Enternasyonal Forum  

Go Back   Enternasyonal Forum > SİYASET > Makaleler

Makaleler Makale bölümü

Cevapla
 
Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 26 Mayıs 2011, 21:34   #1
Aktif Üye
 
düşünsel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02 Aralık 2008
Mesajlar: 1,455
Teşekkürler: 1,349
598 Mesajına 931 Kere Teşekkür Edildi
Standart Bir Soykırımın Adı;1864 Büyük Çerkes Sürgünü

Cahit Aslan

-1-

Kuzey Kafkasya bir bakışta keşfedilemeyecek kadar karışık bir etnik ve sosyokültürel yapıya sahip, tarih boyunca medeniyetlerin uğrak yeri olan ve siyasal nüfuz alanına dönüştürerek pek çok kavimin kültürel mirasını günümüze taşıyan, birbirinden farklı dilleri konuşan kırktan fazla halkın bir arada yaşadığı, dünyanın en karmaşık bölgelerinden biridir. Çerkesler ise, Kuzey Kafkasya dağlarının otokton (varolduğundan beri orada yerleşik olan) halkarı olup, yaşadıkları ‘Büyük Çerkes Sürgünü’ ise, tarihin en acı ve feci sayfalarından biridir. Sonuçları bakımından değerlendirildiğinde Kuzey Kafkasya’nın otokton halklarının yaşadığı bu sürgüne, dünyanın en büyük ulusal trajedilerinden biri olarak, soykırım denilebilir.

Tarihi açıdan bölgenin demografik yapısı, Adıge (Şapsığ, Abzekh, Hatukhay, Beleney, Kabardey vs.)-Abhaz-Ubıh, Çeçen-İnguş grupları ve Dağıstan bölgesinde yaşayan (Andi, Avar, Lak, Lezgi vb. kabileler) tarihi otokton halklar ile bölgeye sonradan gelip yerleşen halklar olan Turani kökenli Karaçaylar, Balkarlar, Nogaylar, Kumuklar ile İndo-germen kökenli bir halk olan Osetlerden oluşturmakta idi. “Kuzey Kafkasya’da en büyük nüfusa sahip kadim halk olarak Adige-Abhaz-Ubıh grubu,2 kuzeyde Kuban nehri ağzında güneydoğuda, Sunja nehrine kadar uzanan geniş topraklarda yaşıyorlardı. Merkezi Kafkasya’daki komşuları, dağlık bölgelerde yaşayan Karaçaylar, Balkarlar vem Osetlerdi. Doğuda Çeçen ve İnguşlar, daha doğuda İngurlar bulunuyordu. Kuban ve Kuma nehirleri boyunca ve Kafkas dağlarının ötesinde bilinen Abhazya’da Abazalar yaşıyordu”. “Her grubun mensupları, kendi kendilerine yeterli saydıkları dünyaları ile iktifa edince, dünyanın diğer bölgelerinden farklı olarak, adeta bir ‘kültür mozaiği’ meydana getirmişlerdir”. Fakat, birbirleri ile etkileşimleri sonucunda da antik ‘Adıge-Abaza Maykop’ kültürü üzerinde, “bu bölgenin insanları, tarih boyunca kader birliği etmiş, tarih boyunca meydana gelen sosyolojik süreç neticesinde oluşmuş ortak hayat tarzını, ortak dünya görüşünü, âdet ve geleneklerini, folklor değerlerini ifade eden ortak bir “Kafkas Kültürü”nü de yaratmışlardır”. Öyle ki, çeşitli Kafkas halklarının yaşamlarını sürdürmesine rağmen etnik açıdan birbiriyle çok fazla karışmışlardır. Bir bireyin babası Adıge, annesi Karaçay, büyük annesi Abazin olabilmektedir. Bu yüzden Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler başladığında Anadolu insanı topluca gelen bu insanlarageniş anlamıyla “Çerkes” tabirini kullandılar. Kaldı ki, Çerkes terimi “XIII. yüzyılda görünmeye başlanmış ve ilk zamanlarda Adige halklarına yakıştırılan Çerkeslik, “17. yüzyıldan buyana, etnik köken ayrımı gözetmeksizin Karaçay, Balkar, Dağıstanlı, Adıgey veya Abhaz olsun Kafkasya’da yaşayan Müslümanları ifade ediyordu”. Hatta “1404 yılında Kafkasya’da bulunan Başpsikopos Johannes de Galonifontibus, Turani bir kavim olan Karaçayları, ‘Kara Çerkesler’ olarak tanımlıyordu”. Bu anlamda “toprağı işleyen anlamına gelen “Jarkaz” sözcüğünün zaman içinde Türkçe dilinde Çerkes haline gelmesi anlamlıdır.”. Fakat Avagyan, Çerkes teriminin Türkçe Çeri-kes yani cengaver ile örtüştüğünü düşünmektedir. Diğer yandan Çerkeslerin ‘Çerkes’ ismi ile ilk defa 1215 yılında Plano de Carpini tarafından kullanıldığı bilinmesine karşın Ernest Chanter, Çerkeslerin M.Ö. 500 yıllarından itibaren tarih sahnesine çıkan antik bir millet olduğunu belirtmektedir”. Bütün bu tartışma ve iddialar altında Çerkes tabiri geniş anlamda kullanıldığında, yerlerinden yurtlarından sürülmüş olan tüm Kuzey Kafkasya halklarını kapsarken, dar anlamda kullanıldığında Adigeleri ve Adige gruplarını (örneğin Kaberdeyler), mevcut siyasi coğrafya açısından kullanıldığında ise Karaçay-Çerkes’i kapsamaktadır11. Bu yazıda ise Çerkes tabiri, hem Adigeler hem de sürgüne maruz kalmış tüm Kuzey Kafkasya halkları için kullanılmaktadır. Ruslara göre ise, onlar ‘Dağlılar!’dır.

19. ve 20. yüzyıl, Balkanların, Anadolu’nun ve Kafkasya’nın tüm halkları için bir dehşet dönemi olmuştu. Bu bölgelerdeki bütün topluluklar, savaşın, açlığın ve savaş zamanında patlak veren dizanteri, tifüs gibi hastalıkların, ayrıca savaşı kaybeden taraf için kendini gösteren, yurdunu bırakıp göçme zorunluluğunun dehşetlerinden nasibini almıştır. Çerkesler, belli bir dönemden sonra bu süreci en ağır koşullarda yaşayan ilk halklardan biri
olmuştur.

“Osmanlının Kırım Savaşını kaybetmesinin ardından, Rusya, Kafkasya üzerindeki baskısını olağan üstü düzeye çıkardı. Bu baskı karşısında daha fazla direnemeyen Kafkas ulusları, özellikle Şeyh Şamil’in hareketinin düşmesinden sonra tarihin en büyük sürgünleri ile karşı karşıya kaldı”. Bütün dünya biliyor ki, “Kafkasya, Ruslar tarafından zorla işgal edilmiş ve Adigeler başta olmak üzere Kafkas halklarının büyük bir kısmı Çarlık güçleri tarafından ülkelerinden zorla sürülmüşlerdir”. Geri kalanlarının ise, farklılıklarından ziyade benzerliklerinin belirlediği geçmişten gelen kültür oluşum süreci -suni olarak siyasal bölgelere bölünerek- farklı dillerde konuşan pek çok halkın küçük nüanslarla birbirinden ayrılan ortak hayat tarzını, ortak dünya görüşünü, âdet ve geleneklerini, folklor değerleriniifade edebilecek olan bir üst kimlik oluşumunun önüne geçilmiştir. Sovyet-Stalin döneminden kalma siyasi coğrafya açısından Kuzey Kafkasya, Karaçay-Çerkes, Kabardin-Balkar, Adıgey, Kuzey-Güney Osetya, Abhazya, Çeçen-İnguşetya ve Dağıstan gibi bölgelere ayrılmıştır. Buradaki temel kaygının nedeni, tarihin derinliklerinde yatmaktadır. Öyle ki, bu kaygı, tarihte örneklerine zor rastlanan insan kıyımının yaşanmasına neden olmuştur. 140 yıldan fazla bir süre geçti, “bu ara birçok araştırmacı bu konuyla ilgili çalışmalar yaptı, fakat yeterince aydınlatılamamış çok konu var: Acaba Kafkas-Rus Savaşlarının başlangıç tarihi nedir? Acaba, Çerkesler ne kadar nüfus olarak sürülmüşlerdir? Sürgünün nedeni nelerdir?”. Sürgün edilenlerin ne kadarı yaşamını yitirmiş, ne kadarı hayatta kalabilmiştir? Kafkasya’da gelişen müridizm hareketinin niteliği nedir?Bu sorulara tarihin sayfalarında yanıt bulmak, bu halkların bugün yaşayan torunlarına verilmiş bir hak olacağı gibi insanın değerine ilişkin sorulara da bir yanıt olacaktır.


Sonuçları itibariyle Kafkas-Rus Savaşları ele alınırsa, bu savaşı üç döneme ayırmak mümkündür: İlk dönem savaşları, hazırlık savaşları olarak adlandırılabilir. Hayli uzun süren bu dönem savaşlarının sonlarına doğru Kuzey Kafkasya’da ufak-tefek göçler görülmüştür. İkinci evrede oldukça kanlı savaşlar gerçekleşti. Bu dönemde direnç noktaları düşen Çerkesler gruplar halinde sürgün edildiler. Üçüncü dönemdeki savaşlar ise “ölüm-kalım savaşları”dır. Bu dönem savaşlarda ise Kafkasya’nın düşmesi ve Rusların Kafkasya’yı tamamen işgal etmesiyle sonuçlandı. Bütün dünyanın çaresiz olarak izlediği bu savaş sürecinde ve neticesinde Kafkasya’nın Ruslar tarafından etnik temizliğine, hayata geçirdikleri metotlar da soykırımına yol açtı.


