Türkiye’de kırda sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimi

#1
Türkiye’de kırda sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimi

Burak Gürel
Türkiye’deki sınıf mücadelelerinin dünü ve bugününe ışık tutmayı amaçlayan
herhangi bir araştırmanın tarım kesiminde yaşanan sınıfsal ayrışmaları ve mücadeleleri
görmezden gelme veya genel olarak kentlerde geçen bir anlatının dipnotu
olmaya mahkum etme lüksü yoktur. Bunun iki nedeni var. Birincisi, Türkiye kapitalizmi
bir dizi gelişmiş kapitalist ülkeden farklı olarak kırsal nüfusun ilk elden,
hızla tasfiye edilerek proleterleştirilmesi yoluyla gelişmemiştir. 1920’lerde ülke
nüfusunun yüzde sekseninin köylerde yaşadığı, 1980’lerin başına kadar kır nü-
fusunun kent nüfusundan fazla olduğu gerçeği bu tespiti doğrulamaktadır. Ülke
nüfusunun yarısından çoğunu hesaba katmadan yapılacak bir sınıfsal analizin eksik,
hatta yanlış olacağı aşikardır. Bununla birlikte, kırlara ve köylülüğe ilişkin
sınıfsal analizin önemi sadece bu istatistiki gerçeğe bakılarak anlaşılamaz. Esas
önemli olan sınıf mücadelelerinin tarihsel seyrini açıklayabilmektir. Marmara ve
Ege gibi nispeten gelişkin bir sanayiye ve kent nüfusuna sahip bölgelere ilişkin
çıkarılacak sonuçlarla 1990’lardaki zorunlu göç uygulamasına değin nüfusunun
ezici bölümü köylerde yaşayan ve tarımla uğraşan Kürt coğrafyası hakkındaki
sınıfsal analizin sonuçlarının aynı olması beklenemez. Bu farklılık yalnızca ekonomik
ve sosyal göstergelerdeki değişimi açıklamak için değil, siyasal mücadeledinamiklerinin kavranması bakımından da önemlidir. Örneğin Kürt ulusal sorununu
ve hareketlerini toprak sorununa, topraksız ve az topraklı köylüler ile büyük
toprak sahipleri arasındaki karmaşık ilişki ve çelişkilere ve Türk devletinin bu
sorunlar karşısındaki tutumuna bakmadan anlamak mümkün değildir.

Tarımsal dönüşümün ve kırlardaki sınıf mücadelesinin Kürt meselesi bağ-
lamındaki merkezi öneminin altını çizmek fakat orada durmamak gerekiyor.
Sungur Savran’ın Devrimci Marksizm’in elinizdeki sayısında yayımlanan yazı-
sında “yarı-proleterler” olarak tarif ettiği, elindeki toprakların tamamını kaybetmemekle
birlikte geçimini tamamen bu topraktan sağlayamayan ve dolayısıyla
emek gücünü kapitalistlere satarak proletarya saflarına katılan kesim, gerek imparatorluk
gerekse de cumhuriyet dönemindeki proletarya kitlesinin çok önemli
bir bölümünü oluşturmuştur. Dahası, bugün de elindeki toprağı geçimine yetmediği
için yılın belirli bir döneminde mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan ve ülke
proletaryasının en fazla sömürülen kesimleri arasında yer alan azımsanmayacak
bir kitle mevcuttur. İşçi sınıfını yalnızca kentlerde arayan bir yaklaşımın bu kesimlerin
mücadelelerini fark etme ve ona yön verme şansı yoktur. Sadece bu geniş
kesimin varlığı dahi kırlardaki gelişmelere, mücadele dinamiklerine yakından
bakmak için yeterli bir nedendir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, kır
nüfusunun çoğunluğunu oluşturan az topraklı, küçük köylü yığınlarının özellikle
1940’ların sonundan itibaren tarımın hızlı modernleşmesine bağlı olarak yaşadı-
ğı ayrışma, göç ve işçileşme süreçleri ile bu süreçlerin işçi hareketi ile devrimci
mücadelenin genel seyri ile ilişkisini araştırmanın ülkenin sınıf mücadelesi dinamiklerini
kavramanın ön şartı olduğu açıkça görülür.

Yukarıda sıralanan nedenlere bağlı olarak, bu yazının amacını Türkiye’de
köylülüğün tarihsel süreçte yaşadığı sınıfsal ayrışmaları ve buna bağlı olarak gelişen
sınıf mücadelelerini özetle incelemek olarak tarif edebiliriz. Kapitalizmin
kırlardaki gelişimi ve köylülüğün farklı sınıf ve katmanları ile kapitalist devletin
ilişkisi bu analizin merkezinde bulunuyor. Tarımın dönüşümünü ve kır temelli
sınıf mücadelelerini tarihsel gelişimi içinde özetle ele alacak bu yazı ilki teorik,
ikincisi tarihsel olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Marksist
teorinin tarım ve köylü sorunlarına ilişkin yaklaşımını kısaca inceleyeceğiz.
Yazının ana gövdesini oluşturan ikinci bölümde Osmanlı İmparatorluğu’nun son
döneminden günümüze değin gerçekleşen tarımsal dönüşümlerin ve sınıf mücadelelerinin
özet bir bilançosu çıkarılacak. Bu çerçevede, öncelikle 20. yüzyılın
başında köylülük içindeki temel sınıflar, büyük toprak sahiplerinin Kemalist iktidar
bloğu içindeki konumu, Türkiye’deki toprak reformu tartışmaları ve uygulamaları
ele alınacak. 1940’ların sonunda kapitalist dünya ekonomisinde oluşan
yeni işbölümü sonucunda Türkiye’ye biçilen role bağlı olarak gelişen tarımın
modernleştirilmesi sürecinde yaşanan sınıf mücadelelerine bakılacak. Tek-parti
iktidarından çok-partili döneme geçişin bu dönüşümlerle ilişkisine değinilecek.
Tarımın modernleşmesine bağlı olarak ortaya çıkan ve farklı tempolarda ilerleyen mülksüzleşme süreçleri, alt sınıfların buna verdiği tepkiler ve ortaya koydukları
farklı türdeki direniş yöntemleri, 1960’ların ikinci yarısından 1980’e kadar
devam eden düzen karşıtı politik hareketlerin bu direnişlerle olan etkileşimi ele
alınacak. 12 Eylül 1980’den günümüze değin neoliberal saldırının etkisiyle ciddi
değişimler geçiren tarım sektörünün durumunu ve kırlardaki sınıfların karşılıklı
konumunu ise bu yazıda ele almıyoruz. Bu konuyu derginin sonraki sayılarından
birinde ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Marksist teorinin tarıma ve köylülüğün içindeki sınıflara ilişkin genel yakla-
şımını iki genel başlıkta özetlemek mümkün: ilk birikim1
ve köylülüğün içindeki
sınıfsal ayrışma. Marx, Kapital’in birinci cildinde yer alan “ilk birikim” sürecine
ilişkin bölümde tarımda kapitalizmin gelişimi ile her türlü üretim aracından koparılmış,
geçimini sağlamak için emek gücünü kapitaliste satmaktan başka çaresi
bulunmayan işçi sınıfının oluşumu arasında dolaysız bir neden-sonuç ilişkisi kurar.
Marx’a göre, toprağın ve diğer tarımsal üretim araçlarının köylülere ait olduğu,
köylülerin kendi hesabına üretim yapabildiği koşullarda ücretli emekçiler
sınıfının oluşumu, sermaye birikimi ve bir bütün olarak kapitalist üretim biçimi
mevcut değildir.2
Marx’ın “sermayenin tarih-öncesi”3
ve “kapitalist üretim biçiminin
başlangıç noktası”4
olarak tarif ettiği “ilk birikim” sürecinde toprağından
ve diğer üretim araçlarından zorla koparılan, mülksüzleştirilen köylüler ya kırlarda
gelişen kapitalist tarım işletmelerinde ya da kentlerde kurulan fabrikalarda işçi
olarak çalışmak zorunda kalırlar. Köylülerin proleterleşmesi rızaya dayanan bir
süreç değildir. Tersine, ellerindeki üretim araçlarına tarım kapitalistleri ve zengin
köylülerce el konmasına karşı koyan geniş köylü kesimlerinin yüzyıllar boyunca
devam eden direnişi (genellikle) devletin uyguladığı şiddet sayesinde bastırılır
ve (üretim araçlarından koparılmak anlamında) “özgür” bir işçi sınıfı ancak bu
sürecin sonunda ortaya çıkar.

dip not:1 Marx’ın Kapital’in Almanca yayımlanan orijinal versiyonunda kullandığı, (ilk, orijinal birikim
anlamına gelen) “Ursprüngliche Akkumulation” teriminin İngilizceye hatalı biçimde “primitive
accumulation” (ilkel birikim) biçiminde çevrildiğini, İngilizce baskıyı esas alan Türkçe çevirinin
de bu nedenle “ilkel birikim” kavramını kullandığını kaydetmek gerekiyor. Kavram esas olarak
kapitalist üretimin başlamasını mümkün kılan ilk sermaye birikimini ifade ettiği için “ilkel birikim”
yerine “ilk birikim” kavramını kullanmak daha doğru görünüyor.
2 Karl Marx, Capital-A Critique of Political Economy, birinci cilt, New York: Vintage, 1977, s.
940.
3 a.g.e., s. 875, 928.
4 a.g.e., s. 873.


Marx, “ilk birikim” sürecini incelerken (Kapital’in diğer bölümlerinde olduğu
gibi) esas olarak İngiltere örneğinden yararlanmıştır. Bilindiği gibi, 15.yüzyılın sonlarından 18. yüzyılın sonuna kadar bu ülkede devam eden “çitleme
hareketi”nin sonucunda köylü nüfusunun büyük çoğunluğu tarlalarından zorla
çıkarılmıştır (buradaki “çitleme” sözcüğü tarlaların zengin çiftçilerce devletin
yardımıyla çevrilmesi, kapatılması anlamına geliyor). Bu tarlaların bir bölümü
birleştirilerek ücretli emek kullanan büyük kapitalist çiftliklere dönüştürülmüş,
geri kalanı da dönemin Britanya kapitalizminin motor gücü olan tekstil sektörü-
ne hammadde sağlamak üzere koyun yetiştirilen –ve özel kişilerin mülkiyetinde
bulunan- mera ve otlaklara tahsis edilmiştir. Üretim araçlarından tamamen kopartılan
yığınlar Britanya sanayisinin ucuz işgücü ihtiyacını karşılayan “özgür”
emekçiler sınıfını oluşturmuştur

Öte yandan, Marx’ın da altığı çizdiği gibi, İngiltere örneği bize yalnızca genel
bir resim verir. Köylülüğün mülksüzleşmesi süreci her yerde aynı hızla ilerlemez:
“Tarımsal üreticilerin, köylülerin mülksüzleştirilmeleri, topraktan ayrılmaları,
bütün bu sürecin temelidir. Bu mülksüzleştirmenin tarihi, farklı ülkelerde, farklı
yönler alır ve farklı evrelerini farklı sıralar izleyerek farklı dönemlerde tamamlarlar.
Yalnız örnek aldığımız İngiltere'de klasik biçimde görülür.”5
Azgelişmiş
kapitalist ülkeler bir yana bırakılsa bile, örneğin Fransa ve İsviçre gibi gelişmiş
kapitalist ülkelerde dahi köylülüğün topraktan kopması süreci İngiltere’ye benzer
biçimde işlememiştir. Bunu bu ülkelerde gerçekleşen burjuva devrimlerinin farklı
sonuçlarında açıkça gözlemlemek mümkündür. İngiltere’deki burjuva devrimi
köylülüğün mülksüzleştirilmesi ile paralel olarak gelişirken, Fransa’da burjuva
devrimi toprak reformu yoluyla küçük köylülüğün temellerini –en azından orta
vadede- güçlendirmiştir. Diğer kıta ve ülkelerde de köylülüğün mülksüzleşmesi
ve “özgür” işçi haline gelmesi bu bölgelerin dünya ekonomisine bağlanma biçimine
ve sınıf mücadelelerine bağlı olarak farklı tempolarda ilerlemiştir. Türkiye
örneğini tartışırken bu nokta özellikle akılda tutulmalıdır.

