifade yok... olmadığı gibi.. neden öldürdün sorgulaması ve ne yaparsa affedilir niçin affedilir o da yok.. o yüzden.. sordum..

Allah dünyada kötülük adına hiçbir yaratmamıştır. Kötülük göreceli bir kavramdır.
evet.. kötülük göreceli bir kavram ama kötülüğü tarif edip de işine geldiği yerde olabilir uygundur ve hatta gerekçesi anlamsız affettim dersen buna görecelilik denmez.. başka şey denir..

Allah dünyada kötülük adına hiçbir yaratmamıştır.
zaten benim yaratmıştır diye bir iddiam olamaz çünkü yaratılış hikayesine inanmıyorum .. sadece.. açıklamaları ve gerekçeleri sorguluyorum..
ayrıca.. tüm inananlara bunlar yalan inanmayın da demiyorum.. sorgulayın kararı kalbiniz(bilinç) versin diyorum.. ve var olan iyi şeylere de sahip çıkın diyorum..
örneğin kul hakkı çiğneyeni allahtan korkmayan hatta şirk koşan olarak tarif ediyorum..
istenen tüm kurallara uysan da.. üzerinde kul hakkı varsa yaratan bile affetmiyor ve bu hakkı kuluna bırakmış ise bu iyidir ve bunu eksiksiz uygulamıyorsan affedilmeyecek bir şeyi umursamıyor.. haliyle gazabdan da korkmuyorsun demektir..

ben inanmasamda cenaze namazında saf tutarım.. sıra soruya gelince helallik veririm.. ben inanmasam da o kişi inandığı için kalan inananlar için yapmam gerekir.. helalliği hak etmeyen biri ise namaza katılmam.. yanıtlamam.. aslında ben hiç haram da etmem.. hesap sorarım.. o an yada sonrasında beceremesem de ölene kadar bu hesap sormayı becermek için sabırla uğraşırım..
helallik verip de sonrasında hesap soranlara da itiraz ederim.. o zaman vermeseydin.. verdin ise susacaksın.. artık senin kul hakkın kalmadı hesap soracak ise yaratan sorar yada sormaz.. derim..
bunu şu anlamda anlattım.. ben inanan biri değilim ama ortak değerler varsa bunlara ortak sahip çıkmayı becermeliyiz.. elbette örneğin sende sorgulaman gerekeni sorgula bu inancını sorgulamak değildir..
Sen bu forumda ne için çırpınıyorsun, doğruyu bulmak veya insanlara doğruyu göstermek. evet.. tıpkı bir inananın amacı gibi.. AMA..
kendini yargılamayı beceremeyen yanlışı-kötüyü yargılamayı beceremez
kendine hesap sormayı beceremeyen., hesap sormayı beceremez..
başkalarının acılarını-haklarını kendi acı ve haklarından fazla sahiplenemeyen kendi acılarını sağıltamaz hakkını alamaz.
kendini sevmeyen başkalarını sevemez ama başkalarını da kendinden fazla sevemeyen kendini hiç sevemez..

senin veya başkalarının inancında bunlar var.. bunların temelinde hareket edenle benim ayrı yanlarım farklılıklarımızdır. . düşmanlığımız değil..
Suat arkadaşım senin dine olan öfkende bu duygudandır. Dinin insanlara haksızlık yaptığını düşünüyorsun. İşte peygamberlerde hep bu dinlerle savaştılar. Dikkat et peygamberler hep dinle savaştılar. Dine karşı Din savaşı verdiler.
dine öfkem yok.. din adına yapılanlara ve yapanlara öfkem olabilir..

doğrudur.. her yeni peygamber bir öncesindeki inanç sistemine isyan ile ortaya çıkar.. o yüzden eskinin iyi yanlarını alır.. kötü yada işine gelmeyen(bu benim düşüncemdir) yanlarını red eder..

din ve din arasındaki savaş konusunu ayrıca işlemem gerekir.. çünkü ben bunu şöyle tanımlıyorum..
"yaratan-hükmeden ve kulluk anlayışı olan din ile olmayan inanç ayrıdır.. birincisi toplum üzerinde bir tahakküm aracıdır.. diğeri ise insanı ve içinde yer aldığı doğayı anlama-yorumlama daha uygun ve iyi geliştirme amaçlıdır..
ilk inanç sistemlerinde bir yaratan yoktur. her şeyin kendi düzeni vardır.. önce kendi içinde güç çatışması olan tanrılar sistemi çıktı çünkü komünal toplum içinde erkek-sınıf-mülkiyet anlayışı başladı.. sonra bu tek tanrı inancına erdi.. çünkü devlet-toplum sistemi çıktı..

forumun bir ilke kuralı var.. konu akışında konuyu açana hak tanınır.. elbette konu içinde farklı dallara girilmez denilemez ama açanın amacı örselenmesin diye bir hak tanınır.. istersen bu konuda yazabilirim..
__________________
hoyratça kırdılar uzatılan zetin dalını
vurdular güvercinleri bir kuytuda..

Ey halkım..
Sen ki.., cehennem içinde yeşertin zeytin ağaçlarını şahin ile güvercini kader kardeşi yaptın..
bir tek..,
kızıl karanfiller anlamadı seni..,
çünkü çiçekçinin tezgahında duruyorlardı..
sende kızıl güllere yönel..
seni bekliyor pirler-hakiler-orhanlar-mazlumlar -mahsunlar
Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneş batmayan bir ada.
İstiyoruz…
suat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Kürtler n'apıyor allah aşkına GERDUNI Politik Gündem 3 09 Kasım 2013 21:34
Milyonların hayatı bu yıl da Allah'a kaldı! düzensiz Güncel Haberler 0 17 Ağustos 2011 20:33
allah!! şaşırtmasın.. sente kaydı mı? bir daha ayar olmaz-mış.. suat Mizah 0 23 Haziran 2011 00:58
SGD: Kanal D insanı kanser ediyor 10_eylül_1994 Partiler ve Demokratik Kitle Örgütleri 1 07 Mart 2010 22:29

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 12:38.

Forum Bilgileri Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright 2008 - 2016
Tema Düzenleme : Enternasyonal Forum

EnternasyonalForum.net sitemizde, forum kullanıcıları 5651 sayılı kanun'un ilgili maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı bazlı herhangi bir durumdan enternasyonalforum.net sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimlerde bulunmak için info@enternasyonalforum.net adresi ile iletişime geçebilirsiniz bu çerçevede, enternasyonalforum.net yönetimi en geç 10 iş günü içerisinde dönüş yapacaktır.