İran da dahil olmak üzere, özellikle Ruslar ile Osmanlıların Kafkasya üzerindeki nüfuz mücadeleleri, Osmanlının Çerkesistan’daki güçlü Prensliklerle işbirliği geliştirmesine yol açtı. Bu prensliklerle 1781 yılında İstanbul'da bir antlaşma yapıldı ve Ferah Ali Paşa yönetimindeki askeri kurul Batı Kafkasya'ya geldi. Böylece Osmanlı ilk büyük ve etkili müdahalesini gerçekleştirmiş oldu. 1781 yılında da Anapa, Soğucak ve Tsemez kaleleri yeniden yapıldı ve ilişkiler pekiştirildi. 1801 yılında Anapa’ya gönderilen Ferah Ali Paşa, “askeri ve yönetsel niteliğinden çok bir dini misyoner gibi çalışarak”, “İstanbul'dan din adamları getirdi ve bunları Çerkesler arasında misyoner olarak kullandı. Öyle ki, din adamlarının Kafkasya'ya geldiği seneye ‘İmam yılı’ adı verilmiş, bu tarihten sonra Çerkes isimleri bırakılarak Ahmet, Mehmet gibi Osmanlıca isimler alınmaya, çocukların sünneti için sünnetçiler getirilmeye başlanmıştır.Kısaca, “Ferah Ali Paşa, Çerkesler ile Osmanlı arasında karşılıklı güveni sağlamak ve Osmanlı sempatisini artırmak için İslam dininin yaygılaştırılmasına oldukça önem verdi”. “Anapa’yı karargah tutup, Çerkesler ve Abazalar arasında Müslümanlığı yaymaya çalışarak,” “Osmanlı Devletinin buradaki nüfuzunu da
arttırmaya çalıştı”. Zaten 16. yüzyıldan beri Kabardey prenslerinin Müslümanlığı benimsediği bilinmektedir. Hatta “. yüzyıl sonuna gelindiğinde bu süreç tamamlanmıştı. Özellikle Osmanlı Sultanları ve Kırım Hanlarının etkisiyle gerçekleşen bu süreç, İran devletinin Şii mezhebine karşı bir Sünni kordon kurma girişimi olarak gerçekleşti”. Fakat,
Ferah Ali Paşa'nın ölümünden sonra -eskiden olduğu gibi- ılımlı politikanın yerini baskı aldığından İslamiyet’in yaygınlaşması hızını yitirdi”.

İran ile Osmanlı ve Ruslarla Osmanlılar arasında nüfuz mücadelelerine dönüşmüşse de Türkler tarih boyunca Kafkasya’ya tamamen nüfuz etmemiştir. Kuzeybatı Kafkasya, her ne kadar Osmanlı idaresinde olmuşsa da tüm Osmanlı idaresi süresince Kafkas halkı tamamen otonom yaşadı.Diğer yandan “Padişah’ın kendisine bağlı kabul ettiği Kafkas kavimleri hiçbir zaman Sultan’a itaat ve bağımlılığı kabul etmediler. Kabul ettikleri husus, Padişah’ın, Muhammed’in mirasçısı ve Müslümanların dini lideri olarak tanımalarıydı. Hiçbir zaman haraç (vergi) ödemediler veya askeri yardımları olmadı. Karadeniz sahilindeki iki üç kale kurarak ellerinde tutan Türklere, Çerkesler sadece dini inançlarından dolayı tahammül ediyorlardı. İç işlerine karışmalarına hiçbir şekilde izin vermedikleri gibi herhangi bir şekilde müdahale etmek istediklerinde de affetmediler”. Örneğin Çerkes Beyi Hacımukov bu konuda şu şekilde yazmıştı: Çerkesya şu veya bu derecede Osmanlı etkisi altına koyan İslam’ın yayılması, sonuçta bu bölgeyi Osmanlı vilayeti veya eyaleti haline getirmedi. Türkler burada Osmanlı düzeni kuramadılar, örneğin Ahıska’daki gibi vergi ve askeri sistem uygulayamadılar. Çerkesler, Osmanlı Sultan’ını kendi manevi önderleri gibi gördüler, fakat
onun sivil idari egemenliğini tanımadılar ve iç işlerine karışmasına da izin vermediler. Çerkesler hür ve bağımsız halktı.Bu yüzden Çerkesler Ruslara karşı savaştıkları gibi Osmanlı’nın da bölgelerine girmelerine engel oldular. “Öyle ki, ‘biz kimsenin idare ve hakimiyetini kabul etmeyiz, Rusları da Osmanlıları da vururuz’, diyorlardı”. Kısaca “tarih boyunca geniş ölçüde bağımsız yaşadılar ve zaman zaman Osmanlının ya da İran’ın yüksek egemenliğini sözde kabul etmiş olmakla birlikte bağımsızlıklarından asla vazgeçmediler.

Gazavat Savaşları ve Müridizm

1829 tarihi, Kuzeydoğu Kafkasya’da başlayan aynı zamanda Kafkasya’nın özgürlük mücadelesinde önemli dönüm noktalarından biri olan ‘gazavat’ savaşlarının da başladığı tarihtir. Aynı zamanda Çarlık Rusya’sının ordularına karşı direniş, zamanla birkaç kabilenin direnişi olmaktan çıkıp tüm Kuzey Kafkasya’nın özgürlük savaşına dönüşecek yeni
bir dönemin adıdır bu. İmamların öcülüğünde yavaş yavaş bütün Kafkasya’ya yayılan özgürlük savaşı, cesareti, halkları harekete geçirmedeki ustalığı, politik ve taktik yeteneği ile Şeyh Şamil bu hareketin en kıdemli ve en karizmatik önderi oldu.geçmişte olduğu gibi bugün dahi müridizm hakkında oldukça spekülatif tartışmalar yapılmaktadır. Örneğin, bir taraftan “Türkiye’nin ve İngiltere’nin, Kafkasya’daki saldırgan politikasının silahı olarak kullanılan gerici bir akım ve feodal-dinci üst kesimin bir hareket olduğu ileri sürülürken, diğer taraftan tam tersine Çarlığın işgal politikasıyla mücadelede Kafkaslıların birleşmesine yardımcı olan bir hareket olduğu da ileri sürülmektedir”. Tanınmış İslam tarihi yazarı Aguste Müller ise, Kafkasya müridizmini bir dini hareket değil yalnızca siyasi bir hareket olarak görür. Kafkasyalılar, aslında din uğrunda cihadı hiçbir zaman hiç kimseye ilan edilmediler. Çünkü Kafkasyalılar, bir hilafet kuruluşuna sahip değillerdi; İslam dünyasının merkezi durumunda da değillerdi. Ayrıca, Kafkaslılar cihat değil, yalnızca gazavat, yani özgürlük ve bağımsızlık uğrunda ''kutsal savaş'' ilan ettiler…''


Müridizm hareketini sosyal sınıfsal temele göre açıklayan Peneşu’ya göre, “Adıge toplumunun feodalleşme sürecine müridizm denk düşmüştür. Müridizm daha ziyade Şapsığ, Abzekh ve Natuhaylar arasında yaygınlık kazandı”. Hatta bazıları bu yorumu o kadar fazla abartmaktadır ki, güya “Rusları, Çarlık zamanında yapılan emperyalist savaşları bile haklı çıkarmak istercesine, Çerkes halklarının, gönüllü olarak Rusya’ya katılmak istediklerini fakat din adamları ile çıkarları bozulan feodallerin halkı kışkırtarak buna karşı çıktıklarını ve sonunda da Kafkas halklarını göçürdüklerini ileri sürmektedirler”. Hatta “müridizm hareketi, Çerkeslere göç fikrini benimsetmiş sonuçta göçün bu kadar boyutlara ulaşmasına neden olmuştur”. Evet, “Rus Çarlığının yürüttüğü gayri insani bu savaşta Çerkeslerin Abzekh, Şapsığ, Natuhay ve Ubıh toplulukları ile Abazinler en sert direnişi gösterdi ki, sürgün de en çok bu bölge halklarına uygulandı; neredeyse tamamı Osmanlı topraklarına sürüldü”. Bu durum onların bağımsızlıklarına ne kadar düşkün olduklarını gösterir, ne kadar dindar olduklarını değil. “Kutsal karakter taşıyan Kafkasyalıların mücadelesi, hemen hemen toplumunun her sınıfının katıldığı ulusal boyutta bir hareket, bir ‘milli-kurtuluş hareketi’dir.

Esas olarak “Kafkas-Rus savaşları, birçok zıt kuvvetlerin çatışma halinde olduğu bir ortamda meydana gelmiştir. Bu mücadele çok boyutludur: Doğu ile Batı, Müslümanlık ile Hıristiyanlık, bireysel özgürlük ile politik davranış,duygusallık ile hesaplılık ve benzeri bir çok farklılıkların çatışması olmuştur Kafkasya’da”...Kafka sya Arkeoloji Komisyonu’nun topladığı belgelere göre “müridizmi Batı Adıgelerine yayma girişimleri, Şamil’in naiplerinden önce de olmuştu. Örneğin 1826 yılında Anapa’da bulunan Türk komutan Hagi Hasan Paşa, Türkiye’nin hakimiyetini Dağlılara kabul ettirmek için dini propagandaya başvurdu. Daha sonra sırasıyla Hacı Muhammed, Süleyman Efendi ve Muhammed Emin, müridizm öğretisini bölgeye getirdiler”.

Kurtuluş hareketinin cephesini genişletmek ve Kuzey Kafkasya dağlılarını birleştirmek amacıyla Şamil, Adıgeler arasında müridizmi yaymaya çalıştı. Bunun için Batı Kafkasya’ya 1842-1844 arası Hacı Muhammed’i, 1845’te naibi Süleyman Efendi’yi gönderdi. Böylece Kafkas Dağlılarının lokal birleşmelerini sağlayarak bazı başarılar elde edildi. Fakat Kafkasya’da yaşayan halkların sosyal, ekonomik, politik ve diğer farklılıklardan dolayı uzun erişimli olması mümkün görünmüyordu. Hatta, bu şahıslar “binlerce yıllık Adıge geleneklerini kaldırarak dogmatik şeriat kurallarını uygulamaya katlığı için Adıgeler tarafından öldürüldüler”. Bu yüzden Şamil’in hakimiyeti Kuzeydoğu Kafkasya ile sınırlı
kaldı. Ancak hakimiyeti yalnız Kuzeydoğu Kafkasya’da tanınmış olması, Kuzeybatı Kafkasya’nın onun otoritesini veya komutasını kabul etmemeleri yüzünden bu sefer 1848’de Şamil’in üçüncü naibi Muhammed Emin, Kuzeybatı Kafkasya’da faaliyet gösterdi. İlk iş olarak Temirgoy prensi Karabek Bolotoko’nun kızı ile evlendi. Daha önceki Şamil’in naipleri “Kuzey Kafkasya halklarının kurtuluş hareketinin genişlemesi için temel yöntem olarak müridizm fikirlerinin propagandasını seçmişlerdi. Ancak, içinde bulundukları sosyal çevre, Çeçenlerde ve Dağıstanlılarınkinde n biraz farklıydı. Kuzeybatı Kafkasya Adıgeleri, Çarlıkla mücadelede güçlerini birleştirmek için müridizmi bir çare olarak görerek bu yeni öğreti kati rol oynamamıştı” İşte, “halk kitleleri arasında eski kabile ve aşiret yapısından kalma gelenek ve alışkanlıkların İslam’ın taassup halinde, koyu bir şekilde toplumda yaşanmadığını” bilen “Muhammed Emin ise, Şamil’e bağlı, gerçekte tamamen geleneklere göre yönetilen bir yönetim biçimi kurarak, şeriattan hiç söz etmeden kendini kabul ettirdi ve böylece başarı sağlayabildi”. Onun sayesinde, “halk, dini inançları için değil sömürgeciliğe ve baskılara karşı olduğu için müridizm bayrağı altında mücadele etti”. Fakat, daha politik davranan Muhammed Emin, Bjeduğ ve Abazaların güçlerini birleştirmeyi başardı ise de müridizme duydukları güvensizlik ve ürkeklik yüzünden, diğer Adıge kabileleri bu birleşmeye mesafeli durdular. Çünkü bir taraftan dini ve sosyal eşitliği, kölelerin ve serflerin serbestliğini vaaz eden şeriat öğretisini yaymaya çalışırken diğer taraftan da Şamil’in imamlığında varolan İslami nitelikli cezalandırma sistemini uyguladı. Oysa, bu durum Kuban Adıgelerinin toplumsal yapısına hiç uymuyordu. Bu yüzden müridizm fikirlerini pek benimsemediler. Zaten Müslümanlık, Adıgeler arasında henüz geniş bir taban bulamamıştı. Mürdizmin temelinde yer alan cihat (inanç için teknik savaş), tarikat (gerçek tanrı yolu) ve davet (insanları menfur iktidara karşı isyana davet) üçlüsünden sonuncusu, yani davet Adıgeler için daha çok anlamlıydı”.bütün bunların Çerkeslerin düşünce ve yaşam biçimine uygun olmayan örgütlenme ve yöntemlerinin Çerkesler’in birliğine zarar verici etkisi de oldu.Özellikle Şeyh Şamil’in müritlerine karşı ve kendisine tabi olan kalka karşı uyguladığı çok sert ve katı disiplin Çerkesleri ürkütmüştü. Bu yüzden bir taraftan Dağıstan’da ve Çeçenistan’da sıkı bir düzen getiren müridizm, diğer yandan birçok kabilenin ilk fırsatta Şeyh Şamil’den kopmasına neden oldu.