Marx’a dayanarak yaptığımız bu uyarı yalnızca bir zaman sorununa ilişkin
değildir. Tarımda kapitalizmin gelişimi ve küçük köylülüğün mülksüzleşmesi
dünya tarihsel bir eğilim olmakla birlikte, farklı ülkelerde ve hatta aynı ülkenin
farklı bölgelerinde çeşitli ve karmaşık sınıf oluşumlarına yol açar. Köylülüğün
sınıflara bölünmüşlüğü dünyanın pek çok yerinde saf haliyle büyük kapitalist
çiftçiler ile tarım proletaryası arasındaki net bölünmeden ibaret değildir. Tıpkı
kentlerde olduğu gibi, kırlarda da küçük ve orta burjuvazinin kapitalizmin gelişimine
bağlı olarak geçirdiği farklı türden ayrışmalar ile büyük bir yarı-proleter kitlesinin
varlığı hesaba katılmalıdır. Ek olarak, tüm bu ayrışma ve yeniden kurulma
dinamikleri tarihsel gelişimi içinde, değişim halinde anlaşılmalıdır.

Bu noktada, Marx’ın Kapital ve Komünist Partisi Manifestosu’nda ortaya
koyduğu genel çerçeveye getirilen eleştiriler ile Marksizmin tarım sorununa iliş-
kin yaklaşımına yönelik eleştiriler arasındaki benzerlik hatırlanmalıdır. Marx’a yöneltilen eleştirilerin büyük bölümü, ortaya koyduğu teorik yapıtın dünya çapındaki
genel değişim dinamiklerini tahlil ettiğini görmezden gelerek, tekil olguları
genel çerçeveyi yanlışlamak üzere kullanmaya çalışmakta birleşirler. Tarihsel
gelişme çizgisinin Marx’ın ortaya koyduğu çerçeveyi doğruladığı ortadayken,
küçük burjuvazinin ve orta sınıfların varlığını genel tablonun yanlışlığını kanıtlamak
için kullanırlar. Aynı şey Marksizmin tarım ve köylü sorununa yakla-
şımı için de geçerlidir. Tarım sektöründeki proleterleşme eğiliminin üzerinden
atlanarak, küçük aile işletmelerinin ve orta köylülüğün varlığının Lenin’in altını
çizdiği sınıf kutuplaşmasının gerçekleşmediğine kanıt olarak sunulması yaygın
bir alışkanlıktır. Oysa, Marx’ın metodunu takip eden Lenin, tarımda kapitalizmin
gelişimine ve sınıfların karşılıklı konumuna ilişkin genel eğilimi başarıyla
tasvir etmiştir. Üstelik, muarızlarının ileri sürdüğünün aksine, sınıf oluşumunun
çeşitliliğine ve karmaşıklığına da -Marx’ın bıraktığı bazı boşlukları da giderecek
şekilde- dikkat çekmiştir.

Lenin’in tarımda kapitalizme ilişkin görüşlerini oluştururken başvurduğu
temel kaynak Karl Kautsky’nin Tarım Sorunu (1899) başlıklı kitabıdır. Bu kitapla
ilgili değerlendirme yazısında Lenin, Kautsky’nin eserinin Kapital’in üçüncü
cildinden sonra yazılmış olan en önemli iktisadi çalışma olduğunu belirtmiştir.6
Kautsky, bu yapıtında Marx’ın konuya ilişkin tezlerini eleştirel bir temelde geliştirmeye
çalışır. İlk olarak, Marx’ın “köylülüğün proleterleşmesi”ne ilişkin
tezlerinin geçerliliğine dikkat çeker. Yalnızca “çitleme hareketi” türünden açık
mülksüzleştirme saldırılarıyla değil, yüksek vergiler, tefecilere borçlanma, büyük
kapitalist işletmelerin rekabeti gibi faktörlerin de etkisiyle küçük aile işletmeleri
proleterleşme basıncı altındadırlar. Kırsal nüfusun istikrarlı olarak azalması kü-
çük işletmelerin çözülmesinin ve proleterleşmenin bir sonucudur.7

Bununla birlikte, tarımsal dönüşümün, Marx’ın da işaret etmiş olduğu karmaşık
ve çeşitli niteliği tarım kesiminin saf biçimde büyük kapitalist işletmeler
ve tarım işçileri biçiminde bölünmesini engeller. Kautsky, büyük toprak sahiplerinin
küçük üreticileri tamamen mülksüzleştirmeyi kendi çıkarlarına uygun bulmadığına
dair çok sayıda örneğin bulunduğunu belirtir. Kendisine ait küçük bir
toprağı olmakla birlikte bu topraktan elde ettiği gelirle geçinemeyen köylüler, en
yakınlardaki kapitalist işletmelerde işçi olarak çalışırlar. Topraktan elde ettikleri
gelirin emek güçlerinin yeniden üretim masraflarının bir bölümünü karşılaması
ve bu anlamda bir tür ek gelir işlevi görmesi nedeniyle, bu kesim emek gücünü
tamamen mülksüzleşmiş emekçilere nazaran daha ucuza satar.8

Kısacası, kapitalistler köylünün ne olmasını ne de ölmesini isterler.

dip not:6 V.İ. Lenin, “Review of Karl Kautsky’s Book Die Agrarfrage,” Collected Works, cilt: 4 içinde,
Moskova: Foreign Languages Publishing House, 1960, s. 94.
7 Kautsky’nin köylülüğün proleterleşmesiyle ilgili tespitleri için bkz: Karl Kautsky, The Agrarian
Question, cilt: 1, Londra, Winchester, Mass: Zwan Publications, 1988, s. 13-19, 168-197.
8 Az topraklı köylülerin ek gelir elde etmek amacıyla işgücünü satması hakkında bkz: a.g.e., s.
179-197.


Elindeki toprakla geçinebilen köylü emek gücünü kapitaliste satma ihtiyacı
duymaz. Köylülerin tamamen mülksüzleştirilmesi ise emek gücünün yeniden
üretim masraflarının tamamını kapitalistin üzerine yükler ve sınıf mücadelesini
keskinleştirici bir etki yaratır. Öte yandan, kırsal bölgelerden kentlere doğru ya-
şanan göçün kontrol edilemez boyutlara ulaşması bu bölgelerde işgücü kıtlığı yaratabilir
ve işçi ücretlerini yükseltebilir. Bu nedenle, toprağa sınırlı erişimi olan,
istikrarlı bir ucuz emek gücü arzı sağlayan kitlelerin varlığı sadece büyük toprak
sahiplerinin değil, kırsal bölgelerin yakınında kurulan fabrikaların, irili ufaklı
üretim tesislerinin sahibi burjuvaların da çıkarlarına uygundur. Kautsky, tarım
ve sanayi burjuvazisinin baskısıyla çıkarılan pek çok yasanın köylülerin elinde
az miktarda toprak bulunmasını sağlamayı amaçladığını ve köylülerin tamamen
mülksüzleşerek yok olmasını önlediğini önemle vurgular. Sonuç olarak, tarımsal
yapıların kapitalizm altında dönüşümü bir yandan köylülüğün mülksüzleşmesine,
kentlere göç ederek proletaryanın saflarına katılmasına yol açarken, diğer yandan
kırlarda önemli oranda bir az topraklı köylü kitlesinin varlığına da izin verir ve
tarımdaki sınıf ilişkilerini karmaşıklaştırır. Türkiye gibi uzun müddet boyunca
topraktan tamamen kopmayan, fakat emek gücünü çeşitli yollardan satan büyük
bir emekçi kitlesinin bulunduğu bir ülkenin tarımındaki üretim ilişkilerinin anla-
şılması için Kautsky’nin bu saptaması özellikle dikkate alınmalıdır.

Marx ve Kautsky ile paralel biçimde, Lenin de meta ekonomisinin ve kapitalizmin
gelişimi sonucunda küçük üreticilerin üretim araçlarını yitirerek yoksullaşmasını
ve ücretli emekçi haline gelmesini dünya tarihsel bir eğilim olarak
niteler.9
Tarımla uğraşan nüfusun kent nüfusuna oranının sürekli biçimde azalmasını
kapitalist üretimin doğal bir sonucu olarak tarif eder.10 Bu durumu toplumun
burjuvazi ve proletarya olmak üzere iki ana sınıfa bölünmesi sürecinin bir ifadesi
olarak kavrar. Bununla birlikte, küçük tarım üreticilerinin kapitalist toplumların
neredeyse tamamında varlığını sürdürdüğünü de gözden kaçırmaz. Bunun nedenini
küçük üretimin üstünlüğünde değil, küçük çiftçi ailelerinin kendi tüketim
masraflarını mümkün olduğunca azaltabilme ve emek güçlerini çeşitli yollarla
ucuza satarak elde ettikleri ek gelirle ellerindekini koruyabilme kapasitesinde
aramak gerekir. Esas olarak Kautsky’den devraldığı bu temel tezleri özetledikten
sonra Rus tarımında üç ana sınıfın varlığına işaret eder. Meta ekonomisinin
ve kapitalizmin gelişimine paralel olarak zengin köylülerin daha yoğun biçimde
ücretli işçi kullanmaya yöneldiğini ve tarım burjuvazisine dönüştüğünü açıklar.
Kendi geçimine yeter derecede üretim yapabilen orta köylülüğün uzun vadede
gücünü yitirererek proletarya saflarına doğru itileceğini ileri sürer. Lenin, yoksul köylülüğü proletaryanın dışında, ondan tamamen farklı bir sınıf olarak tanımlamaz.
Tersine, proletarya ile iç içe geçmişliğine özel vurgu yapar. Bu kesimi kendi
içinde ikiye ayırır. Birinci grup üretim araçlarını tamamen yitirerek işçileşmiş
olan topraksız köylülerdir. Az miktarda toprağı geçimine yetmeyen ve emek gü-
cünü satmak zorunda kalanlar ikinci grubu oluşturur.

9 Lenin, The Development of Capitalism in Russia, Moskova: Progress Publishers, 1974, s. 68,
69.
10 a.g.e., s. 40, 41


İşçi-köylü ittifakı sorununda devrimci ve reformist tutum

Kautsky ve Lenin’in buraya kadar özetlenen temel tezleri, tarımda kapitalizm
ve sınıflar konusunda genel olarak benzer görüşleri savunduklarını gösteriyor.11
Ancak ekonomik koşulların analizindeki bu benzerlik buradan çıkarılması
gereken politik sonuçlar konusuna gelindiğinde yerini açık bir zıtlığa bırakmıştır.
İkinci Enternasyonal’in evrimci-ilerlemeci yaklaşımına uygun biçimde, kapitalizmin
tarım sorununu köylüleri işçileştirerek zaten çözmekte olduğunu ileri
süren Kautsky, dönemin sosyal demokrat partilerinin yoksul köylülerin toprak
taleplerine sahip çıkarak bu süreci durdurmaması gerektiği görüşünü özellikle de
üyesi olduğu Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde yaşanan tartışmalar sırasında
ısrarla savunmuştur. Kautsky’nin aşamacı yaklaşımına göre, “sosyal gelişme proletaryanın
ve Sosyal Demokrasinin çıkarlarından üstün”dü.12 Proletarya partisi,
yoksul köylülükle ittifak kurmanın yollarını aramak yerine kapitalizmin yeterince
olgunlaşmasını, köylüleri işçileştirmesini beklemeliydi. Köylülerin büyük toprak
sahiplerine ve devlete karşı giriştikleri mücadelelere işçi hareketinin müdahale
etmesine gerek yoktu. Kautsky’ye göre, proletarya partileri köylülüğü devrim
uğruna seferber etmeye çalışmamalı, en fazlasından onları tarafsızlaştırmaya uğ-
raşmalıydı. Daha sonraları, bu evrimci, apolitik konumunu daha da derinleştirdi.
1909’da köylülerin milliyetçi, sağcı partilere destek verdiğini söyleyerek, onların
giderek “proletaryanın en şiddetli düşmanı” haline geldiğini, “gerici bir yığın”a
dönüştüğünü yazdı.13 Alman sosyal demokrat hareketinin tamamen sırtını döndüğü,
kapitalizmin kendilerini daha da mülksüzleştirerek tasfiye edeceği günü
beklemelerini salık verdiği köylülüğün burjuva siyasetlerinin peşinden gitmesi
Kautsky’yi öfkelendiriyordu! Alman partisinin köylülüğün karşı-devrimci akımların
arkasına düşmesindeki açık sorumluluğunu fark etmek bir yana, proletaryanın
köylülükle ittifak kurmaması gerektiği tezinde ısrar etti. Dahası, Alman
partisinin sol kanadını oluşturan ve daha sonra Spartakistler Birliği’ni kuran Rosa
Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi devrimciler de yoksul köylülüğü ittifak siyasetinin
tamamen dışında bırakan bu yaklaşıma ciddi biçimde karşı çıkmadılar.14
Özetle söylemek gerekirse, Kautsky ve Alman sosyal demokrasisi tarımda kapitalizmin
gelişimi ve sınıfsal çelişkilerin keskinleşmesi konusundaki teorik tespitlerden
yola çıkarak köylülük sorununun çözümünü kapitalizme havale eden,
işçi-köylü ittifakını reddeden bir politik tutuma savruldular. Kautsky’nin temsil
ettiği siyasi akımın yalnızca köylülüğü değil, işçi sınıfının kendisini de devrim
için seferber etmeye niyeti olmadığı kısa zaman sonra ortaya çıkacaktı.