Kafkasya’da bütün bunlar olurken, Batılı devletler ve Osmanlı da olayları yakından takip ediyordu. “Artık Avrupa, Kafkas-Rus Savaşı’nın acımasız ve haksız olduğu kadar, kanlı ve dengesiz olduğunu iyice anlamıştı ve tepkiler büyümekte idi. 1840 yılında ileri gelen ülkelerin basınında bu konu ön sıralarda yer almaktaydı”. Zaman zaman bazı ülkeler, özellikle İngiliz Hükümeti ve Osmanlı değişik yönlerden savaşın bir parçası oluyorlardı. Örneğin “Türkler ile gizli olarak yapılan ticareti ve Çerkeslere yapılan yardımı organize eden Çerkes soylularından Zanıko Sefer Bey,” Osmanlı Devleti’nin isteği doğrultusunda Batı Kafkasya’da örgütlenme çabası içerisinde idi. Diğer taraftan, “Rusya’nın Edirne Antlaşması’ıyla Çerkesya’ya sahip çıkmasına karşı çıkıyor görünen İngiltere ise, Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’un politikasıyla Rusya yanlısı bir siyaset takip etti”. Politikası gereği “İngilizler, Rusları kendilerine rakip gördükleri zamanlar Çerkesleri desteklemiş, fakat Ruslar ile yakınlaştığında da daha sonraları Balkanlara sürülen Çerkeslerin buralardan atılması gerektiğini bile söylemiştir”. Fakat Çerkesler topraklarını kaptırmamak için
ümitsizce ve Osmanlı-İngiliz çevrelerinden yardım umarak mücadeleye giriştiler. Sonunda, Davit Urkhart ve James Bell gibi İngiliz ajanlarınca kışkırtılan ve İngiltere çıkarlarına kullanılarak kırdırılan Çerkesler büyük bir felakete uğrayarak tüm topraklarını Ruslara kaptırdılar. Bugün vatanlarından kovulan ve çadırlarda yaşamaya mahkum edilen Filistinli Arapların yaşadıklarını çok daha önce Çerkesler yaşadı. O yüzden dönemin saygın şahsiyetlerinde “G. Bills, 6 Haziran 1864’te Londra’da Çerkeslerin durumunu görüşmek üzere yapılan bir toplantıda, ‘İngiltere’nin Çerkeslerin uğradığı kıyım ve zulmünde etkisizliği’ nedeniyle kınanması gerektiğini…, ‘İngiltere veya herhangi bir diğer ülke, deniz hukukundan ve ulusal onurundan vazgeçerek Rusya’nın bu cesur halkı fethetmesine yardım ettiğini’ iddia etmişti”.


Rusların Balkanlardaki Ortodoks-Slav nüfusla birleşerek Batıya ilerleme düşüncesinde olan Rusları durdurmak için Katolik İngiltere, Fransa, Avusturya ve Müslüman Osmanlı devleti birleşerek Ortodoks Rusya’ya karşı verdikleri Kırım Savaşında galip çıkınca Paris Antlaşmasını Ruslara kabul ettirdiler. “İngiltere, Kırım Savaşı sonucunda Ortadoğu ve
Karadeniz’de Rusya’yı arka plana itip Terek ve Kuban ötesinde sıkıştırarak esas amaçları olan ticari nüfuz alanlarını genişletip kontrol altına alma avantajını sağladı. Bunun için 1856 Paris Anlaşması bu bölgelerde İngiltere ve Fransa’ya büyük avantajlar sağladı. Örneğin Haziran 1857’de Rusya ile Fransa arasında ticaret anlaşması imzalandı”.

“1841’de Boğazlar Anlaşması ile de Rusların Boğazlar üzerinden Akdeniz’e inmeleri engellenmişti”109. Bu sefer Batıda önü kesilen Ruslar bütün güçlerini Asya’ya, yani Hindistan’a yönelttiler. Fakat önlerinde hala geçilmesi gereken bir Kafkasya duruyordu. Zaten “İngilizler için Kafkasya’nın geleceği önemli değildi. Ortadoğu ve Hindistan yolunda kendisine rakip olacak bir Rusya istemiyordu. Bunu önlemek onlar için yeterli idi. 30 Mart 1856’ta toplanan Paris Konferansı’nda da aynı politika izlendi. Konferansta savaşa ortak edilen Kuzey Kafkasya hakkında tek kelime söylenmedi. Rusya ile Rusya arasındaki doğu hududu belirlenirken, Kafkasya’da bağımsızlık savaşından hiç söz edilmedi.“Kırım Savaşlarında Osmanlı-İngiliz ve Fransız kuvvetlerin yanında savaşa katılan Çerkesler
hakkında bu anlaşmada en ufak bir yerinde bahsedilmedi.

Oysa, “1854 Mart ayında, İngiliz savaş gemisi Samson, Adigey sahillerine yanaşmış ve gemideki heyet, Ubıh kabilesi liderlerinden İsmail Bey ile görüşmüştü.… Kafkasyalı liderlerle ilişki kurmak isteyen sadece İngilizler değildi. Türk ve Fransız heyetleri de harekete geçti”. Hatta Sefer Bey, “Kuzeybatı Kafkasya’yı temsilen bir heyetle 1856’da Osmanlı Sultanıyla iki görüşme yaptı. İlk kabulde Sultan, ‘Paris Anlaşması’ gereği dağlıların Rusya yönetiminde kalacağını ve Osmanlı Devletinin bir şey yapamayacağını belirtmiş; ikinci görüşmede ise, ‘kendine tebaa olduklarını kabul ederlerse ve atadığı görevliye kayıtsız şartsız uyarlarsa Çerkesleri himaye edeceğini’ açıklamış”.

Bu ara, “Kırım Savaşından sonra ciddi çatışma çıkmamasına rağmen 200 binden fazla askerini bölgede bulundurmak zorunda olmasından dolayı Rus Çarı II. Aleksandr Kafkasya’nın kesin olarak zapt edilmesi gerektiğine karar verdi. Bu iş için ise Temmuz 1856’da General-Prens Baryatinski’yi Kafkasya Genel Valiliğine getirdi. O da göreve gelir gelmez Yermolov’un uyguladığı harp stratejisini daha da ilerleterek, Kafkasya’yı tümden kuşatıp bu kuşatma çemberini yavaş yavaş daraltarak uyguladı”. Birkaç yıl sonra bu stratejisi ürün verdi ve Şey Şamil’in birliklerini dağıttı ve 6 Eylül 1859’da Şey Şamili de esir aldı. “Şamil’in esir düşmesi tüm Kuzey Kafkasya’da büyük yankı uyandırdı. Muhammed Emin ve yüz bine yakın silahlı, mücadeleden vazgeçerek Çar’a sadık kalacağına yemin etti. Muhammed Emin’e ömür boyu yıllık üç bin Ruble emekli maaşı bağlandı”. Böylece tam 25 yıl devam eden gazavat savaşları da sona erdi ve Ruslar Dağıstan da dahil kuzeyi-doğuyu işgal ederek tüm güçlerini batıya yöneltti. 1859-1860 yıllarında, değişik zamanlarda bazı kavimler itaat etmek zorunda kaldılar. Ruslar her zaman uyguladıkları taktiği, içerden insanları satın almayı da dendiler. Gerçekte “ne Rusya ne de diğerleri rüşvet, rütbe dağıtımı, para, hediye, din istismarı gibi tüm çabalarına karşın, Kuzey Kafkasya’da kendi siyasetleri için kullanacakları yerli bir kadro oluşturamadılar”.Üst elik Abzekh, Şapsığ, Ubıh ve Kuban ötesi aşiretler inatla direndiler, teslim olmadılar.“Çerkesya’ daki halk savaşa devam etti ve kayıpları da arttı. Her geçen gün de güçleri tükeniyordu.


bütün kuvvetlerini batıya yöneltmiş olan Rusya Kumandanlığına bazı kavimler itaat etmek zorunda kalırken inatla direnen ve teslim olmayan Abzekh, Şapsığ ve Ubıh liderlerinin bir araya geldiği bir toplantı yapıldı. Toplantıda Avrupa devletlerini uyarmak üzere bir mektup yazılmasına karar verildi120. İngiliz hükümetine gönderilen Çerkesya’da siyasi bir birlik oluşumu için girişimlerin olduğunu belirtilen mektuba hiç kimse karşılık vermedi. Tek yanıt ülkeleri işgal altında olan Lehistanlı (Polonyalı) Albay Theophile Lapinski’den geldi.1770 yılında Rusya tarafından işgal edilmiş Lehliler de Rusya ordusuna alınarak doğudaki cephelere, özellikle Kafkasya’ya gönderiliyordu. Zaman zaman Lehliler Ruslara karşı ayaklanıyor, ülkelerini özgürlüğe ulaştırmak için çabalıyorlardı. “Rusya ordusuyla Kafkasya’ya gönderilen birçok Lehistanlı subay ve asker, Lehistan’ın kurtuluşunun Kafkasyalıların başarısına bağlı olduğunu düşünerek Çerkes ordularına iltica ediyordu. O yüzden 1857 yılında Paris teki Leh temsilcisi Çartorsiki’nin topladığı 100 kişilik askeri heyeti Kafkasya’ya gönderilmiş” ve “Leh birlikleri Çerkesya Kıyılarına çıkartma yapmıştı”. “Aynı zamanda bir yazar olan Albay Theophile Lapinski, Kafkasya’ya Tevik Bey takma ismiyle bu birliğin başında Çerkeslerin mücadelesine katıldı ve üç yıl savaş ortamında bizzat bulundu.Fakat, onların iyi niyetli bu girişimi Çerkeslerin özgürlük mücadelesine fazla bir etkisi olmadı. O sayfa da böylece kapanmış oldu.


Bütün bu süreç içinde, işgal veya başka zorlayıcı nedenler yüzünden topraklarında yaşama olanağı kalmadığını düşünen Kafkas bölgesinin bazı yerlerinden bazı aşiretler ve bazı gruplar korkularından kendi başına Anadolu’ya ve kısmen Rumeli’ye göç etmeye başladılar. Özellikle Kendi imkanlarının sınırlı olduğunu ve kesinlikle yenileceklerini tahmin eden prens ve feodal gruplardan Osmanlı yanlısı olanlarla dini çevreler, ailelerini Osmanlı topraklarına götürdüler. Bu durum Trabzon’daki Rusya Konsolosunun raporunda açıkça belirtilmektedir: “Genellikle zengin ve ilerigelen dağlılar göç ediyorlar”...


Ruslar daha sonraki yılları hesaba katıp diplomatik-politik kurnazlık göstererek 1859’da Rusya, Osmanlı Devleti’ne bazı Müslüman grupların Kafkasya’dan Osmanlı Devleti’ne göçmelerine müsaade istedi. Bu müsaadeden bir yıl sonra 1860’ta Rus sefiri Melikof, savaştan zarar görmüş, yerlerinden edilmiş 40 bin kadar Müslüman güç durumda olduğu için bunların yeni bir yere yani Osmanlı Devletine göç etmek istediğini belirterek Osmanlı devletine bir anlaşma teklif etti ve Abdülmecit ’ten bir anlaşma kopardı. Adeta zor durumda olan halkın Halife topraklarına göç etmek istemesi üzerine Ruslar, yaptıkları bu göç anlaşmasını, daha sonra yapacakları etnik temizleme ve soykırım içeren sürgünler için meşruiyet aracı olarak kullanacaklardı. Karpat’a göre bir anlaşmadan ziyade bir aldatmaca olan bu girişim, daha sonra Çerkeslerin politik ve diplomatik çıkışlarını boşa çıkarmıştır. Bu tarihten sonra gerçekleşen soykırım, adeta gönüllü bir göç fikrine indirgenmiştir. Oysa “Osmanlı hükümeti bu anlaşma ile 40-50 bin arası bir göçmeni aşamalı olarak onay verdiğini düşünüyordu”...

Kafkasya Ordusu Genel Kurmay Başkanı General D. A. Milyutin 1857 yılında düzenlediği ‘Rus ve Kazakların Kafkasya’daki Yol Haritası ve Çerkeslerin Vatanlarından Sürülmesi’ başlıklı geliştirdiği planı General Baryatinskiy aracılığı ile 1860’ta Çar’a kabul ettirdi. Bu raporda ‘Dağlıları bizim uygun gördüğümüz arazilere göçürmek gerekir. Onları Don bölgesine iskan etmek lazım. Öte yandan Kafkasya’nın kuzey yamaçlarında Rus nüfusunun kuvvetlenmesi lazım.. zamanı gelinceye kadar bu planı Dağlılardan titizlikle gizli tutmalıyız’ denilmektedir. Baryatinskiy de bu uygulamayı Rusya’nın güvenliği için önemli gördü ve ona göre ‘Kazak nüfus yerleştirilmeli ve aşamalı bir şekilde dağlıları sıkıştırarak, yaşam şartlarını çekilmez hale getirilmelidir. İnatla ve ısrarla düşmanlıklarını sürdüren
aşiretlere acımak gerekmez” idi.

Bundan sonra “Çarlık Rusya’sının zulüm ve katliamlarıyla önüne geçilmesi olanaksızlaşmış bir sürgün” dönemi başladı. “Savaş öncesinde direniş merkezlerinin imha edilmesi yönündeki askeri strateji, savaş sonrası dönemde askeri birliklerin sistemli olarak ilerlemesi, işgal edilen bölgelerden yerli halkın çıkarılması ve sonra kolonistlerin
yerleştirilmesiyle güvenlik altına alınması şekline, yani yerli halkın dağlık bölgelerden sürgün edilmesi yöntemine dönüştürüldü” ve Kafkasya kitleler halinde boşaltıldı. “Daha Kuzeydoğu Kafkasya’daki savaş sona ermeden Rusların Kuban nehrinin güneyindeki ovada ve dağlara kadar uzanan toprak şeridinde oturan kabileleri sıkıştırmaları ve onları bu nehrin sağ tarafındaki ovaya göç etmeye zorlamaları ya da başka bir ülkeye göç etmek zorunda bırakmaları ile 1858 yılında göç kitleler halinde gerçekleşti… Bu tarihten sonra, 1858-1859 arasında geçen bir yıl içerisinde Batı Kafkasya’dan 150 bin kişi sürgün edilmiş fakat bu gelenlerin 50 bini ölmüştü”.


kitleler halinde yapılan bu göçler kötü koşullarda gerçekleşiyordu. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine balık gibi istif edilerek, Osmanlı topraklarına yani Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Kefken, Varna, Burgaz, Köstence, İstanbul ve Ege kıyılarına dökülen insanların büyük bir kısmı hayatını yitirmiştir. Bu zayiat o boyutlara ulaştı ki, örneğin Trabzon'daki Rus Konsolosu, Mayıs 1864'te "30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı.Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... Yine Göç komisyonunun raporuna göre, 1858-1865 yıllarında 493.124 insanın gittiği Trabzon'da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu..." diye bilgi geçti.Öyle ki, hem Kafkasya hem de Osmanlı kıyılarında ölen insanların gömüldüğü çok sayıda toplu mezarın olduğundan bahsedilmiştir. Örneğin o döneme tanıklık eden ve sürgün kararını yürüten Trabzon'daki Rus Konsolosu General Katraçef'in yetkililerine şu bilgiyi geçti: "Türkiye'ye gitmek üzere Batum'a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım". Yine” C. Havadis’in 21 Ra 1276 tarihli sayısındaki haberde ‘… Kerç’ten gelmekte olan bir ticaret gemisi Ereğli açıklarında batmış ve gemideki 450 muhacirden 100’ü boğularak ölmüştür’ diye yazdı.

Osmanlı Hükümeti, artık bu göç baskısını düzenlemek için bir komisyon ihtiyacı hissetmeye başladı. “Göç ve göçmen işleri 16 Ocak 1860’a kadar İstanbul Şehremaneti (İstanbul Belediyesi) tarafından yürütülüyordu. Fakat gelen nüfus o kadar fazla idi ki belediye bu işin üstesinden tek başına gelmekte zorlandı. Bunun üzerine 1860’ta ‘Muhacirin
Komisyonu’ kuruldu”. Başına da “Çerkes asıllı Trabzon Valisi Hafız Paşa getirildi”. Daha sonra gelişen nüfus hareketlerine bağlı bir biçimde şekil değiştirerek cumhuriyet devrine kadar geldi.

Konu düşünsel tarafından (27 Mayıs 2011 Saat 01:21 ) değiştirilmiştir.
düşünsel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Teşekkür Edenler
cengiz (27 Mayıs 2011)
Alt 26 Mayıs 2011, 22:53   #2
Aktif Üye
 
düşünsel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02 Aralık 2008
Mesajlar: 1,455
Teşekkürler: 1,349
598 Mesajına 931 Kere Teşekkür Edildi
Standart

-2-

Ölüm-Kalım Savaşları:

“1860 Ekim ayında, Vladikavkaz şehrinde toplanan Kafkasya Başkumandanlığı, önerilen bütün barışçıl yöntemleri reddederek Başkumandan Prens A.İ. Baryartinskiy’in önerilerini dikkate aldı ve Kubanötesindeki asi Dağlılara karşı yeni askeri hareket planı hazırladı. Buna göre sayıca ve silahça üstünlüğü kullanarak bütün kuvvetlerle taarruz yapılacak ve Dağlılar dağlardan ova ve düz yerlere sıkıştırılacak, yani topraklarından çekiyle mecbur edilecekti. Onların yerlerine ise Kazak ve Rus nüfus için yerleşim birimleri kurulacaktı”. Bu amaç için ilk önce “1860-1861 arası 10.343 Kabardey, Osmanlı topraklarına göçe zorlandı.

Rusların bu tazyiki karşısında “1861 yılında Çerkasya’da mücadele şiddeti arttı. Bu sefer taktik gereği Çerkeslerin inatçı direnişi karşısında fazla kayıp verilmesini önlemek ve ‘Çerkes Sorunu’nu barışçıl yolarla çözmek amacıyla II. Aleksandr, Kafkasya’ya geldi ve Çerkes temsilcilerle iki görüşme yaptı. Görüşmeler sonucunda Çerkesler sonuna kadar savaşmaya karar verdiler. “Kendilerinden çok güçlü de olsa Rus ilerleyişi karşısında sessizce teslim olmaları beklenemezdi. Kendi aralarında dahi bağımsız yaşamaya düşkün olan Çerkesler Rusya’ya kolayca teslim olması elbette mümkün değildi”. Hatta organize mücadele edebilmek için Çerkes devleti kurma girişiminde bile bulunuldu. Abzekh, Şapsığ ve Ubıh temsilcilerinin katıldığı toplantıda devlet iktidarının üst organı olarak, başında Ubıh Hacı Giranduk Berzeg’in bulunduğu 15 kişilik meclis seçildi… Çerkes devletinin kurulduğu Rusya, Osmanlı, Fransa ve İngiltere hükümetlerine bildirildi; fakat artık çok geçti”. Nüfus ve gücü azalmış Çerkes grupları bağımsız arayışlar içine düştüler. Aynı yıl içerisine Çerkes kavimlerinden “Abzekhler, Kafkaslar genel komutanı General Kont Yevdokümov’a haber salarak Farez çayını geçmemelerini aksi taktirde savaşa devam edeceklerini bildirdiler. Yevdokümov şu cevabı verdi: “Ben Abzekhlerden barış ve iyi komşuluk istemiyorum, kayıtsız şartsız teslim olup itaat etmelerini istiyorum. Son dağlı benim gösterdiğim yere taşınıncaya kadar taarruzu sürdüreceğim”.