11. Orta ve yoksul köylülüğün kapitalist ekonomideki konumu ve geleceği ile sosyalist inşadaki
yerine ilişkin olarak Marksistlerin gerek kendi aralarında, gerekse de A.V. Çayanov gibi popülist
tarım ekonomistleri ile yaptıkları teorik tartışmaların pratiğe ilişkin önemli sonuçları olmuştur. Bu
tartışmaların taraflarının ileri sürdükleri argümanların güçlü ve zayıf yanlarının incelenmesi yazıyı
gereksiz ölçüde uzatacağı için bu konuyu burada ele almayacağız.
12 Hamza Alavi, Teodor Shanin, “Introduction to the English Edition: Peasantry and Capitalism,”
Kautsky, The Agrarian Question, cilt: 1 içinde, s. xvii.
13 a.g.e., s. xxviii.


Öte yandan, tarımsal yapılar ve köylülük konusunda Kautsky’ye benzer tezler
savunan Lenin, bu tezlerden Kautsky’yle taban tabana zıt politik sonuçlar
çıkarmıştır. Lenin’e göre, köylülük içindeki sınıf çelişkilerinin artıyor oluşu, komünistlerin
“devrimci köylü hareketinin derin kaynakları”nı fark etmesini sağlamalıydı.
Yaklaşan devrimci süreçte köylülüğün içinde biri proleter diğeri mülk
sahibi/burjuva olmak üzere iki kanat ortaya çıkacaktı. Ekonomik temelleri olan
bu ayrışma nihai aşamasına devrimci proletarya ile karşı-devrimci burjuvazi arasındaki
hesaplaşma sırasında ulaşacak, proletaryanın öncüsü orta ve yoksul köylülüğü
yanına çekecek politik müdahaleleri yapabildiği ölçüde bu geniş kesimi
devrim uğruna seferber edebilecekti. Lenin, Rusya’daki serflik kalıntılarının iki
farklı şekilde aşılabileceğini öngörüyordu: ya Almanya’daki Junkerler gibi Rus
büyük toprak sahipleri de kendilerini başarıyla tarım kapitalistlerine dönüştürecek
ya da devrimci proletarya ile köylülüğün ittifakı serflik kalıntılarını devrim
yoluyla aşacaktı.15 Köylülerin devrimde proletaryanın yanında yer almasının öncelikli
koşulu onların toprak taleplerine cevap vermekti. Bu nedenle, ilk aşamada
toprak dağılımı ile köylülük proletaryanın yanına çekilmeli, her türlü mülk sahipliğinin
aşılmasına yönelik sosyalist inşa faaliyeti adım adım gündeme getirilmeliydi.
Görüldüğü gibi, tarımda kapitalizme ilişkin benzer ekonomik tahliller
bir yandan Kautsky ve Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından reformizmi ve
pasifizmi meşrulaştırmak için kullanılırken, Lenin ve Bolşevik Partisi için köylü-
lüğe yönelik olarak aktif ve devrimci bir siyasal doğrultu izlemeye yarayan teorik
bir kaynak işlevini görmüştür. Bu yazının Türkiye siyasal tarihinde köylülüğün
yerinin tartışılmasına hasredilen sonraki bölümleri, Lenin’in temsil ettiği hattın
tarihsel ve güncel politik önemi üzerine düşünmeye katkı sunmayı amaçlamaktadır.

14 a.g.e., s. xxx.
15 Lenin, The Development.., s. 32, 33.
 
#2
Osmanlı’nın son döneminde tarımda birikim dinamikleri ve sınıflar

Bu bölümde, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut sınırları içinde gerçekleşen
tarımsal dönüşümlerin Osmanlı mirası ile olan bağlantısını kısaca inceleyeceğiz.

Bu nedenle, bu yazının konusunun dışında kalan, birinci emperyalist paylaşım
savaşının öncesine kadar Osmanlı topraklarının çoğunluğunu oluşturan Balkan
ve Arap bölgelerindeki tarımsal dönüşüm ve sınıf ilişkilerini burada ele almayacağız.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tarımsal yapılar ve sınıf ilişkileri hakkında
birbirinin zıddı iki yaklaşım ortaya çıkmıştır. Türkiye solunun pek çok akımının
da paylaştığı ilk yaklaşım, Osmanlı tarımını ağırlıklı olarak toprak ağaları ile topraksız
köylülerin mücadelelerinin tarihi olarak okur. Bağımsız köylü üretiminin
varlığı ile küçük köylülüğün büyük toprak sahipleri ve devletle kurduğu karma-
şık ilişkileri bu yaklaşımın içinde bulmak neredeyse imkansızdır. Bu çerçevede,
cumhuriyet dönemindeki sınıf ilişkileri de bütünüyle mülksüzleştirilmiş köylülük
ile toprak ağaları arasında geçen mücadelelere indirgenir. Diğer yaklaşım ise 19.
yüzyılın ortalarından önce imparatorlukta özel mülkiyet hakkını güvence altına
alan yasal bir çerçeve olmadığı ve tüm topraklar yasal olarak devlete ait oldu-
ğu için sınıfsal ayrışmanın yaşanmadığını iddia eder. Kendi otoritesinin yerel
güçlerce sarsılmasından endişe eden merkezi devletin her fırsatta yerel toprak
ağalarının gücünü kırdığını, hatta köylüleri ağaların baskısına karşı koruduğunu
ileri sürer. Bu yaklaşıma göre, Osmanlı-Türkiye tarımının tarihini –bazı istisnai
dönemler ile Kürt coğrafyası dışarıda bırakıldığında- küçük ve bağımsız
köylülerin mülksüzleşme basıncı hissetmeden varlıklarını devam ettirebildikleri,
büyük toprak sahipliğinin gelişmediği, alt ve üst sınıflar arasında kutuplaşmanın
yaşanmadığı bir dönem olarak ele almak mümkündür. Her iki yaklaşım da
tablonun bütününü yansıtamadığı ölçüde eksiktir. Eksik parçalardan yola çıkarak
genelleme yapmakta ısrar ettikleri ölçüde de somut tarihsel gerçeği kavramaktan
uzaktırlar. Osmanlı-Türkiye tarımının daha yetkin bir tasvirini yapabilmek
için varolan tarımsal yapıların ve sınıfların çeşitliliğine, bölgesel farklılıklara ve
köylülüğün içindeki sınıfların devletle kurduğu farklı türden ilişkilere yakından
bakmak gerekiyor.

Osmanlı tarımı incelenirken fark edilmesi gereken ilk nokta tamamen yasal
çerçeveye, mülkiyet haklarına odaklanan bir bakış açısının sınıfsal farklılaşma
dinamiklerini kavrayamayacağıdır. Tapu kaydına rastlamadığı yerlerde sınıfları
ve sınıf mücadelesini göremeyen bir yaklaşım, topraktaki mülkiyet hakkını yasal
güvenceye kavuşturan 1858 Arazi Kanunnamesi’nin öncesinde tarımsal alanda
sınıflar yerine sadece devlet ve –homojen bir topluluk olarak tarif ettiği- köylüleri
görmeye eğilimlidir. Oysa toprakta özel mülkiyet hakkının bulunmadığı
bir dönem olarak tarif edilen 16. ve 17. yüzyıllarda büyük toprak sahiplerinin
varlığı ile fiilen kontrol ettikleri toprakları özel mülk edinme konusundaki çabaları
biliniyor. Bu dönemde devletin ve mültezimlerin16 köylülere yükledikleri ağır

16 Devletten vergi toplama hakkını satın alan nüfuzlu kişiler.



vergilerin yanı sıra, büyük toprak sahiplerinin “yasal olmayan” yollarla köylülerin
kendi başlarına işlediği toprakları kendi mülkleri haline getirme gayretlerine
karşı ciddi direniş ve isyanlar da yaşanmıştır.117 Kısacası, toprakta özel mülkiyete
izin veren bir yasal çerçevenin bulunmadığı dönemlerde dahi yerel ve merkezi
devlet otoriteleriyle ilişkileri sağlam olan büyük toprak sahipleri, bir yolunu bulup
topraklarını sürekli olarak genişletmeyi başarmıştır.18 Toprakta özel mülkiyet
hakkını tanıyan 1858 Arazi Kanunnamesi’nin kabul edilmesi ve sonraki dönemlerde
konuyla ilgili çıkarılan pek çok yasa, var olan durumu yasal çerçeveye kavuşturmuş
ve mülk edinme/mülksüzleştirme süreçlerine ivme kazandırmıştır. Bu
belirlemeyi yaptıktan sonra, Osmanlının son döneminde tarımdaki sınıfları incelemeye
geçebiliriz. Lenin’in Çarlık Rusya’sına ilişkin yaptığı sınıflamaya uygun
biçimde, son dönem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki köylülüğün üst, orta ve alt
sınıflar biçimindeki bölünmüşlüğünü kısaca ele alacağız.

Osmanlı döneminde tarımsal yapı ve sınıf mücadelesi

Osmanlı döneminde büyük toprak mülkiyeti farklı bölgelerde farklı biçimlerde
yerleşmiştir. Kürt bölgesindeki büyük toprak sahipliğinin arka planı çok
daha eskilere gitmekle birlikte, cumhuriyete devredilen mirasın kökleri Osmanlı
ile Safevi devleti arasındaki mücadelenin zirveye ulaştığı 16. yüzyılın başlarında
aranmalıdır. Safevi devletiyle olan sınır bölgesinde yer alması nedeniyle askeri/stratejik
bakımdan büyük öneme sahip olan Kürt bölgesi, Osmanlı merkezi
devletinin sürekli biçimde kontrol etmekte zorlandığı bir coğrafyada bulunuyordu.
Osmanlı devleti, buradaki Kürt aşiretlerinin desteğini alabilmek için bölgeye
geniş bir otonomi tanımak zorundaydı. Bu çerçevede, Kürt aşiretlerine askeri hizmet
karşılığında bölgedeki toprakları kontrol etme hakkı tanındı. Anadolu’daki
tımar sahiplerinin aksine, Kürt aşiret liderleri topraklarına devlet tarafından el
konulmasından endişe etmeden hakimiyetlerini tesis edebildiler. Osmanlı devletinin
askeri gücünün ve eyaletlerini kontrol edebilme kapasitesinin azalmasına
paralel olarak kendi konumlarını sağlamlaştırdılar. Bölgedeki sınıf farklılaşması
ağalar ile onların yanında ortakçı, yarıcı vb. olarak çalışan köylüler arasındaydı.
Ücretli emek kullanımı oldukça azdı. Bölgenin dünya pazarı ile bağlantısı da çok
sınırlıydı. Bölgede tarımın ticarileşmesi ve kapitalist üretim ilişkilerine geçilmesi
uzun bir döneme yayıldı

17 Rifa’at Ali Abou-El-Haj, Formation of the Modern State-The Ottoman Empire Sixteenth to
Eighteenth Centuries, Albany: State University of New York Press, 1991, s. 18, 41.
18 Yücel Terzibaşoğlu, “Landlords, Refugees, and Nomads: Struggle for Land Around LateNineteenth
Century Ayvalık,” New Perspectives on Turkey, sayı: 24, Bahar 2001, s. 79, 80.


Çukurova’da büyük toprak mülkiyetinin kuruluşu daha geç bir döneme rastlar.
19. yüzyıla değin bu bölgenin büyük bölümü bataklıktı ve insan yerleşimi oldukça
sınırlıydı. 19. yüzyılın başında Çukurova’nın pamuk tarımına oldukça elverişli olduğunun keşfedilmesinin ardından bölgenin kaderi değişti.19 Mısır’daki
pamuk üretiminin başarısını örnek alan Osmanlı devleti, bataklıkların kurutulmasını
ve çevredeki göçebe aşiretlerin bu topraklara yerleşmeye zorlanmasını sağ-
layarak pamuk üretimine elverişli koşulları hazırladı. Mersin’in bölgede yetişen
pamuğu dünya pazarlarına taşıyan bir liman kenti olarak ortaya çıkması tarımın
dünya pazarına açılarak tamamen ticarileşmesini kolaylaştırdı. Bu gelişmelerin
sonucunda 19. yüzyılın başında insan yerleşimine kapalı bir bataklık arazisinden
oluşan Çukurova, yüzyılın sonuna gelindiğinde dönemin en modern tarım tekniklerinin
kullanıldığı, dünya pazarına tamamen entegre olmuş bir üretim merkezi
haline geldi. Daha önceleri küçük köylülüğün bulunduğu bir bölge olmadığından
burada büyük topraklı işletmeler daha hızlı ve kolay kurulabildi. Yerel ve merkezi
otoritelerle ilişkileri iyi olan çevreler topraklara hızla el koydu. Aynı şekilde,
imparatorluğun dünya ekonomisiyle olan bağlantısında kilit rol oynayan gayrimüslim
ticaret burjuvazisi, özellikle de Ermeniler Çukurova’da oldukça geniş
araziler satın aldı. Göçebe aşiretlerinin yerleşik hale getirilmesi işgücü arzı problemini
çözmeyi amaçlayan bir önlemdi. Pamuk üretimi kısa dönemli ve yoğun
emek kullanımına dayandığından Kürt bölgelerinden ve Suriye’den yılın belirli
dönemlerinde bölgeye gelen binlerce tarım emekçisi bölgedeki sınıf oluşumunun
ayrılmaz bir parçası haline geldi. Büyük topraklı işletmelere dayanan kapitalist
tarım bu temelde gelişti.

Yukarıda anılan iki bölge, emek kullanımı ve pazarla olan ilişkileri bakımından
oldukça farklı özelliklere sahip olmakla birlikte, her ikisinde de ana sınıfsal
çelişki büyük toprak sahipleri ile toprağa erişimi oldukça sınırlı olan yoksul köylüler
arasındaydı. Kendine ait tarlasında geçimlik tarım yapan, bağımsız köylü
tipi bu bölgelerdeki üreticilerin oldukça küçük bir kısmını oluşturuyordu. Oysa
diğer tüm bölgelerde geçimlik miktarda üretim yapan köylülüğün ciddi tarihsel
temelleri vardı. Bununla birlikte, büyük topraklı işletmeleri buralarda da gözlemlemek
mümkündür. Osmanlı döneminde bu karmaşık yapının en açık gözlemlendiği
yerin Ege bölgesi olduğu söylenebilir. Karaosmanoğlu ailesi gibi geniş
topraklara sahip ailelerin bu bölgede oldukça köklü bir geçmişi bulunuyordu.
Öte yandan, bölgedeki alt sınıflar topraktan koparılmış, tamamen işçileşmiş proleterlerden
değil, kendine ait toprağı bulunmakla birlikte bu topraklarda ortakçı,
yarıcı vb. olarak çalışıp (ücret yerine, ürünün bir bölümünü, çoğunlukla yarısını
alarak) ek gelir elde eden ailelerden oluşuyordu. Ek olarak, büyük toprak sahibi
ile bağları zayıf, daha bağımsız konumda olan bir üreticiler kitlesi de mevcuttu.
Bu yapının varlığı, Türkiye’deki küçük köylülüğün tarihsel temellerini görmezden
gelen, konuyu basitçe topraksız köylüler ile ağalar arasındaki çelişkiye indirgeyen
ve buradan kalkarak siyasal strateji öneren sol tezlerin geçersizliğini kanıtlıyor.

19 Bölgenin kısa bir süre için Mısır’daki devasa pamuk plantasyonlarının temelini atan Kavalalı
ailesinin hakimiyetinde kalması bu gelişmenin nedenlerinden biridir


Britanya emperyalizminin 19. yüzyılda Ege bölgesinde tarıma yaptığı devasa
yatırımların kaderine bakarak küçük ve orta köylülük olgusunun önemini daha iyi
anlayabiliriz. Osmanlı devletinin 19. yüzyılın ortalarından başlayarak, neredeyse
ara vermeden çok sayıda savaşa girmesi, ülkenin pek çok bölgesinde olduğu
gibi, Aydın vilayetinde de çalışabilecek olan genç erkek nüfusun kitleler halinde
askere alınmasına neden oluyordu. Bu durum, Karaosmanoğlu ailesi gibi büyük
toprak sahibi ailelerin tarlalarında çalışan köylülerin sayısında büyük bir düşüşe
yol açtı. Makinalaşmanın ve modern üretim yöntemlerinin neredeyse hiç var olmadığı
koşullarda işgücü arzında yaşanan bu daralma, üretimi ve gelirleri azalttı.
Bu durumda toprak ağalarının önünde iki seçenek vardı: ya “köylüleri toprağa
bağlayan ortakçılık, yarıcılık veya kiracılık anlaşmalarını feshetmek ve toprağın
sahibi tarafından doğrudan işlenmesini sağlamak yöntemi”ni deneyeceklerdi, ya
da topraklarının işlenmeyen bölümlerini satışa çıkaracaklardı. İkinci yöntemi tercih
ederek topraklarını satışa çıkardılar. Dönemin en önemli liman kentlerinden
biri olan İzmir’de yoğun faaliyet gösteren İngiliz kapitalistlerine topraklarını satın
almaları teklifinde bulundular. Bu teklifleri ilk başta kârlı bulmayıp reddeden
İngiliz kapitalistleri, Aydın demiryolunun tamamlanmasından sonra kararlarını
değiştirerek toprak satın almaya başladılar.20 Böylece Osmanlı-Türkiye tarihinin
–Çukurova ile birlikte- en geniş çaplı kapitalist tarıma geçiş hamlesi başlatıldı.
1868’de İzmir çevresindeki tarım arazilerinin üçte biri İngiliz kapitalistlerinin
elinde bulunuyordu, 1890’lara gelindiğinde satın aldıkları toprakların genişliği
2.400.000 ile 2.800.000 dönüm arasındaydı.21

İngiliz burjuvaları, bu devasa yatırımı yaparken büyük çiftlikler kurmayı ve
demiryolu sayesinde iyileşen ulaşım olanaklarından da yararlanarak ürünü İzmir
limanına ve oradan da dünya pazarlarına kolay ve ucuz biçimde nakletmeyi planlıyorlardı.
Tabii bunu yapabilmek için ucuza çalışacak emekçi bulmaları gerekiyordu
ve en büyük zorluğu da bu konuda yaşadılar. Bu kadar geniş topraklarda
çalışacak emekçi bulamadıkları ve üretim biçimini dönüştürecek adımları derhal
atamadıkları için köylülerle ortakçılık ve yarıcılık anlaşmaları yapmaya başladı-
lar. Köylülere angarya uygulamasını dayatma girişimleri ise başarısız oldu:

Karaosmanoğlu Hüseyin Efendi topraklarından bir bölümünü J.B. Paterson’a
sattığı zaman köylülerin her yıl altı gün toprak sahibi hesabına çalışması gerektiğinin
bir gelenek olduğunu da söylemişti. Buna göre her köylü ailesi bir
çift öküz ile iki gün tarla sürmek, iki gün tohum serpmek ve iki gün de hasat
yapmak zorunda idi. Paterson köylülerden bu görevleri yerine getirmelerini istediği
zaman köylüler “toprak sahibi gavur olduğu zaman angarya ile yükümlü
olmadıklarını” ileri sürerek Paterson’un isteğini reddettiler. Rum asıllı İngiliz
vatandaşı D. Baltazzi’nin aynı yönde istekleri de köylüler tarafından aynı gerekçe
ile reddedildiği zaman Baltazzi durumunu kurtarmak için “köylülere iyilik
olsun diye angarya geleneğine son verdiğini” açıkladı.22


Angaryanın kaldırılması ile sonuçlanan bu örnek olay iki olguyu kanıtlıyor.
Birincisi, köylülerin büyük bölümü kendi tarlalarında geçimlik üretim yapıyor ve
yalnızca yılın altı günü Karaosmanoğlu ailesi hesabına çalışıyordu. Bağımlılık
ilişkisinin sınırı buydu. Topraklarını tamamen yitirip bütünüyle ağalara bağlanmış
köylü tipi burada yaygın değildi. İkincisi, mülklerini kaybetmemiş olmaları
sayesinde küçük ve orta köylüler kendi konumlarını daha etkili olarak savunabiliyorlardı.
Bu durumun küçük ve orta köylülüğün yaygın olduğu diğer bölgeler
için de genel olarak geçerli olduğunu söylemek mümkün.

Bununla bağlantılı diğer bir olgu ise işgücü kıtlığının yaşandığı koşullarda
köylüleri zorla topraklarından kovmadan ucuz işgücü sağlamanın imkansızlığı-
dır. Bu gerçeğin farkında olan Britanya kapitalistleri köylüleri topraklarından atmak
için çeşitli yollar denediler. 1883’te Söke ve Nazilli’de köylüler bazı İngiliz
çiftliklerini işgal ederek direndiler. 1895’te devasa Baltazzi çiftliğini işgal eden
köylüler üzerlerine gönderilen iki yüz silahlı zaptiyeye karşı üç hafta direndiler,
“sonunda yenildiklerini anlayınca, kendilerini atalarından kalan topraklardan atan
kişiye karşı yapabilecekleri son şeyi yaptılar ve çiftlikte yanabilecek her şeyi, evleri,
ağılları, ahırları, makineleri ve ürünleri ateşe verdiler. Madam Baltazzi’nin
hesaplarına göre yangın sonucu ve işgal sırasında çiftlik 56.000 sterlinlik zarar
gördü.”23

20 Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, İstanbul: Bilim Yayınları, 1974, s. 96, 100 (Bu
çalışma, Mart 2008’de Yordam Kitap tarafından yeniden yayımlandı).
21 a.g.e., s. 101, 103.
22 a.g.e., s. 103, 104.
23 a.g.e., s. 107, 108


Bölgede yaşanan toprak mücadelelerinin sertliği Britanya kapitalistlerinin
ucuz işgücü sağlayacak emekçi kitlesi yaratma planlarını başarısızlığa uğrattı.
Bu başarısızlık, köylüleri çiftliklerde çalışmaya ikna etmek isteyen burjuvaları
yüksek ücretler ödemeye zorladı. 1856’da bölgedeki tarım işçilerinin ortalama
ücreti 1 şilin iken, 1863’e gelindiğinde bu rakam İzmir çevresinde 2 şiline, diğer
yerlerde 1 şilin 6 peniye yükseldi, 1878’de ortalama işçi ücreti 1 şilin 8 peniydi.24
Konuyla ilgili bir araştırma zorla mülksüzleştirmenin başarısızlığa uğradığı
koşullarda, işgücü kıtlığı ile yüksek ücretler arasında ortaya çıkan yakın ilişkinin
boyutlarına şöyle dikkat çekiyor:

İşgücü kıtlığının Türk toprak sahiplerini büyük güçlüklere uğrattığı devirlerde
bile, İngilizler ödedikleri yüksek ücretler sayesinde işçi bulmakta zorluk çekmediler.
İngilizlerin yanında çalışanların kazandığı yüksek ücretler masal gibi
dilden dile dolaşıyor ve bölgenin en doğu ucu olan Yalvaç’tan bile İngiliz çiftliklerine işçi akması sonucunu doğuruyordu. Bu mevsimlik işçiler ürünlerin
erken olgunlaştığı kıyı şeridindeki çiftliklerden başlayarak içerlere doğru gidiyorlar
ve her çiftlikte ortalama 15 gün çalışarak sonbahara doğru Yalvaç dolaylarına
varmış oluyorlardı. 1868 yılında mevsimlik işçi kıtlığının en yüksek
düzeye çıkması sonucu birçok ürün gibi incirlerin bile ağaç üzerinde çürümeye
bırakıldığı bir zamanda İngilizler işçi sıkıntısı çekmediler. Yirminci yüzyılın ilk
yıllarında İngilizlerin ödediği ücretlerin 3 şilin gibi yüksek bir düzeyde oldu-
ğunu görüyoruz. 1911 yılında tütün toplama ve dizme işinde çalışacak işçilere
ödedikleri ücret ise 6 şilindi ve o zamana kadar bölgede hiçbir gündelikçi işçi
bu kadar yüksek ücret almamıştı.25