Tüm ümitsizliğe rağmen, özellikle “Şapsığ, Ubıh ve Abzekhler arasında 1861-62’de yeni ve son bir direnişin başlamasına neden oldu”. Halk son nefesine kadar direniyor, mücadele ediyor, savaşıyor, artık kurtuluş imkanı kalmayınca teslim oluyordu. “Köy yerleri teslim olduktan sonra tutsak edilenleri Rus askerleri tümüyle öldürüyordu”. Bazen subaylar son çözüm için Çarın kardeşini bekliyorlar, son çözümü ona adeta bir gösteri şeklinde sunuyorlardı. Herkes yerini alıyor ve bu silahsız, savunmasız kendini koruyamayacak halkı öldürüyorlardı. Artık savaş, soykırıma, vahşete dönüşmüştü”. O zamanlar Rus Ordusu’nda asker olan S. Duhovski sonra gelişen olayları anılarında şu şekilde anlatmaktadır: Süre dolunca birlikler Mahopse nehrine kadar ilerledi. Müfreze iki kol halinde ilerliyordu. Bir kol Aşşe Nehri’nin alt kolları boyundaki köyleri ateşe verdi. Orada buldukları köylüleri malları ile dışarı çıkardılar. Birçok Şapsığ müfrezenin ilerlemesini görerek aileleri ile birlikte dağa kaçtı… Bu şekilde, harekatın ilk üç gününde ikinci sıra dağlarla deniz arasındaki bütün köyler yakıldı.

Bu ara Rusya serfliği kaldırma planları yapıyordu. Taktik gereği 1861 yılında bu reformları derhal devreye soktu. Kısa sürede bu reformlar, Kafkasya’da kendini gösterdi. Çerkeslerin toplumsal örgütlenme yapısında serf-bey (Pşıl ile Pışı-work) ilişkisinin önemli bir yeri vardı. Daha doğrusu toplumsal yapı ve örgütlülüğün sağlamlığı bu ilişki üzerine kurulu idi. Bu reformlar serflere-köylülere özgürlük getiriyordu fakat toprak vaat etmiyordu. Bir taraftan köylülerin eski feodal ilişkisi çözülürken diğer taraftan da onları topraksız bırakıyordu. Önemli bir köylü nüfus köylerini terk ettiler. Bazı Beylerin göç etmesi üzerine de Çerkesya’nın bağımsızlık mücadelesi onların sırtında kaldı. İstanbul’a sürülenler ise, hallerinden hiç de memnun değildi ki, o dönemin genel atmosferini yansıtan bir de ağıt yakmışlardı: Yistanbılak’ue (İstanbul’a Sürüyorlar Bizi). Kıtalarının son mısraları ‘heyhat, vatan elden gidiyor’ diye biten bu ağıt hala Çerkeslerin hafızalarında yaşamaktadır. Bu mısralar aynı zamanda Çerkesler için bir dönüm noktasını da
ifade etmektedir.

Özellikle, Osmanlı Hükümetinin sosyal stratejik beklentileri Çerkes göçmenlerden yararlanabileceği fikrine kapılmasına neden oldu. Örneğin İngiliz Hükümetinin de önerilerini dikkate alan Osmanlı İmparatorluğu Balkan eyaletlerinde yaklaşık 350-400 bin nüfusu belli yerlere, özellikle Hıristiyan köyleri arasında Tuna ve Balkan dağları boyunca bir hat oluşturarak köy yerleşim şeklinde iskan etti. Yerleşim yerlerinin özellikle büyük yol kıyılarında ve önemli dağ geçitlerinde bulunuyordu. Aynı sosyal strateji Osmanlının diğer toprakları için de geçerli idi. Yani “Osmanlı topraklarına Çerkeslerin yerleştirilmesi, fiziki yersizliklerin yanı sıra devletin ‘İskan Politikası’ nedeniyle dağınık olmuştur. Bu yüzden Dobruca’dan Kosova’ya, Nablus’tan Kuneytra’ya kadar birçok ücra yerleşim yerlerine dağıtılmıştır”. Diğer yandan Rusya’nın baskısı da etkili oldu. Örneğin “1859-1865 arası yapılan göçlerde Çerkesler, genellikle Anadolu esas alınarak Sivas ile Tokat arasına iskan edilmişlerdi”160. Yani Osmanlı topraklarına göç edenler “zorunlu bir iskan politikasına tabi tutuldular. Özellikle 1860’lı yıllardan itibaren yoğun olarak Osmanlı topraklarına akın eden Çerkesler, merkez kaç kuvveti olma özelliğine sahip unsurların bulunduğu yerlerde iskan edildiler”. Özelikle, Balkanlarda olduğu gibi, “Hıristiyan çoğunlukta bulunduğu bölgelere” ve bir de “yokluğun bütün felaketlerine ve sıkıntılarına maruz kalmış bu kadar çok insan bir yerde toplanırsa çabucak memnuniyetsizlik ve isyan çıkar diye dağınık yerleştirildiler.. Trabzon’da ve diğer yerlerde karaya çıkan halk arasında bu tehlikeye işaret eden belirtiler de ortaya çıkmıştı”. Bu yüzden hiçbir Çerkes grubu yerleşeceği yerleri kendi inisiyatifleri ile seçmediği”164 gibi “Çerkes beyleri kabilelerinden ve birbirlerinden ayrı olarak yerleştirildiler. Böylece yurt ve beylerinden mahrum kalan ve yerleştirilmek üzere küçük gruplar halinde parçalanan Çerkesler, belirli bir müddet sonra yerli halkla uyum
sağlamışlardır.

Diğer yandan “Rusya sürgüne tabi tuttuğu Çerkes ulusunun peşini sürgünde de bırakmadı, Kafkasya’ya yakın Osmanlı topraklarına yerleştirilmelerine şiddetle karşı çıktığı gibi, 1864 sürgününde Balkanlara yerleştirilen Çerkesler ikinci bir kez daha Ruslar tarafından sürülmüşlerdir”166. Bu iş için Ruslar 23 Aralık 1876 İstanbul (Tersane) Konferansında Rumeli’de Çerkeslerin iskan edilmemesi kararını çıkarttılar. “Avrupa devletleri de bu isteği desteklediler”. “13-17 yıldır Balkanlarda bulunan Kafkasyalıların”168 “büyük bir kısmı, neredeyse tamamına yakını 1877’den sonra tekrar Anadolu’ya ve Suriye’ye nakledilmişlerdir”. Aydemir’e göre tekrar yerlerinden edilen bu nüfus 300 bini buluyordu. Balkanlarda Çerkeslerin boşalttığı yerlere derhal Hıristiyanlar yerleştirildi.Örneği n, “Osmanlı idari kayıtlarına göre, 1879’da Aziziye köyünde Çerkeslerin terk ettikleri yerlere Plevne ve Sofya göçmenleri yerleştirildiler”.

Ruslar Çerkeslerin vatanlarından sürülmelerini düzenlemek amacıyla “10 Mayıs 1862’de bir komisyon oluşturdular”. Resmi olarak Kafkasya’dan yerli halkların Osmanlı topraklarına sürülmesi, 1862 yılında işte bu Kafkas Komisyonu’nun konuyla ilgili kararı onayladıktan sonra, askeri ve siyasi bir önlem olarak uygulandı”. Bu dönemden sonra da artık Çerkesler için ölüm kalım savaşları başladı. Çar döneminin şoven tarihçisi R. A. Fadayev bu döneme ilişkin olarak 1865’te şöyle yazdı: “Çerkes toprakları devlete lazımdı, onların kendilerine ise hiç gerek yoktu”.

Bu karardan sonra, Çarın orduları işgal edilen topraklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmeye, imha etmeye başladılar ve yerlerine Rusları veya tetikçileri Kazakları yerleştirmeyi yoğunlaştırdılar. Öyle ki, Adigeleri köy ve, topraklarından çıkaran ordu birlikleri, yaşanan yerleri, ekinleri ve bahçeleri imha ediyor, geri dönüş için hiçbir şey bırakmıyordu. Örneğin “Rus birlikleri Abzekh köylerinde Tuba’yı ele geçirmesi üzerine, köy yerlileri kendilerine teslim olup tutsak edildikten sonra tümünü öldürdüler. Kurbanlar arasında gebeliği ilerlemiş iki kadın ve beş çocuk da bulunmakta idi”. Albay Şarapa o dönemi şöyle anlatmaktadır: “General Bigiç’in komutasında bizim birlikler çekirge sürüsü gibi dağlı köylere saldırıyorlardı. Darı, mısır, buğday ve çavdar tarlaları topların, atların ve askerlerin altında ezilip imha ediliyordu, köyler alev alev yanıyor, duman ormanlara kadar yükselerek her tarafı sarıyordu”. Kafkas-Rus savaşlarını yerinde izleme olanağı bulan Fransız asıllı gezgin Dumas178 ise şahit olduğu bir olayı şöyle tarif ediyordu: “Bir kazak savaşçı, bir dağlıyı öldürmekle kalmıyor, cesetlerin kellerini de koparıyordu. Bunu gören diğer Kazaklar ise vahşi bir şekilde bağırıyordu”. Bu durumu İngiltere kraliçesine yazdıkları bir dilekçe de açık açık dile getirmişlerdi. Dilekçede Rus askerlerinin ellerine düşen çaresiz kadınları, yaşlıları ve çocukları koyun boğazlar gibi kestikleri; kestikleri başları süngüleriyle kelekle oynar gibi oynadıkları; uygar ve insanlık dışı anlatılması güç bir zulüm ve baskı uyguladıkları” yazılmıştı.

Çerkeslerin nasıl top yekun imha ve sürgün edildiklerini bir başka askeri anıda şu şekilde kayda geçilmişti: “Savaş son derece amansızsa cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Çerkeslerden temizlenerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce yüzlerce köyleri ateşe veriyorduk. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı taktirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşımımız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına rastlıyordu. Fakat bezen askerlerimizin canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu”. Yine, 1 Aralık 1863 The Free Press’te Fransızca olarak yazılmış bir habere göre, gözleri oyulmuş yaşlı bir erkek cesedine şu sözcükler içeren bir yafta iliştirilmişti: “Git, temsilcilerinle buluş, Paris’te iyi göz doktoru bulabilirsin”.

“1862-1864 Çerkasya’nın can çekiştiği yıllardı. Daha fazla direnmek faydasızdı ve Çerkeslerin önlerinde iki seçenek buluyordu: Kuban’ın sol kıyısına yerleşmek ya da Osmanlı’ya gitmek. Çerkesler ikincisini seçtiler”. Zaten Ruslar Çerkeslerin vatanlarından sürülmelerini düzenlemek amacıyla bir komisyon oluşturmuşlardı.

Rusya, göçmenlerin dönebileceğinden korkuyordu. Çünkü dağlılara orada dini duygulara kapılarak Rusya’ya karşı düşman oluyorlardı. Böylece Osmanlı ile Rusya arasında göç resmi bir çerçeve aldı. Çar hükümeti, 1862 tarihinde de Kafkasya’dan göç etme kararı çıkardı”. Diğer yandan zaten “Osmanlı misyonerler tarafından göç teşvik ediliyordu”. Özellikle “gücü zayıflayan Osmanlı devleti, Kafkasyalılar ile bu gücünü takviye etmek istiyordu”.

Bu yaşanan olaylardan sonra, Fransa’nın, İngiltere’nin ve Osmanlı devletinin Kafkasya siyasetleri ani bir sapmayla Çerkeslerin aleyhine döndü. “İstanbul’da Çerkeslerin Kafkasya’dan çıkarılmasına karşı çıkan Çerkes paşalar safdışı edildiler”. “Fransa imparatoru 3. Napolyon 5 Kasım 1863’te Polonya ve Kuzey Kafkasya aleyhinde bir konuşma yaparak Rusya işgaline arka çıktı”. “İngiltere ise Rusya’nın işgalini onaylar bir şekilde tarafsızlığını açıkladı”.


1863 Baharına doğru Kubanötesi toprakları yerli nüfustan büyük oranda arındırıldı ise de köylüler daha dağlık bölgelere çekilerek mücadeleyi sürdürdüler. Öyle ki, 1864 Mayısında Kafkas Savaşlarının bittiği ilan edilse de 1865’e kadar birçok Çerkes, mücadelesini sürdürdü. Bu yüzden 10 Kasım 1863 tarihinde Kafkasya Ordusu Başkumandanının harbiye vekiline şu mesajı geçmek zorunda kaldı: “Batı Kafkasların fethi ile ilgili plan açısından şimdi de kıyı şeridini temizlemeliyiz”. Belge niteliğindeki bu mesaj, Kafkasya’da Ruslar tarafından yürütülen etnik temizleme harekatının bir süre daha devam edeceğinin belgesidir.


Kafkas-Rus Savaşı’nın son aylarında Rus Ordusu’nun Şapsığ ve Abzekh köylerinin büyük kısmını yaktığını ve halkı yerlerini terk etmeye zorlandığını askeri anılardan öğrenmek mümkündür. “Köyler çoğunlukla kışın ve ilkbaharın başında yok edilmiştir. Çünkü barınaksız kalan halkın koşulları o zaman daha ağır olmuş ve bu, direnişlerini kırmaya yardımcı olmuştu. Sonunda binlerce kadın, çocuk ve yaşlı açlıktan, soğuktan, hastalıktan ölüme mahkum edilmiş, fakat onların ölümü Kafkas-Rus Savaşı’nın sonunu yakalamıştır”. O zaman Rus Pşeha Müfrezesi’nde asker olan İ. Drozdov, izlenimlerini anılarında şöyle anlatıyor: “Yolda gözümüzün önünde arz eden sarsıcı manzara şöyle idi: Oraya buraya dağılmış ve köpekler tarafından parçalanmış, yarı yenmiş çocuk, kadın ve yaşlı cesetleri… Açlıktan ve hastalıktan tükenmiş, zayıflıktan bacaklarını zor kaldıran, bitkinlikten düşen ve aç köpeklere canlı canlı yem olan göçmenler… Bu ölçülerde ve böyle sefalete insanlık nadiren şahit olmuştur”.

Bu şekilde ölüme yenik düşenlerden arta kalanlar hayatta kalmak için çok hızlı bir şekilde yerlerini yurtlarını terk ettiler. Diğer taraftan da Osmanlı Hükümeti “İslam dinine mensup nüfus kazandığını ve bununda Türk ordusu için kazanç olduğunu” düşünerek bu göçü özendiriyordu. Beklenilen son da gerçekleşmeye başladı. “30 Nisan 1864’te Trabzon’da bulunan bir muhabir ‘Çerkes kabilesi Ubıhların göçü başladı. Geçen hafta 34 gemiyle 18 bin Çerkes geldi… Bu gemilerin büyük bir kısmında gerekenden iki kat fazla yolcu bulunuyordu ve bu yüzden yolculuk sırasında sıkışıklık yüzünden ezilerek 134 kişi öldü… Çerkesler korkunç felaketler yaşıyorlar. 50 bin kadarı gömüldü. 60 bin göçmen açık havada veya şehrin sokaklarında yatıp kalkıyorlar”diye haber geçti.

Kısa bir süre içerisinde “Kafkas sıra dağlarını aşan on binlerce dağlı, bütün mallarını ve mülklerini bırakarak Anapa, Novorossiysk, Tuapse, Soçi ve diğer limanlara birikti. Karadeniz’in Kafkasya kıyısına yüzlerce gemi doldu. Rus ve Osmanlı gemileri aralıksız olarak göçmen taşıdılar. Fakat gemiler yetmedi. Kıyıda aylarca bekleyen gruplar vardı ve halleri çok perişandı. Yiyecekleri olmadığı gibi sokaklarda barınıyorlardı. “Sahilin gemilere binmek için biraz uygun olan bütün noktalarına birkaç bin aileden oluşan büyük halk kalabalıkları yığıldı… Kıyıya gelen her göçmen grubunu sıkı bir incelemeden sonra üç gruba ayırdılar. Hali vakti olanlar kendi hesabına gönderiliyordu. Diğerlerine kendi paralarına ilave olarak para veriliyordu. Yoksullar ise hazine hesabına taşınıyordu. Bir ailenin durumunu belirlemek için ise genellikle yanlarında bulunan mal varlığına bakılıyordu”. “Sahilde bindikleri gemilerin bir kısmı o kadar çok kişi aldı ki, battı; örneğin 2 bin yolcu ile yola çıkan Spinks gemisi batınca 200 kişi kurtulabildi”

Samsun ve Trabzon ana çıkış limanlarıydı, bu limanlara gelenler hastalığa tutuldu; yine İngiliz Raporlarına göre her limanda 200-250-300 kişi her gün ölüyordu”. “28 Nisan 1864’te bölgede bulunan Times muhabiri ‘bu talihsizlerden 27 bini son derece kötü durumda Trabzon’a geldiler’ diye haber geçti. “Yine başka bir haberde ‘gemiyle gelen 600 Çerkes’den üç veya dört günlük yolculuktan sonra 370’i karaya ulaşabildi. Fırtınalı havada Karadeniz’de yolculuğun bütün sıkıntılarına katlanan çocuklu kadınların en temel ihtiyaç maddeleri bile yoktu; bebeklerini elbiselerinden kopardıkları parçalarla sarıyorlardı. Güverteler ölüler ve can çekişenlerle dolu. İşte Karadeniz sularında şimdi her gün yaşanan manzara bu”diye yazdı.

Açlık, soğuk ve salgınlardan binlerce insan ölüyor ve adeta bir can pazarı yaşanıyordu. O döneme tanık olan ve Çar yönetiminin askeri sömürgeci işgaline hak veren A. P. Berje bile şöyle yazdı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını görenler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hayvanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kağıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın soğunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş annelerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı; genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu”. Yine o dönem olaylara bizzat katılanların
anlattıklarına bakılırsa göçmenlerin on binlercesi yolda açlıktan, soğuktan ve hastalıktan ölmüşlerdi. “Trabzon’daki Rusya elçi yardımcısı Moşnin, 28 Aralık 1863’te Kafkasya Hattı Karargahı Komutanı Kartsev’e günde 40-60 kişinin öldüğünü, sadece Samsun’da 60 bin Çerkes’in gömüldüğünü yazmaktadır”

Trabzon’daki Rusya Konsolosu Moşni ise şöyle yazdı: “Sürgünden beri 1864’ün 10 Haziran tarihine kadar Trabzon ve Havalisinden 247 göçmen geçmiştir. Yaklaşık üç sene içinde ölü sayısı 19 bin olmuştur. Bölgede 63.190 göçmen kalmıştır. Tifo ve çiçek yüzünden çocuk ölümü fazladır”. “Samsun ve Sinop gibi diğer limanlarda karaya çıkmış olanlar da yüksek oranda ölüm yazgısını paylaştılar. Göçün en yoğun olduğu zamanlarda Samsun’da günde 50 sığınmacı ölmekte idi”. “Osmanlı belgelerin göre ise, bu ölümlerin büyük çoğunluğu 0-30 yaş arasındaki çocuk ve gençlerden oluşmakta idi”. “Bir başka kaynağın tahminine göre yarım milyon kişinin beşte biri aşırı yükleme ve tifüs sonucu teknelerde ölmüştü”. O yüzden bu teknelere o dönemde ‘yüzen mezarlar’ adı verilmişti. Öylesine korkunç dramlar yaşanmakta idi ki, bugün ancak sinemalarda izleyebileceğimiz olaylar yaşandı. Örneğin, “ölü çocuğu günlerce saklayıp ninnilerle uyutur gibi yapan, ama kokan çocuk kucağından sökülüp denize atılınca, bir an bile düşünmeden kendini onun ardından azgın dalgalara fırlatan Kafkasyalı anne”. Bunun gibi nice örnekler anlatılır. Bu yüzden “o yolculukta sağ kurtulup yüz yaşına kadar Anadolu’nun bir dağ köyünde yaşayan bir Çerkes ninenin yaşamı boyunca bir kez bile olsun balık yemediği” söylenmektedir.

Rusya içinde onlara düşman olanların sayısında bir azalma olacağı endişesiyle İngiltere ve Fransa göçü durdurmak istedi, fakat etkili olamadı. 1864 Nisan’ında Çerkeslerin toplu göçü ile ilgili olarak Osmanlı ve Rusya arasında yapılan görüşme neticesinde Osmanlı, İmparatorluk topraklarında Müslüman nüfusun Hıristiyan nüfusa oranla arttırma kaygısıyla bu Müslüman-Çerkes göçünü benimsedi fakat; “Osmanlı makamlarının Çerkes göçmenleri topraklarının en zayıf ve kritik bölgelerine yerleştirerek gelecek savaşlarda Osmanlı İmparatorluğunun nöbet erleri gibi kullanacağı”endişesi yle Ruslar, Osmanlı makamlarının göçmenleri Kafkasya sınırından uzak olmak şartıyla imparatorluğun her yerine iskan edebilecekleri belirtti. “Osmanlı Hükümeti ise, Çerkeslerin yerleştirilmesiyle Rumeli ve Anadolu’da Müslüman nüfusu arttıracağını ve ordu için nitelikli savaş gücü sağlayacağını düşünüyordu”ki, daha sonraları Balkanlardaki Çerkesler tekrar yerlerinde edildiler.