Yaygın mülksüzleşmeyi önleyen köylü direnişlerinin tarım burjuvazisi karşı-
sında yarı proleterlerin pazarlık gücünü büyük ölçüde arttırdığını gösteren bu çarpıcı
örneğin altı özellikle çizilmelidir. Bu durumun sonucunda, kârları düşen Ege
bölgesindeki kapitalist çiftliklerin büyük çoğunluğu 19. yüzyılın sonunda krizden
kurtulamayarak üretime son verdi. Böylelikle Çukurova’da başarılı olan büyük
kapitalist çiftlikler, yoğun sınıf mücadelesinin etkisiyle Ege bölgesinde başarısız
oldu.26 Bu iki bölgenin deneyimi karşılaştırıldığında, Çukurova’daki tarım sektö-
rünün kurulmasından önce bölgede insan yerleşimi ve küçük köylü mülkiyetinin
bulunmamasının büyük topraklı kapitalist işletmelerin (devletin emek arzı yaratma
konusundaki yardımı sayesinde) en baştan kurulabilmesini kolaylaştırdığını,
bu koşulların bulunmadığı (ve devletin işgücü arzı sorununu mülksüzleştirme yoluyla
çözemediği) Ege bölgesinde ise büyük kapitalist çiftliklerin gelişiminin ciddi
engellerle karşılaştığını göstermektedir. Kürt bölgesi ve Çukurova haricindeki
diğer bölgelerde de bu sınırların farklı oranlarda var olduğu söylenebilir.
Yukarıda üç bölge örneği üzerinden yapılan değerlendirmenin ortaya koydu-
ğu sonuçları kısaca özetleyelim. Birincisi, büyük toprak sahipleri ile az topraklı
veya topraksız köylüler arasındaki çelişki Kürt coğrafyasında ve Çukurova’da
belirgindir. İlkinde ücretli emek yerine ortakçılık ve yarıcılık ilişkisi sömürünün
biçimini belirlerken, ikincisinde –diğer biçimleri tamamen dışlamaksızın- ücretli
emek daha başlangıçta ortaya çıkmış ve giderek artan oranda temel ilişki biçimi
haline gelmiştir. Geri kalan bölgelerde ise büyük topraklı işletmeler, göreli ba-
ğımsız köylüler ile yoksul köylülük yan yana varlığını sürdürmüştür. Britanya
kapitalistlerinin 19. yüzyıldaki yatırımlarının başarısızlığı bizi kapitalizmin geliş-
mediği sonucuna götürmemeli. Tersine, bu deneyim bölgedeki Müslüman/Türk
toprak sahiplerine pek çok bakımdan örnek olmuş, örneğin Söke Ovası gibi geniş
bir bölgede büyük topraklı kapitalist tarım işletmelerinin kurulabilmesinin önünü
açmıştır. Aynı durum diğer bölgeler için de geçerlidir. Burada önemli olan nokta meta ekonomisinin, ticarileşmenin ve kapitalist ilişkilerin gelişmesinin bu bölgelerde
tarım işçisi-tarım burjuvazisi biçimindeki saf bir ayrışmaya değil, ücretli
emeğin ortakçılık vb. biçimlerle yan yana bulunduğu, geniş bir yarı-proleter kitleyi
barındıran, karmaşık bir yapıya yol açmış olmasıdır. İmparatorluk döneminin
20. yüzyıl Türkiye’sine bıraktığı miras özetle budur.

25 a.g.e., s. 109.
26 Tosun Arıcanlı, “Agrarian Relations in Turkey: A Historical Sketch,” Food, States, and PeasantsAnalyses
of the Agrarian Relations in the Middle East (derleyen: Alan Richards) içinde, Boulder,
Londra: Westview Press, 1986, s. 33, 34.
 
#3
Cumhuriyet rejimi ve büyük toprak sahipleri

İmparatorluğun son dönemindeki tarımsal yapıları ve sınıf ilişkilerini ayrıntılı
olarak ele almamızın nedenlerinden biri, 1940’ların sonunda başlayan devasa
makineleşme ve ticarileşme hamlesine değin tarımsal yapılarda ve sınıf ilişkilerinde
ciddi bir değişiklik yaşanmamasıdır. Milli mücadele ile cumhuriyetin kuruluşunun
tarıma yönelik etkileri başka yerlerde aranmalıdır. Bu dönemin esas
ayırt edici gelişmeleri gayrimüslim toprak sahiplerinin elindeki toprakların milli
mücadele döneminde Müslüman büyük toprak sahiplerinin eline geçmesi ve bu
sınıfın cumhuriyet rejimini kuran hakim iktidar bloğunun içinde yer almasıdır.

Gayrimüslimlerin Anadolu’daki varlığının ortadan kalkması süreci 20.
yüzyılın sonlarında başlayıp 1915’te Ermenilerin tehcirine ilişkin karar ile
doruğa çıkmış, 1920-22 arasındaki “milli mücadele”nin ardından Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulması ile tamamen olmasa da büyük ölçüde tamamlanmış-
tır.27 Gayrimüslimleri bir bütün olarak hedefleyen bu sürecin bir boyutunu gayrimüslim
burjuvazinin tasfiyesiyle Müslüman/Türk burjuvazinin güçlendirilmesi
oluşturur. Bu sürecin en önemli sonucu Çukurova, Maraş ve Kürt bölgelerinde
Ermenilere ait olan büyük araziler ile Batı Anadolu ve Karadeniz’deki Rumlara
ait geniş toprakların tamamının Müslüman büyük toprak sahiplerinin eline geç-
mesidir. Resmi ideolojinin önde gelen savunucularından Doğan Avcıoğlu bile
büyük toprak sahiplerinin merkezinde yer aldığı Müslüman eşrafın el koydukları
toprakların Rum ve Ermenilerce geri alınması ihtimalini önlemek için milli mü-
cadeleye öncülük ettiğini açıkça belirtir.28 Ermeni ve Rumların topraklarını geri
almalarını önlemek üzere yürütülen bu “savaş, eşrafa ve eşrafın bezgin köylü kütleleri
üzerindeki nüfuzuna dayanarak yürütülmüş ve kazanılmıştır.”29 Milli mü-
cadele önderliğinin en çok dikkat ettiği iki husus burada hatırlanmalı. Birincisi,
–Kürt ulusal hareketine liderlik etmeye çalışmadıkları müddetçe- gayrimüslimlerin
topraklarıyla ilgili benzer hedeflere sahip olan Kürt toprak sahiplerinin yabancılaştırılmamasına
özen gösterilmiştir. İkincisi, toprak devrimi talebini programına yazan, işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün bağımsız, devrimci örgütlenmesini
temsil eden Türkiye Komünist Partisi’nin siyasal sürece müdahale etmesi baskı
ve şiddet yoluyla önlenmiştir.

27 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi ile gayrımüslim burjuvazi tasfiye edilmiş, 6-7 Eylül 1955’te
büyük kentlerdeki gayrımüslim halka karşı gerçekleştirilen geniş çaplı saldırıların sonucunda ise
gayrımüslim nüfusun önemli ölçüde azaltılması sağlanmıştır.
28 Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), Ankara: Bilgi Yayınları, 1969 (üçüncü
basım), s. 139-147.
29 a.g.e., s. 151.


Büyük toprak sahiplerinin cumhuriyeti kuran iktidar bloğunun içindeki
konumunu daha yakından görebilmek için tek parti iktidarı döneminde sürekli
olarak Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilliğine atanan kişilerin sınıfsal konumuna
bakılabilir. Burada özellikle Kürt toprak sahiplerinin varlığı dikkat çekicidir.
İsmail Beşikçi’nin çeşitli defalar belirttiği gibi, hakim rejim bir yandan Kürt
ulusal hareketinin içinde yer alan toprak ağalarını “orta çağ kalıntısı,” “gerici,”
“şeriat yanlısı” gibi sıfatlarla niteleyip bu kesimi her fırsatta ezmeye yönelirken,
rejimle işbirliği yapan ve Kürt hareketinin ezilmesine yardımcı olan toprak
ağalarını da kendisine sıkıca bağlamaya özellikle dikkat etmiştir. Bu çerçevede,
önde gelen büyük toprak sahibi ve şeyh ailelerinden gelen İbrahim Arvas, Hakkı
Ungan, Münip Boya gibi isimler 1923-46 arasında sürekli olarak Van milletvekilliğine
tayin edilmiştir. Benzer özelliklere sahip Zülfü Tigrel Diyarbakır’dan,
Mahmut Soydan ve Halil Hulki Aydın Siirt’ten, Refet Ülgen Urfa’dan devamlı
olarak milletvekili yapılmıştır. Elbette bu durum Kürt illeriyle sınırlı değildir.
Büyük topraklı işletmelerin hakim olduğu Çukurova’da da durum aynıdır. Savaş
sırasında gayrimüslimlerden kalan topraklara el koyarak elindeki araziyi 3.000
dönümden 12.000 dönüme çıkaran Damar Arıkoğlu 1920-43 arasında kesintisiz
olarak Adana milletvekili olmuştur. Bölgenin önde gelen bir diğer toprak ağası
olan Cavit Oral da tek parti döneminde Adana ve Niğde’den milletvekilliğine
tayin edilmiştir. Cemal Hüsnü Taray, Hilmi Uran ve Ali Saip Ursavaş da milletvekilliğine
tayin edilen Çukurovalı toprak sahipleri arasında sayılabilir.

Bu iki bölgenin dışındaki bölgelerden sürekli vekilliğe tayin edilenler arasında
iki isim dikkati çekmektedir. Bunların ilki Eskişehir’de gayrimüslimlerden kalan
toprakların üzerinde, toplam büyüklüğü 70.000 dönüme ulaşan yedi adet çiftlik
kuran Emin Sazak’tır. 1923-46 arasında aralıksız olarak CHP’den Eskişehir
milletvekilliği yapmış, daha sonraları Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer
almıştır. Sazak ailesi, sonraki yıllarda tarımdan elde ettikleri zenginliği tarımdışı
sektörlere yatırarak önde gelen kapitalist aileler arasında yer almış ve 1970’lerden
günümüze değin Milliyetçi Hareket Partisi’ne destek vermiştir. Milletvekili
yapılan toprak sahiplerinden bir diğeri Adnan Menderes’tir. Aydın bölgesinde
bulunan, toplam büyüklüğü 60.000 dönümü bulan Çakırbeyli Çiftliği’nin sahibi
olan Menderes, bizzat Mustafa Kemal’in teşvikiyle siyasetçi olmuş, 1931’den
itibaren kesintisiz olarak Aydın milletvekilliği yapmıştır. 1946’da Demokrat
Parti’yi kuran Menderes, 1950-60 döneminin başbakanıdır.30

30 Milletvekilliğine atanan büyük toprak sahipleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: İsmail Beşikçi,
CHP Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu, İstanbul: Komal Yayınları, 1978, s. 278-285
 
#4
Tek parti döneminde tarım politikaları

Dünya ekonomisinin genişleme eğiliminde olduğu 1920’lerde yeni rejimin
tarım politikası tarım ürünlerinin ihracatına ve büyük toprak sahiplerinin desteklenmesine
dayanıyordu. Tarımdaki hakim düzenin değişimine yol açacak hiçbir
uygulama yapılmadı. Bununla birlikte, konumunu sağlamlaştırmaya çalışan ve
bu nedenle geniş köylü yığınları üzerinde hegemonya kurma ihtiyacını hisseden
yeni rejim, bu doğrultuda bir adım atarak 1925’te aşar vergisinin kaldırıldığını
duyurdu. Ancak 1929 bunalımının ülkeye yansımasının ardından yeni vergiler
kondu. Bu yıllarda tek partinin kontrolündeki basında bile ağır vergilerin köylü-
lerde yarattığı rahatsızlığa ilişkin çok sayıda yazı yayımlandı.31

Tek parti döneminde toprak reformunun zaman zaman gündeme geldiğini
biliyoruz. Mustafa Kemal, Kasım 1937’de meclisin açılışı sırasında yaptığı konuşmada
“Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha
önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle
bölünemez bir mahiyet almasıdır” demişti.32 Görüldüğü gibi, büyük toprak sahiplerinin
önemli bir konuma sahip olduğu rejimin sözcüleri, toprak reformunu
hakim sınıfların çıkarlarına dokunmayacak biçimde ele alıyorlardı. Yazının önceki
bölümlerinde Kautsky ve Lenin’in hakim sınıfların köylüyü toprağa bağlamak
amacıyla çıkardıkları yasalara atıfla yaptıkları tartışmaya değinmiştik. Buna
göre, söz konusu yasalar varolan sınıf ilişkilerine dokunmaksızın, köylülerin
şehirlere göç etmesini ve kırlarda işgücü kıtlığının ortaya çıkmasını önlemeyi
amaçlıyordu. 1920 ve 1930’ların Türkiye koşullarında toprak dağıtımı tartışmalarının
arkasında bu noktayı da içeren bir dizi kaygı bulunmaktaydı. Birincisi,
kentlerde önemli oranda istihdam yaratacak nitelikte bir sanayi yoktu. Köylerden
kentlere doğru bir göç dalgasının başlaması durumunda yeni rejimin bir dizi ciddi
ekonomik ve siyasi sorunla karşı karşıya kalması kaçınılmazdı. İkincisi, topraksızlığın
yarattığı huzursuzluk ve tepki rejimin tarım bölgelerinde tesis etmeye
çalıştığı düzeni tehdit etmeye adaydı. Son olarak, Kürt toprak ağalarının önemli
bölümü rejime bağlanmış olsa da, Kürt hareketine liderlik ederek sistemi tehdit
etme potansiyeline sahip bir elit kesimin bölgede halen mevcut olduğu 1925’teki
Şeyh Sait İsyanı sırasında açıkça görülmüştü. Bu ağaların zayıflatılmasını amaç-
layan bazı düzenlemelerin yapılması düşünülüyordu. Böylelikle kırlarda huzursuzluğun
doğmasını önleme, kentlere göçün önlenmesi ve Kürt bölgesindeki
rejim muhalifi elitin gücünün kırılması sağlanabilecekti.