“1864 yılı Mayıs ayının 20’sine gelindiğinde Çarlığın 4 ayrı ordusu Ubıh bölgesinin Soçi yakınlarındaki kıyıdan 50-60 km içeride, Mzımta nehrinin sağ kıyısında bulunan Kbaada Vadisi’nde buluştular. Bir gün sonra 21 Mayıs 1864’te bu dört ordu birleşerek Kafkasya’yı boşaltmanın şenliğini yaptılar, savaşın sonunun ilan edip Çarlık döneminin zaferi olarak andılar. Fakat aynı tarih bugün Çerkeslerin sürgünün yıldönümü olarak andıkları tarihtir”. “27 Temmuz 1864’te de Kafkasya Genel Valisi Mihail, 1567 yılında Çar VI. Ivan’ın başlatmış olduğu Kafkas-Rus Savaşlarının bittiğini belirten belgeyi imzaladı”. Yine de “Rus birlikleri halkı yaşadıkları topraklardan sürmek için dağlara harekat düzenlediler. Coğrafik koşullardan yararlanan halk ne Laba’ya (Rusya içler, c.a.) ne de Türkiye’ye göç etmek istemeyerek şiddetle direndiler. Bunun üzerine köyler, ekinler ve yiyecek stokları yok edildi”. Yani, Ruslar, “Çerkesler için kendi köylerinde yaşam sürdürmeyi olanaksız kılacak bir saldırı ve zulüm dizisine başvurdular. Bu göçe zorlamanın klasik yöntemi idi: Evleri, tarlaları yak, yık, kaçmaktan veya aç kalıp ölmekten başka seçenek bırakma”. O zamanlar Rus Ordusunda asker olan K. Geys bu uygulamanın askeri bir strateji olduğunu anılarında şu şekilde dile getirmektedir: “Onlarla (yani Çerkes halkıyla) bütün hesapları bitirmenin en doğru ve hızlı yöntemi olarak ekinlerin kökünden yok edilmesi ve halkın varlığını sürdürmesine izin verebilecek her şeyin imha edilmesi… Bu yerlerde uygulanan savaş sistemi gerçekten en iyisi idi. Temel yiyecek kaynaklarının kıştan hemen önce yok edilmesi ve insansızlaştırılan çevrede satın alarak bile yiyecek elde etme imkanından mahrum bırakılması” ...


Savaşın resmen bittiği ilan edilmesine rağmen Kafkasya’da etnik temizlik harekatı devam etti ve adeta can pazarına dönüşen toplu sürgünler gerçekleşti. Bu ölüm kalım savaşında Çerkesler, artık Rusların yanı sıra göçün ağır şartlarına, açlığa, hastalığa, soygun ve talana karşı da savaş vermek zorunda kaldılar. Örneğin, 17 Ekim 1864’te Larnaka’dan (Kıbrıs) geçilen bir haberde sürgün mağdurlarının halleri şu şekilde tarif ediliyordu: “Halleri perişandı. Küçük üç gemi halinde 2718 kişiden sadece 1344’ü karaya çıktı; diğerleri ya ölmüş ya da ölüm döşeğinde gemilerde kalmışlardı. Hemen hemen hepsinin ölüm nedeni açlıktı. Hepsinin ayaklarında yaralar vardı; yaklaşık üç gündür hiç su içmemişlerdi. Yolcuların her gün 40 ile 50’si ölmüştü. Bu, karaya çıktıklarının dördüncü gününe kadar devam etti”. Yine “Çerkes mültecilerle tıka basa dolu bir buharlı gemi ise Larnaka’ya yaklaştırılmamıştı. Yüzen bir tabut gibi gözden yitip gitmişti Akdeniz’de. O gemideki 2100 Çerkes’in akıbetinin ne olduğu ise bugüne kadaröğrenilememişti r”. Larnaka Limanı’na yaklaştırılmayan Timova adlı gemi ise yolu değiştirilerek Antalya Limanı’na yönlendirilmişti”. Yani farklı doğal koşullar ve açlık ve hastalıklar yüzünden Çerkes göçmenler büyük zayiat verdiler. “Varna’ya gemiyle götürülen 940 kişiden 46’sı yolda vefat etmesi,” Kıbrıs Adasında Larnaka limanına varan üç küçük gemide 2100 kadar Çerkes’ten en en az üç yüz kişi 32 günlük yol süresince yaşamını yitirmesi örneklerden sadece bir ikisidir. Hatta Larnaka yetkilileri ve Fransız Konsolosu, hasta göçmenleri bulaşma korkusuyla kıyıya almak istemedi. Manzara gerçekten akıl almaz derecede vahimdi”.


İşte bütün bu yaşanan olaylar neticesinde Kafkasya, Kafkasya’nın gerçek sahipleri olan Çerkeslerden arındırılmıştır. Örneğin, “1864 yılından önce 1835’de Abhaz-Abazin (Abaza) nüfusu 128 bin 800 kişi olduğu”, “1857’de 144 bin 546 kişi olduğu söyleniyordu. Bunların 80 ile 94 bin arası nüfus güneydeki Abhazya’da yaşıyorken geri kalanları Kuzey Kafkasya’nın daha dağlık bölgelerinde yaşıyordu. Oysa, 1866 yılına gelindiğinde toplam nüfustan geriye kalan 79 bin 190 kişi olmuştur”. Yani, Kafkas-Rus savaşları neticesinde bu grubun % 50’si Kafkasya’da etnik temizliğe maruz kalmıştır. Büyük Çerkes sürgününden üç yıl sonra dahi Abhazya’daki Abazalar rahat bırakılmadı. “Rus askerleri Abaza köylerine geldi evleri yıktı, sürüleri, hayvanları ve öteki malları gasp edip götürdüler, Abazaların elinde ölmeyecek kadar bir şeyleri kaldı”.“

Aynı şekilde 1864 sürgününden önceki dönemlerde Adıgelerin nüfusu 1 milyondan fazla idi. Ama 1864 sürgününden sonra toplam 50 binden az kaldılar”. Bu nüfusun 418 bini sadece 1863-1864 yılları arasında yerlerinden edildiler”. “1858-1864 yılları arasında sadece Kuzeybatı Kafkasya’dan 398.955 kişi Osmanlı topraklarına göç ettirilmiştir. Bir tek yıl içerisinde, 1864’te 342.748 Adige yerlerinden olmuştur. 1865’te ise 106.795 Adige sürülmüştür”.


Bu denli yoğun göç karşısında Osmanlı devleti, gerek mali gerek ise organizasyon açısından hazırlıklı değildi. Hatta göçün büyüklüğü Rus ve Osmanlı yetkililerinin beklediğinden fazla oldu. Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zor şartlara ilave olarak yeni sıkıntıları beraberinde getirse de göç akınını; devletin göçleri kontrol altına alarak uygunsuzlukları önlemeye çalıştığı görülmekle birlikte, insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşer düşüncesiyle de kesin bir şekilde yasaklama yoluna gidilmemiştir. Çünkü böyle davranmak, insanlığa, devletin şanına ve halifenin bütün Müslümanların koruyucusu olduğu prensibine ters düşerdi”. Diğer yandan “bu göçlerin getirdiği iskan sorununu çözmek için ne yeterli finans ne de yönetim örgütünde uzman insan gücü vardı; bu nedenle kendi yörelerine gönderilen Çerkeslerin derdine derman olma işi yerel birimlere havale edildi”. Sonunda “İstanbul’a daha fazla göçmen gönderilmesi yasaklandı ve onların Anadolu’da tutulmasına karar verildi. Trabzon ve çevresinde 247.000’e yakın insan yerleştirildi. Bunların 19 bini öldü. Samsun ve çevresine 100 bin kişi yerleştirildi. Ölüm oranı yaklaşık günde 20 kişi idi. Tifüs salgını insanları kırıyordu”. Bu yüzden “İstanbul’a sokulmayıp Akdeniz’e doğru pas geçirilen iki gemiden bir Antalya Limanı’na demirleyip boşaltılırken, ikincisine izin verilmemiş ve tıka basa Çerkes sürgünlerinin dolu olduğu bu geminin akıbeti de kesinlik kazanamamıştır.

Kafkaslı göçmenlerin içine düştüğü bu zor durumlar bir sektörün yeniden canlanmasını da sağladı: “Osmanlı devleti köle ve cariye ticaretine hiçbir şekilde müdahale etmediği” gibi “Büyük Çerkes Sürgünü’nün başladığı 1860’lı yıllarda Trabzon ve Samsun’da Osmanlı Hükümetince geçici köle pazarları dahi kuruldu”. “İstanbul, Kahire ve hatta Tahran’a bile köle satılıyordu. Arzın yükselmesini sağlayan mağdur göçmenlerden ucuz fiyata, bazen sadece ekmek fiyatına köle alan yüzlerce fırsatçı ve köşedönücü tüccar büyük karlar sağladı. Tahmini rakamlara göre sadece 1863-1864 arasında 10 binden fazla köle satılmıştı”. Hatta “30 Ocak 1867’de Başvezirin, Padişaha gönderdiği bir yazıda ve 31 Mart 1867 ‘Arz Tezkeresi’nde bu sayının 150 bine ulaştığı anlaşılmaktadır”. Zaten kısa bir süre sonra “Çerkes kadınları ve çocuklarının satılması yasaklandı ve satışta bulunanlar akrabalarına iade edildi”.

Yüzyıllarca özgür yaşamış olan Çerkesler, Kafkas-Rus Savaşları sürecinde Rusların yayılmacı, zalim politikalarına karşı ulusal kurtuluş hareketi vermiş ve yenilmişlerdir. Çerkesler yalnızca savaşı değil, yerlerini ve yurtlarını da kaybetmişlerdir. Bu yüzden büyük çoğunluğu Türkiye’de olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaşamak zorunda bırakılan Çerkesler, bu süreç içerisinde her türlü milli kültürel değerlerini yitirerek, bir millet olarak tarih sahnesinden silinme tehlikesi ile de karşı karşıyadırlar. İçinde bulundukları bu durumun en önemli sebebi, işte bu yayılmacı Rus politikasıdır ve özellikle 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren şiddetlenen savaşlardır. Bu savaşlar sadece bir işgal hareketi olarak kalmadı, fakat gelişen süreç içinde bütün Kafkas halklarını toptan yok etme veya onların yaşam kaynaklarını kurutarak Çerkesleri ülkelerinden ayrılmaya zorlamak şeklini de aldı. Ayrıca “göçler, sadece askeri yenilginin sonucunda hemen düşünülmüş tedbirler değildi”. Çarlık Hükümetinin, önceden planlayıp uyguladığı holocaust/etnik temizleme harekatının bir, sonucudur. Bu süreçten farklı Kafkas halkları, farklı şekilde etkilenmişlerdir. Örneğin, sürgünler “Kuzeydoğu Kafkasya’yı fazla etkilemedi. Çünkü toplam nüfuslarına göre Dağıstanlılar ve Çeçen-İnguşlar’dan yer değiştirenler çok azdı. Halbuki, Çerkes ve Abazalar için sürgünler yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Bunlar nüfuslarının yaklaşık beşte dördünü kaybetmişler ve Kafkasya’da kalanlar dahi ovaya indirilmişlerdir.

Kayıt altında olan sürgün veya göçe zorlanmış Çerkeslerin miktarı hakkında hiçbir zaman gerçek sayı tespit edilememiştir. Çünkü birçok nüfus hareketi kayıt dışı gerçekleştiği gibi ölümlülük oranı da tespit edilememiştir. “Sayısı 10’dan fazla çıkış limanlarında düzenli bir kayıt tutulmaması ve bu limanlarda hiçbir bağlantının bulunmaması; yüksek oranlara varan ölümün kesin olarak bilinememesi, tutulan kayıtların ise belli bir yer ve zamanla sınırlı tutulması, kesin olan rakamların ise kamuya duyurulmasının engellenmesi gibi nedenlerden ötürü ‘Büyük Çerkes Sürgünü’nde Kuzey Kafkasya’dan çıkarılanların kesin sayısını gösteren tam güvenilir istatistikler yoktur”. Fakat buna rağmen bazı araştırmacılar yaklaşık belli bir sayı vermektedir. Bunların en azı 500 bin ve en çoğu ise 2-3 milyon arasında değişmektedir.

Sürgün edilen toplam nüfus hakkında iddia edilen farklı rakamlara rağmen şurası açıktır ki, gerçekler belgelenen rakamların çok üstündedir: “Tüm Kuzey Kafkasya’da kalan ve yer değiştirmeyen bütün Çerkeslerin sayısı 150 ile 200 bin dolayındadır”. 19. yüzyılın ilk yarısında yalnızca Kuzeybatı Adıgelerinin bir milyona yakın nüfusa sahip olduğu düşünülürse Kafkasya’da etnik temizleme harekatının ne kadar nüfusa mal olduğu anlaşılacaktır. Özellikle “Miladi 1864 ve daha sonraki tarihlerde Kafkas-Rus Savaşları neticesinde Kafkasya’dan 2 milyon 200 bin kişi yerlerinden edilmiştir; fakat, bunların 1 milyonu savaş esnasında, göç esnasında uğradıkları şiddet karşısında hayatını kaybetmiştir”.

“Bugünkü Rusya için değilse de Çarlık dönemindeki Rusya’nın, yani Rus Çarlığının katliam/soykırım bir yana Çerkesleri sürgün ettiğine dair bir karar almış/aldırılmış bile değil”

Konu düşünsel tarafından (26 Mayıs 2011 Saat 22:58 ) değiştirilmiştir.
düşünsel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 27 Mayıs 2011, 02:45   #3
Aktif Üye
 
suat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 29 Kasım 2008
Mesajlar: 7,796
Teşekkürler: 1,225
2,181 Mesajına 3,103 Kere Teşekkür Edildi
Standart

bu yazıda dikkatimi çeken bir kaç yan oldu bunlara değinmek isterim..

Müridizm hareketini sosyal sınıfsal temele göre açıklayan Peneşu’ya göre, “Adıge toplumunun feodalleşme sürecine müridizm denk düşmüştür. Müridizm daha ziyade Şapsığ, Abzekh ve Natuhaylar arasında yaygınlık kazandı”.
burası nedense marksist bir terminoloji temelli analiz yapmak gibi olmuş sanırım sovyet araştırmalarından sorgulanmadan aktarılmış..

adıge topluluklarının "feodalleşmesi" ne anlamda kullanılıyor net değil ama adıge toplulukları feodal bir düzene geçmemişlerdir.. kabile(soy) birliklerinden kabile konfederasyonu aşamasında kalmışlardır.. günümüzde bile.., bir "çekese" kimsin diye sorulduğunda.., önce adıgeyim der.. sonra kabarteyim der en son olarak da aile(soy) ismini belirtir.. örneğin şomenok der.. bu soylu bir ailenin tanımıdır..

yani adıge toplumu içindeki kabarteylerin içindeki soylular-köleler ayrımı vardır.. ama buna feodaliteye geçmek denilemez. buradaki köle tanımı bilinenden ç.ok farklıdır.. asya göçebe kavimlerindeki ak budun kara budun örneği gibidir..
feodalite..; avrupa temelli bakılırsa.. kabilelere ayrılmış ama bir konfederasyon altında birleşme olarak tanımlanmaz.. hatta rusyadaki gelişmeye bakıldığında da fark görülür.. moskova kiev derebeylikleri gibi değildir.. burada bir kent etrafında ona bağımlı kentlerden olışan bir sistem yoktur.. bu sistemde içindeki halk karmaşık olabilir ama moskova beyliği olarak tanımlanır.. bir kabile olarak değil.. oysa adıgelerde kabileler vardır.. soylu kabile üyeleri eşittir ve köle kabileler nezdinde nerede olursa olsun soylu olarak üstündür..

yine.., toplumsal yaşam biçimleri de feodalite ile açıklanamaz. genel olarak toplum bilimciler tarafından.., aristokrat kabileler demokratik kabileler oalarak tasniflemeleri yapılmıştır..
adıge kabileleri arasında bu anlamda çok yoğun çatışmalar isyanlar yaşanmıştır.. bu kabile aristokrasisi sistemine karşı çıkanlar olmuş yenbi soylar ve kabileler yaratmışlardır..
örneğin.., yazıda geçen.., Abzekh, Şapsığ, Natuhay ve Ubıh toplulukları ile Abazinler bunlardır.. ve yine yazıda geçtiği gibi rus işgaline en çok direnen bunlar olmuştur.. çünkü bu kabile aristokrasisini ruslar bozmamış özellikle aristokratik kabilelerle anlaşmıştır.. ama anlaşmaları sonucu işler rus kolonileşmesine dönünce.., savaşa bu aristokrat kabileler de katılmıştır.. sürgün döneminde ise yine kalanların çoğu bu aristokrat kabile içindeki ailelerdir..

müridizm söylemi yine sovyetlerden çıkmadır.. özellikle şey şamil hacı murat önderliği altındaki isyanlar sonrası dillendirilmiştir.. yazarda bunu işaret etmiş..
Hatta bazıları bu yorumu o kadar fazla abartmaktadır ki, güya “Rusları, Çarlık zamanında yapılan emperyalist savaşları bile haklı çıkarmak istercesine, Çerkes halklarının, gönüllü olarak Rusya’ya katılmak istediklerini fakat din adamları ile çıkarları bozulan feodallerin halkı kışkırtarak buna karşı çıktıklarını ve sonunda da Kafkas halklarını göçürdüklerini ileri sürmektedirler”. Hatta “müridizm hareketi, Çerkeslere göç fikrini benimsetmiş sonuçta göçün bu kadar boyutlara ulaşmasına neden olmuştur
bu isyanlar özellikle dagıstan bölgesinden çıkmadır.. şeyh şamil ve hacı murat kafkas halklarından değil.. türki kökenlidir.. iran osmanlı arasında yaratılan sunni yapılaşmanın uzantılarıdır.. ama asla dinsel bir yapılaşma temelinde olmamıştır bu anlamda "neyin" müridizmi demek gerekir.. dinsel anlamda etkili-yetkili bir imamın ardına düşen kabileler demek daha doğrudur.. zaten her iki isyanda tüm kafkasları saramamıştır.. hacı murat bir ara ruslarla anlaşmış saray kazak muhafı olarak gücü ile yer almıştır..


sürgün süreci ve öncesi .., aristokrat kabileler ile buna direnen demokratik kabileler arası çatışmalar ve ruslara direnişler temelinde ele alınmalıdır.. yine..,sürgünü sadece ruslar nezdinde ele almak da yanıltır.. sürgünü gönüllü kabül eden aileler çok azdır.. ve sürgün kararı osmanlı-rus anlaşması temelinde yapılmıştır.. aracı ülke ingilteredir.. taşıyıcı ve gözlemci ise ingiltere adına polonyalılardır.. masrafları ilginçtir rusya ve ingiltere beraber karşılamış osmanlıya vermiştir..

sürgün bu anlamda zorla yapılmıştır ve bu zor'un içinde osmanlı da vardır.. sonradan geri dönüşler ise yine osmanlı tarafından engellenmiştir.. sakaryada yerleşen ve köye ismini veren bir abhaz sülalesin resi reşit bey.. sonradan geri dönmek için müracat etmiş ama bunun karşılığında para istenmiştir.. çünkü sürgün anlaşmasında sürgün masrafları diye bir rakam mevcuttur.. bu para ödenir ise sürgünler geri dönebilirdi..

aynı uygulamayı abd ahıska türkleri için yapmıştır.. doğal gaz hattı sebebiyle önem kazanan ahıska(misket) bölgesinde bir eli olsun diye .. krasnador'a sürgün edilmiş ahıskalaıların yaşadığı olaylardan dalayı bir kısmı abd ye göçmen olarak alınmıştır..
gelenlere imzalatılan evrak ilginçtir.. burada 5 yıl kalmak zorundalar eğer bu 5 yıl içinde geri dönmek isteyen olursa 10.000 dolar ödemek zorundadır..

yine bu sürgünlerden bir kısmı balkanlara yerleştirilmiş ve buradaki pan slav ulusalcı ayaklanmalara karşı hamidiye alayları gibi kullanılmıştır.. ama kıyıcı olaylar yaşandığında avrupanın ve rusyanın itirazları sonrasında büyük bir kısmı osmanlıya getirilmiştir..

bu uygulama ingiltereden bağımsız değildi çünkü ingiltere o tarihlerde rusyanın.., osmanlı-balkanları üzerinde etkisinden rahatsızdı..

sunacağım bilgiler şimdilik bunlardır..
__________________
hoyratça kırdılar uzatılan zetin dalını
vurdular güvercinleri bir kuytuda..

Ey halkım..
Sen ki.., cehennem içinde yeşertin zeytin ağaçlarını şahin ile güvercini kader kardeşi yaptın..
bir tek..,
kızıl karanfiller anlamadı seni..,
çünkü çiçekçinin tezgahında duruyorlardı..
sende kızıl güllere yönel..
seni bekliyor pirler-hakiler-orhanlar-mazlumlar -mahsunlar
Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneş batmayan bir ada.
İstiyoruz…
suat isimli Üye şuanda  online konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Teşekkür Edenler
düşünsel (29 Mayıs 2011)
Cevapla

Etiketler
adi1864, bir, büyük, cerkes, soykirimin, surgunu


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Soykırımın Sermayesel Güncesi düşünsel Makaleler 0 05 Mayıs 2011 14:33
Soykırımın latincesi Temel Demirer Makaleler 0 17 Mart 2011 19:36
I. Enternasyonal Tüzüğü - 1864 BORGA Sosyalizm 0 15 Aralık 2010 03:01
Büyük Sır RomantiKomunist Şiirler 0 02 Aralık 2010 08:20
Kürtlerin İlk İstanbul sürgünü (15.yüzyıl) Amed_Dersim Kürt Tarihi 1 14 Ağustos 2009 00:01

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:27.

Forum Bilgileri Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright 2008 - 2012
Tema Düzenleme : Enternasyonal Forum

Bir forum sitesi olan Enternasyonal Forum sitemizde, forum kullanıcıları 5651 sayılı kanun'un ilgili maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı bazlı herhangi bir durumdan enternasyonalforum.net sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimlerde bulunmak için info@enternasyonalforum.net adresi ile iletişime geçebilirsiniz bu çerçevede, enternasyonalforum.net yönetimi en geç 10 iş günü içerisinde dönüş yapacaktır.