31 “*******’ün Nutukları,” Ülkü 10, no: 57, Kasım 1937; aktaran: Asım Karaömerlioğlu, Orada
Bir Köy Var Uzakta- Erken Cumhuriyet Döneminde Köycü Söylem, İstanbul: İletişim Yayınları,
2006, s. 122.
32 Karaömerlioğlu, “Elite Perceptions of Land Reform in Early Republican Turkey,” Journal of
Peasant Studies 27, no: 3, Nisan 2000, s. 116.
__________________


1926’da toprakta özel mülkiyetin yeniden düzenlenmesinin ardından Kürt bölgelerinde ortakçıların bir
bölümüne öteden beri işledikleri toprakların–yasal bakımdan devlete ait olan- bir
bölümünün bırakılmasının33 ardında bu amaç yatıyordu. Elbette bu önlem bölgedeki
hakim düzene ve CHP’li toprak ağalarının çıkarlarına hiç dokunmadan
uygulanmıştı. Bunun haricinde ciddi bir toprak dağıtımı gerçekleşmedi.


1939-45 arasındaki İkinci Dünya Savaşı sırasında kırlardaki huzursuzluk doruğa
çıktı. Kentlerde ortaya çıkan kıtlık tehlikesini önleme gerekçesiyle köylülerin
elindeki ürüne jandarma zoruyla, piyasa fiyatının oldukça altında fiyatlarla el
konulması ve vergilerin arttırılması yoksul köylülüğün tek parti iktidarına karşı
duyduğu nefreti arttırdı. Aynı dönemde yerel ve merkezi otoritelerle sağlam iliş-
kileri olan büyük toprak sahipleri bu önlemlere takılmadan ürünlerini el altından
kentlere ulaştırıp fahiş fiyatlarla satarak ciddi miktarda sermaye biriktirebildiler.34

zorlaması ile, gerekse toplumdaki huzursuzluğun kontrol edilebilir kanallara
akıtılarak soğurulmasını sağlamak için çok partili yaşama geçme kararı alındı.
Bu geçiş elbette oldukça kontrollü biçimde gerçekleşti. Kurulan sol sendika
ve partilerin derhal kapatılması bu siyasal açılımın sınırlarını gösteriyordu.
Köylülerin CHP’ye duyduğu öfkeyi ortadan kaldırmak üzere 1946’da Çiftçiyi
Topraklandırma Kanunu gündeme getirildi. Bu yasa, yukarıda belirtilen sınırlı
çerçeveyi aşmayacak şekilde düzenlenmişti. Esas olarak devlete ait toprakların
dağıtılmasını öngörüyordu. Ancak, aralarında eski başbakan Recep Peker’in de
bulunduğu bir dizi siyasetçi ve bürokratın CHP’yi yoksul köylülerin yanında gösterme
kaygısıyla yasaya son dakikada ekledikleri 17. madde ciddi bir tartışmaya
yol açtı. Bu madde, devlete gerekli gördüğü hallerde toprak sahiplerinin mülkiyetindeki
tarım arazilerinin bir bölümünü –toprak sahibine bedelini ödeme şartıylabu
toprakları işleyenlere dağıtma hakkını veriyordu.35

Belli ki, CHP’yi kurtarma kaygısına düşmüş bir grup –İnönü’nün aksi yöndeki uyarılarına rağmen- bu
maddeyi yasaya eklemeyi uygun bulmuştu. Emin Sazak ve Adnan Menderes’in
başını çektiği CHP içindeki toprak sahipleri grubu bu maddeye şiddetle karşı
çıktılar. Demokrat Parti’nin (DP) kuruluşuyla sonuçlanan parti içi muhalefet hareketi
böyle başladı.

33 Zülküf Aydın, “Household Production and Capitalism: A Case Study of South-eastern Turkey,”
The Rural Middle East-Peasant Lives and Modes of Production (derleyenler: Kathy ve Pandeli
Glavanis) içinde, Londra, New Jersey: Zed Books, 1990, s. 169.
34 İkinci Dünya Savaşı döneminde devletin tarım politikalarının köylülüğün üst ve alt sınıfları
üzerindeki etkisi için bkz: Şevket Pamuk, “War, State Economic Policies and Resistance by
Agricultural Producers in Turkey, 1939-1945,” Peasants and Politics in the Modern Middle East
(derleyenler: Johns Waterbury ve Farhad Kazemi) içinde, Miami: Florida International University
Press, 1991, s. 125-142.
35 Daha sonraları iptal edilen 17. maddenin tam metni şöyledir: “Topraksız ve az topraklı
ortakçılar, kiracılar veya tarım işçileri tarafından işlenmekte olan arazi, o bölgede 39. madde
gereğince dağıtmaya esas tutulan miktarın kendi seçtiği yerde üç katı sahibine bırakılmak şartıyla
yukarıda yazılı çiftçi ve işçilere dağıtılmak üzere kamulaştırılabilir. Sahibine bırakılacak arazi 50
dönümden az olamaz. Bu madde hükmünün uygulanmasında 15 ve 16 ncı maddelerin hükümleri
işlemez, geçici mevsim işçileri hakkında bu hülüm uygulanmaz, işçinin geçici mevsim işçisi
olup olmadığını Tarım Bakanlığı belli eder” (Duran Taraklı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve
Uygulama Sonuçları, Ankara: ODTÜ Yayınları, 1976, s. 49).
 
#5
CHP, DP ve Köylülük

Bazı Kemalistlerin iddialarının aksine, bu yasanın ardından büyük toprak
sahiplerinin tamamı CHP’yi terk etmediler. CHP’deki çatlamadan kaygı duyan
İnönü, kanunun çıkarılmasından kısa bir zaman sonra Adanalı toprak ağası Cavit
Oral’ı tarım bakanı yaparak hakim sınıflara çıkarlarının sarsılmayacağına dair
güvence verdi. Çok geçmeden 17. madde yasadan çıkarıldı. Bu arada, hiçbir bü-
yük toprak sahibinin toprağına dokunulmadı.36 İronik biçimde, CHP’yi kurtarmak
için çıkarılan bu yasa partinin bölünmesine yol açtığı gibi toprak dağıtımı
konusunda DP’yi kuran kadrolarla hiçbir fark ortaya koyamadığı için CHP’nin
yoksul köylülük nezdindeki itibarını da arttırmadı. Bu noktada, Demokrat Parti’yi
1950’de iktidara taşıyan siyasal süreci tamamen yanlış okuyan iki karşıt tezi hatırlayalım.
Bunların ilki, süreci “toprak reformu yapmak isteyen” CHP’ye karşı
“toprak sahiplerinin partisi” DP’nin zaferi biçiminde sunarak köylüleri akılsız ve
gerici olmakla suçlamaya meyillidir. Bunun yanı sıra, köylülerin kendi çıkarlarını
“bürokratların partisi” CHP’ye karşı “halkın partisi” DP’ye destek vererek koruduğunu,
toprak reformunun köylülük için zaten pek de önemli olmadığını ileri
süren bir karşı tez de mevcuttur. Her iki görüş de geçersizdir. 1946-50 arasında ne
CHP ne de DP toprak reformu konusunu gündemde tutmamaya dikkat etmiştir.
Yasaya başından itibaren karşı çıkan DP’nin böyle yapması normaldir. CHP’nin
de aksini yapmak için fazla bir nedeni yoktur. Yasanın ihtilafa yol açan tek maddesi
olan 17. maddeyi çok kısa bir zaman sonra ortadan kaldıran, dahası toprak
reformunu yapma görevini kendisi toprak ağası olan bir bakana veren CHP’nin
bu konuyu DP’ye karşı bir koz olarak kullanması imkânsızdı. CHP bu konuyu
demagojik biçimde bile olsa gündeme getiremezdi, zaten getiremedi de. Bu nedenle,
DP’nin 1950’deki zaferiyle sonuçlanan süreci toprak reformu konusundaki
sözde ihtilafa dayanarak okumak mümkün değildir. Dahası, 1950 seçimlerine
gidilen süreçte köylülerin yoksulluğunu gündeme getiren parti CHP değil DP’dir.
Yirmi yedi yıldır ülkeyi yöneten CHP’nin köylüye söyleyecek tek bir sözü dahi
yoktu. Buna karşın, (tamamı eski CHP’li olan) DP’liler köylülerin yoksulluğunu,
üzerlerindeki jandarma baskısını sürekli gündemde tutmuş, köylünün zenginleşerek başı dik dolaşması için DP’ye oy vermesi gerektiğini söylemiştir. İktidar
partisi CHP’nin 1946’daki seçimlere hile karıştırması ve verdikleri oyu geçersiz
kılması sonucunda öfkesi daha da bilenen yoksul köylü yığınlarının –kendilerini
örgütlemeye aday bir devrimci partinin bulunmadığı koşullarda- DP’ye destek
vermesinde şaşırtıcı bir durum yoktur. Tersini yapıp CHP’ye oy verselerdi daha
şaşırtıcı olurdu.

36 Bu yasanın çıkmasının ardından kurulan toprak dağıtımı komisyonlarının 1947 ile 1972 arasında
dağıttığı toprakların yalnızca binde üçü özel kişilere aitti (Çağlar Keyder, Şevket Pamuk, “1945
Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Üzerine Tezler,” Yapıt, sayı: 8, Aralık 1984-Ocak 1985, s. 54).


DP’nin iktidar dönemi boyunca köylü kitlelerini kendine bağlamada CHP
ile kıyaslanamayacak ölçüde başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Çiftçiyi
Topraklandırma Kanunu çerçevesinde 1947-50 arasında 1,5 milyon dönümlük
arazi 33 bin köylü ailesine dağıtılmışken, DP’nin iktidarda olduğu 1950-60 arasında
16,5 milyon dönümlük arazi 312 bin köylü ailesine dağıtılmıştır.37 Yukarıda
da belirtildiği gibi, bu dağıtımlar varolan mülkiyet sistemine dokunulmadan, az
topraklı bir köylü kitlesini toprağa bağlama amacına uygun olarak yapılmıştır.
Ziraat Bankası’nın verdiği düşük faizli kredilerin 1948-58 arasında on kat arttı-
rılması38 ve devletin ürün taban fiyatlarını düşük olmayan bir seviyede tutması
yalnızca büyük toprak sahiplerinin değil, orta ve alt sınıf köylülüğün de DP’ye
desteğini devam ettirmesini sağlamıştır.

Öte yandan, DP dönemindeki gelişmeleri yalnızca köylüyü toprağa bağlamaya
yönelik popülist önlemlere bakarak anlamak mümkün değildir. 1940’ların
sonunda başlayan, DP iktidarı döneminde hızlanan (ve DP iktidarına son veren
27 Mayıs darbesi sonrasında farklı bir çerçevede devam eden) tarımın modernleşmesi
süreci tarımsal bölgelerdeki mülksüzleşme ve sınıfsal farklılaşma dinamiklerini
harekete geçirmiştir. Tarım ve köylülüğün bugünkü durumunu anlamak
için bu sürece yakından bakmak gerekiyor.

37 Taraklı, s. 117, 122.
38 Çağlar Keyder, “Türkiye’de Ortakçılık Döngüsü ve Küçük Köylü Mülkiyetinin Pekişmesi,”
Yapıt, sayı: 11, Haziran-Temmuz-Ağustos 1985, s. 102.
 
#6
Tarımda kapitalizmin gelişimi, mülksüzleşme ve sınıf mücadeleleri (1950-1980)

İkinci emperyalist paylaşım savaşının ardından dünya kapitalist sistemi
ABD’nin öncülüğünde yeniden kuruldu. Dünya kapitalizmine baştan beri zaten
bir biçimde bağlı olan Türkiye, bu dönemde de kapitalist kampın içinde yer aldı.
1950 yılında Kore Savaşı’na asker göndererek emperyalizme sadakatini yeniden
kanıtlayan rejim, emperyalist sistemin siyasi-askeri birliğini temsil eden
NATO’ya 1952’de katılarak buradaki konumunu netleştirdi. Savaşın yarattığı
yıkımı geride bırakarak yeniden genişlemeye başlayan dünya kapitalist ekonomisinin
içine girdiği yeni işbölümünde Türkiye’ye tarım ürünleri ihracatçısı
rolü biçilmişti. Marshall Planı çerçevesinde kurulan, Avrupa’nın savaşta yıkılan ekonomisini yeniden kurmayı amaçlayan Avrupa Kalkınma Programı’nın kapsamı,
Türkiye’yi de içerecek şekilde genişletildi. Bu çerçevede, Türkiye tarımını
modernleştirmek üzere büyük miktarda dış yardım ve kredi ülkeye aktarılmaya
başlandı. Bunun sonucunda, tarım sektöründe altyapı ve teknoloji bakımlarından
büyük çaplı gelişmeler ve yapı değişiklikleri yaşandı. Karayolu yapımı için devasa
yatırımların aynı dönemde başladığını da eklemek gerekiyor. Farklı bölgelerin
karayoluyla birbirine bağlanması tarımın ulusal pazara ve dünya pazarına daha
sıkıca eklemlenmesine yol açtı. Tarımın büyük bir hızla ticarileşmesiyle birlikte
geçimlik üretim neredeyse tamamen sona erdi.


Bu noktada bir uyarı yapmak gerekiyor. Yaşanan muazzam modernleşme,
makineleşme ve yapı değişikliği Türkiye’nin uluslararası işbölümündeki yeni
konumuna bağlı olarak başlamış olsa da, bu konumun değişmesi sonrasında da
devam etmiştir. Bilindiği gibi, DP hükümetleri 1950-60 arasında sanayiden çok
tarıma kaynak aktarmış ve büyük toprak sahipleri ile tarım ürünleri ticaretiyle
uğraşan sermaye kesimi, sanayi sektörüne kıyasla daha çok teşvik ve yardım görmüştür.
Bu durum, Türkiye’nin yeni uluslararası işbölümü ile olan ilişkisiyle de
uyumludur. Öte yandan, DP hükümetini deviren 27 Mayıs darbesinin ardından
büyük toprak sahipleri iktidar bloğunun içinden çıkarılmış, devletin kredi ve teş-
vik olanakları daha çok sanayi burjuvazisine tahsis edilmiş ve ekonominin ağırlığı
tarımdan (ithal ikamesine dayanan) sanayiye doğru kaydırılmıştır. Ancak, bu
durum tarımdaki yapı değişimini durdurmamış, aksine önceki dönemde başlayan
makineleşme, pazara açılma ve proleterleşme eğilimi bu dönemde hız kesmeden
devam etmiştir. Bu nedenle, tarımdaki yapısal değişimi DP iktidarı dönemiyle
sınırlamamak ve 1950-80 dönemini (kapitalist gelişim stratejilerindeki farkları
ihmal etmeksizin) bir bütün olarak incelemek gerekiyor. Bu uyarının ardından, yaşanan yapı değişimine kısaca bakalım. Tarımın makineleşmesi,
bir dizi göstergeye bakılarak incelenebilir. Burada yalnızca en temel göstergeler olan traktör ve biçerdöver sayılarına bakacağız

Tablo 1. Türkiye’de Traktör ve Biçerdöver Sayısı (1936-1980)39
Yıl Traktör sayısı Biçerdöver sayısı
1936 961 104
1940 1066 57
1948 1750 994
1952 31415 3222
1957 44144 6523
1962 43747 6072
1967 74982 7840
1970 105865 8568
1975 243066 11245
1980 436369 13667
-------
39 Bu tabloyu hazırlarken başvurulan kaynaklar: Adnan Güriz, “Land Ownership in Rural
Settlements,” Turkey-Geographic and Social Perspectives içinde (derleyenler: Peter Benedict, Erol
Tümertekin, Fatma Mansur), Leiden: E. J. Brill, 1973, s. 88; Mesut Doğan, “Türkiye Ziraatinde
Makineleşme: Traktör ve Biçerdöverin Etkileri, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü-Coğrafya
Dergisi, sayı: 14, 2005, s. 69, 74.


Tablo 1’de görüldüğü gibi, 1948 yılı itibariyle Türkiye’de yalnızca 1750
traktör bulunuyorken bu sayı 1957’de 44 bini geçmiş, 1975’te 243 bine ulaşırken,
1980’de 436 binin üzerine çıkmıştır. Biçerdöver sayısının artış hızı traktördeki
kadar fazla olmasa da kayda değerdir. 1948’de Türkiye’de yalnızca bine yakın
biçerdöver bulunurken, bu sayı 1957’de 6500’e yükselmiş, 1975’te 11000’in
üzerine çıkmış ve 1980’de 14000’e yaklaşmıştır. Aynı dönemde modern gübre
ve girdi kullanımında gerçekleşen artış da hesaba katıldığında, tarımın altyapı
ve teknoloji bakımından oldukça değiştiği görülür. Makineleşmeye bağlı olarak,
daha önceden işlenmeyen topraklar tarıma açılmıştır. 1950’de 14,5 milyon hektar
olan işlenmekte olan tarım alanı 1962’de 23 milyon hektara yükselmiştir.
40
Bu noktada yanıtlanması gereken soru yaşanan bu değişimlerin köylülük
içindeki farklı sınıfları hangi şekilde etkilediğidir. Bu değişikliklerin mülksüzleş-
meye ve proleterleşmeye yol açıp açmadığını araştırmak özellikle önemlidir

40 Barış Karapınar, “Land Inequality in Rural Southeastern Turkey: Rethinking Agricultural
Development,” New Perspectives on Turkey, sayı: 32, Bahar 2005, s. 167.
 
#7
Toprak dağılımı

Tamamen topraksız köylü ailelerinin oranı 1952’de yüzde 14,5, 1963’te yüzde
9,1, 1970’te ise yüzde 11,6’dır. Dahası, toprak sorununun boyutu yalnızca
tamamen topraksız ailelere bakarak anlaşılamaz. Az topraklı aileler tabloya mutlaka dahil edilmelidir.
bakınız

1952 ile 1980 arasındaki tarım sayımlarını özetleyen Tablo 2’nin gösterdiği
gibi, 20 dönümün altında toprağa sahip olan ailelerin oranında 1952’den
1980’e kadar ciddi bir azalma yaşanmamıştır. Aynı şekilde, toprak dağılımında
eşitlenmenin ortaya çıkmadığı, varolan eşitsizliklerin devam ettiği de ortadadır.
1952’den 1980’e kadar köylü ailelerinin yaklaşık yüzde altmışlık bölümü toplam
tarım arazilerinin yüzde 25’inden azını işlerken, yüzde beşin altındaki bir kesim
toplam arazilerin üçte birini elinde tutmuştur. Burada iki noktanın altı özellikle
çizilmelidir. 1950-80 dönemi kırlardan kentlere doğru yığınsal göçlerin yaşandığı
bir dönemdir. Kır nüfusu bu dönemde yüzde 75’ten yüzde 50’ye inmiştir. Göç
edenlerin önemli bölümünün topraksız ve az topraklı kesim olduğunu biliyoruz.
Bu kesimin çoğunluğunun değilse bile bir bölümünün topraklarını tamamen elden
çıkardığı tahmin edilebilir. Buna rağmen, az topraklıların oranında azalma
görülmüyor. Ek olarak, özellikle toprak dağılımındaki eşitsizliğin yoğun olduğu
bölgelere ilişkin istatistiklerde büyük toprak mülkiyetinin olduğundan az, küçük
mülkiyetin ise olduğundan fazla göründüğü bilinen bir gerçektir. Büyük toprak
sahibi ailelerin toprakları aile bireyleri ve güvendikleri kişilerin üzerine tapulayarak
kayıtlara geçirdiği öteden beri sır değildir. Bu ailelerin siyasi nüfuzlarına
dayanarak bazı yerlerde kadastro çalışmalarını engelledikleri de bilinmektedir.42
Bu noktalar dikkate alındığında, tarımın dönüşümünün alt sınıflar üzerindeki
olumsuz etkisinin daha bile fazla olduğu düşünülebilir.
 
#8
Mülksüzleşmenin iki yüzü

1951 ile 1954 arasında 40 bin traktörün köylere girmesiyle bir milyon civarındaki
köylünün yaşamı altüst olmuştur.43 Makineleşme ile birlikte gerek Kürt
köylerinde gerekse de Çukurova’da yaşamını ortakçılıkla sürdüren geniş bir yoksul
köylü kitlesi büyük toprak sahipleri tarafından işledikleri topraklardan kovulmuştur.
Yaşar Kemal’in 1951’de Diyarbakır’da yaptığı gözlemler bu süreci canlı
biçimde tasvir ediyor:

Burada beyler var. Toprak beyleri. Her beyin elinde üç köy var, dört köy, beş
köy, on köy var. Bir ailenin de elinde otuz köy var. Eskiden köylerinin sayısı
yetmiş iki imiş, gerisi ellerinden çıkmış. Bu köylerde oturup da toprağı işleyen köylüler, bu beylerin yarıcılarıdır. Adam, eker, biçer, çıkarır; yarısı beyin...
Adama, bey öküz ve tohum verirse üçte ikisi beyin [...] Beyler Diyarbakır’da
otururlar. Bu yıllarda beyler Marshall yardımından traktör alıyorlar. Traktör
makineleşmeye doğru gidiyor. Yarıcının yerini makine alıyor. Ve topraktan atı-
lıyor köylü. Bey köylerinden ağa köylerine, şehre göç başlıyor.44


Aynı tip mülksüzleşmenin net olarak gözlemlendiği bir diğer bölge
Çukurova’dır. Kürt bölgesinde bir dizi coğrafi, ekonomik ve siyasal nedenden dolayı
daha yavaş ilerleyen topraktan kovulma, mülksüzleşme süreci Çukurova’da
hızla tamamlanmıştır.45 Yaşar Kemal’in 1955’te Çukurova’da yaptığı gözlemler
de aynı olguya işaret etmektedir: “Bir otomobille Yüreğir toprağına açıldık.
Tarlalarda yalnız makineler gördük. Eskiden ovalarda ırgat dizileri olurdu
[...] Şimdi çok az insan var. Makineler almış ortalığı, ovada makine gürültüsü...
Makine gülüyor, ağa gülüyor. İşsiz kalmışların hali hal değil.”46 Eric J. Zürcher,
Çukurova’daki büyük dönüşümün Türkiye’nin diğer bölgelerinden farklı niteli-
ğine şöyle dikkat çekiyor:

Çitleme diğer bölgelerde yaygın biçimde görülen bir olay değildi. Bir araştırmaya
göre bu şekilde yerlerinden edilenler köy nüfusunun sadece yüzde 4’üydü
ve bunların ancak beşte biri köylerini terketmişti (Köyde kalanların çoğu tarıma
açacak toprak bulabilmişlerdi). Ama Çukurova’yı da içine alan bölgede
nüfusun yüzde 12,4’ü toprağından çıkarılacaktı. Çukurova’nın kendisinde ise
bu oran belki de daha yüksekti. Pamuk tarımında sadece mevsimlik işçiye ihtiyaç
duyulduğundan çitleme hemen bol kazançlar sağladı ve 1950’lerde bir tek
hasatla servetler kazanıldı. Bölgenin merkezi Adana’nın nüfusu 1950’lerde iki
kat arttı. Bu dönemde Adanalılar hızla zenginleşen şehirlere özgü davranışlar
gösteriyorlardı. Dönemin hikayelerinde Vahşi Batı’ya yapılan benzetmeler çok
yaygındı ve kişi başına Cadillac sayısının çoğu Amerikan şehrinden çok daha
yüksek olduğu belki de doğruydu. Bu büyük toprak sahipleri arasında daha
başarılı olanları pamukçuluktan çırçır fabrikalarına, iplik sanayiine, tekstil işine
atladılar. 1970’lerde, Türkiye sanayii en şaşaalı günlerini yaşarken, birbirleriyle
çekişen beş veya altı büyük “holding”den en az ikisine sahip olan müteşebbislerin
izlediği yol bu olmuştu. Çukurova benzersiz bir örnektir. Türkiye’nin
başka hiçbir bölgesinde, tarımsal artık bu boyutta ilkel birikim sağlayacak ve
ticarete böyle fırsatlar verecek ölçüde yoğunlaşmış değildi.47


42 1964 ve 1965 yıllarında Çukurova’daki köylerde ayrıntılı saha araştırmaları yapan Mübeccel
Kıray, küçük mülkiyetin hakim olduğu arazilere ilişkin kadastro çalışmalarının tamamlanmasına
karşın, toprak sahiplerinin basıncı sonucunda büyük çiftliklerin bulunduğu yerlerde ciddi bir ilerleme
kaydedilmediğini belirtmektedir (Mübeccel B. Kıray, Seçme Yazılar, İstanbul: Bağlam
Yayıncılık, 1999, s. 56, 70).
43 Kemal Karpat, The Gecekondu: Rural Migration and Urbanization, Londra: Cambridge
University Press, 1976, s. 56.
44 Yaşar Kemal, Bu Diyar Baştan Başa, İstanbul: Cem Yayınevi, 1971, s. 29, 30.
45 Aydın, s. 176, 177.
46 Kemal, s. 492.
47 Eric J. Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2001 (11. basım),
s. 192.



Yukarıda açıklanan mülksüzleşme türüne diğer bölgelerde de yer yer rastlamak mümkün olmakla birlikte, bu bölgelerde daha farklı ve karmaşık bir mülksüzleşme
süreci yaşanmıştır. Bu mülksüzleşme sürecini köylüyü topraktan kopmaya
zorlayan bir dizi faktörün bileşkesi olarak tanımlamak mümkündür:

Mülksüzleşme kavramı yalnızca mutlak olarak tüm toprağın ve üretim araçlarının
yitirilmesini içermez. Bu kavram aynı zamanda küçük ve orta üreticilerin
topraklarının bir bölümünü kaybederek ya da kaybetmeden de yaşam koşulları-
nın kötüleşmesini ve bu arada tüketim düzeylerinin düşmesini, küçük ve parsel
işletmelerin zaman içinde çoğalması sürecini içerir. Bilindiği gibi özellikle geri
kalmış ülkelerde tarım ve sanayi işçilerinin azımsanmayacak bir bölümü çok
uzun süreler genellikle verimsiz topraklarda yer alan parsel işletmelerini koruyabilmektedirler.
1973 verileri sanayi işçilerinin %5,6’sının, tarım işçilerinin
%0,75’inin, küçük esnaf ve sanatkârların %4,2’sinin toprak sahibi olduğunu
göstermektedir. Bu oranlar, doğal olarak, bölgelere göre çok büyük farklılıklar
göstermektedir. Örneğin, Karadeniz Bölgesi’ndeki parsel işletmelerin %11,4’ü
sanayi işçilerine aittir. Doğu Anadolu’da yapılan bir saha araştırmasının sonuç-
ları da köy dışında yaşayan toprak sahiplerinin yaklaşık %13’ünün işçi oldu-
ğunu ve bunların toplam köy dışında yaşayan toprak sahiplerine ait toprağın
%1,8’ine sahip bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla mülksüzleşme kavramı
ancak topraksızların yanı sıra büyük toprak gereksinimi olan ya da tarımdan
kopmuş aileleri de kapsadığı zaman anlamlı bir gösterge olmaktadır.48


Bu açıklama, Kautsky ve Lenin’in tarımdaki proleterleşme sürecini açıklarken
başvurdukları kıstaslara benzer türde kıstaslar sunmaktadır. Her biri oldukça
önemli olan makineleşmeye bağlı fazla emeğin ortaya çıkışı, tarlaların geçime
yetmeyecek parsellere bölünmesi, tefecilere ve bankalara borçlanma vb. nedenlere
bağlı olarak ortaya çıkan kentlere göç etme ve proleterleşme baskısı, bu
yıllarda geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde ağırlaşmıştır. Bu durum, bir yandan
ellerindeki toprak yetmediği için tarım ve sanayide mevsimlik işçi olarak çalışan
büyük bir yarı-proleter kesimin ortaya çıkmasına neden olurken (çiftçi ailelerinin
yüzde altmışının elli dönümden az toprağa sahip olduğunu yukarıda belirtmiştik),
bir o kadar sayıda emekçinin kentlere yığınlar halinde göç etmesine neden olmuş-
tur. 1940’ta toplam nüfusun yüzde 81’i kırlarda yaşarken 1980’e gelindiğinde bu
oranın yüzde 50’ye düşmüş olmasının en önemli nedeni budur. 1961’de Federal
Almanya hükümetiyle yapılan göçmen işçi antlaşmasının ardından Batı Avrupa
ülkelerine doğru başlayan işçi göçü dalgası sırasında 1 milyonun üzerinde insanın
göç etmek için başvurmasının ve 1970’ler itibariyle yedi yüz binin üzerinde
insanın bu ülkelere göç etmesinin ardındaki önemli nedenlerden birisi de budur.49

Kısaca ifade etmek gerekirse, mülksüzleşmenin harekete geçirdiği proleterleşme
dinamikleri büyük bir yarı-proleter ve proleter kitlesinin ortaya çıkmasına yol
açmıştır. Farklı bölgelerde farklı biçim ve tempolarda ilerleyen proleterleşme sü-
reci, günümüzde de devam etmektedir.

48 Mine Çınar, Oya Silier, Türkiye Tarımında İşletmeler Arası Farklılaşma, İstanbul: Boğaziçi
Üniversitesi Yayınları, 1979, s. 23, 24.
49 Batı Avrupa’ya doğru başlayan ilk göç dalgası sırasında göç edenlerin büyük bölümü kentlerde
yaşayan, nispeten kalifiye işgücüne sahip işçilerden oluşuyordu. Kırsal bölgelerden gelenlerin göç-
men kitlesi içindeki oranı 1970’lere doğru giderek arttı.
__________________
 
#9
Kırlarda sınıf mücadelesi ve köylü hareketleri (1950-1980)

Marx, sanayi devrimi sırasında yaşanan sınıf mücadelelerini ele alırken makina
kırıcılarının mücadelelerine de yer verir. Üretim araçlarında kaydedilen her
teknolojik yeniliğin çok sayıda emekçiyi işinden etmesine tepki olarak gelişen
makina kırıcılarının mücadelesi, sendikaların ve işçi partilerinin henüz gelişmediği
dönemlerdeki en önemli işçi hareketiydi. Marx, 17. yüzyılda tüm Avrupa’ya
yayılan dokuma tezgahı bantlarını tahrip etme kampanyasını ve su gücüyle çalışan
ilk yün kesme makinesinin 1758’de yüz bin işçinin katıldığı bir eylemde
yakılması olayını bu çerçevede anar. Buhar gücüyle çalışan dokuma tezgahlarına
karşı İngiltere’deki işçilerin öfkesini temsil eden Ludist hareketin on dokuzuncu
yüzyılın ilk on beş yılındaki işçi mücadelelerine damga vurduğunu belirtir.50
Türkiye kırlarındaki ilk büyük makinalaşma dalgasının yaşandığı 1950’lerde
makinalaşma nedeniyle ortaya çıkan işsizliğe öfkenin makinalara yöneltildiğini
görüyoruz. Yaşar Kemal, Çukurova’daki yoksul köylülere dair gözlemlerinde bu
noktaya şöyle dikkat çekiyor:

Düşmanlıklar da türlü türlü... Kimisi, bir traktörün en can alıcı yerini söküp par-
çalıyor, kimisi Çukurova’daki bütün motörleri imha edecek çareler düşünüyor.
Bunlardan birisi aylarca düşünüp taşınmış, toptan imha için aradığı çareyi bulmuştu.
Zımpara tozunu traktörlerin motörlerine atmak. Tabii bunu hiçbir zaman
tatbik edemedi. Düşmanlık, topraksızlıktan doğuyor. Topraksızların, traktöre
bir diş gıcırdatışları var ki...51


Kemal, başka eserlerinde de yer yer bu konuyu anar. Konu hakkında kapsamlı
tarih çalışmaları henüz yapılmadığı için bu tür hareketlerin nerelerde
hangi boyutlarda gerçekleştiği hakkında fazla bilgimiz yok. Ancak en azından
Çukurova’da bu yöntemin bir müddet boyunca denendiğini biliyoruz.
1950-80 döneminde yoksul köylüler esas olarak iki temel eylem biçimini
kullanmışlardır: toprak işgali ve üretici mitingleri. Her iki eylem biçiminin de
esas olarak 1960’ların ortalarından itibaren, kentlerdeki işçi sınıfı mücadelelerinin
yükselişine paralel olarak geliştiğini tespit etmek mümkündür. Burada öncelikle
bu eylemlerin tarihsel gelişimini kısaca inceleyeceğiz, ardından sol ve devrimci
hareketlerin köylülükle kurduğu ilişki hakkında bir değerlendirme yapacağız

50 Marx, s. 554.
51 Kemal, s. 494


Türkiye’deki toprak mücadelesinin yüzyıllar öncesine dayanan kökleri bulunuyor.
Öte yandan, cumhuriyetin başlangıcından 1960’lara kadar yaşanan toprak
mücadelelerine dair ayrıntılı tarih çalışmaları bulunmadığı için bu konudaki
bilgi oldukça sınırlı. Bununla birlikte, köylülerin toprak sorununu çözmek için
önlerine çıkan her fırsatı kullandıklarını biliyoruz. Örneğin Demokrat Parti’nin
iktidara gelmesini fırsat bilen yoksul köylülerin bazı bölgelerde büyük çiftlikleri
işgal etmeye yöneldiklerini, bu eylemlerinin meşruiyetini ülkeye artık demokrasinin
geldiğini, demokrasinin ise toprak dağıtımı anlamına geldiğini söyleyerek
savunduklarını biliyoruz.52 Bu tür eylemlerin yaygınlık derecesine dair ayrıntılı
çalışmalar mevcut değilse bile, toprak talepli ciddi bir köylü hareketinin ortaya
çıkmadığını da biliyoruz.


1960’ların ortalarına doğru gelindiğinde, alt sınıflar arasında hızla yayılan
mücadele dalgası az topraklı ve topraksız köylülerin de harekete geçmesine neden
oldu. 1968’den 12 Mart 1971’e doğru giden süreçte neredeyse her bölgede
toprak işgalleri gerçekleşti. 12 Mart döneminin sonrasında ise bu dönemde oldu-
ğu kadar yaygın olmamakla birlikte, toprak dağılımındaki adaletsizliğin oldukça
fazla olduğu Çukurova, Maraş ve Kürt bölgelerinde şiddetli mücadelelere tanık
olundu. Bu dönemdeki toprak işgallerinin en önemli özelliklerinden biri tamamen
topraksızların yanı sıra, yoksul (ve zaman zaman orta) köylülerin de işgallere katılmasıdır.
Üretici eylemlerini açıklarken yeniden döneceğimiz tüccar-tefecilerin
baskısı altında yoksullaşma olgusu, toprak işgallerine bu kesimlerin de yoğun
olarak katılmasına neden olmuştur. Dönemin en sert toprak mücadelelerinin ya-
şandığı birkaç bölgeden biri olan Maraş’taki Pazarcık Ovası’na ilişkin aşağıdaki
ayrıntılı gözlem, toprak dağılımındaki eşitsizliğin yanı sıra, bu olguya da işaret
etmektedir:

Pazarcık Ovası, Söke ve Çukurova bölgeleri gibi, pamuk üretilen, kapitalist
üretim ilişkilerine açılmış bir bölgeydi. Burada da toprak, çok değerliydi. Yüz
dönüme sahip birisi, eğer toprağını sürecek yeterli tarım aracına sahipse, zengin
köylü sayılıyordu. Beş-on bin dönüm toprağa sahip Emiroğlu gibi toprak
ağaları da vardı. Bu büyük toprak ağaları, yeterince sermayeye ve tarım aracına
sahip olduklarından, kendi topraklarını, tarım işçisi kiralayarak işliyor, pamuğu
toplatıyor ve böylece büyük kârlar elde ediyorlardı [...] Kimi köylüler, 40-50
dönüm civarındaki topraklarını, yeterince üretim aracına (özellikle traktöre)
ve sermayeye sahip olmadıkları için, bu olanaklara nispeten sahip orta ya da
zengin köylülere icara ya da ortağa vermek zorunda kalıyorlardı [...] Bu sö-
mürücü kesim, kasaba ve şehirlerdeki tefeci-tüccarlardı. Bunlar tarım ilacı ve
aleti ticaretiyle uğraşan ya da pamuğu işleyen çırçır fabrikalarının sahipleriydi.
Köylü kitlesini bir bütün olarak sömüren kesim buydu [...] Köylü üretimi sürdürebilmek için yüksek faizle borç aldığı tüccara bağımlı hale geliyor, ürettiği
malını ona yine düşük fiyattan satmak zorunda kalıyor, düşük fiyattan sattığı
için yine ondan borç alıyor, böylece bu kısır döngü sürüp gidiyordu. Ovadaki
toprak ağalarıyla yoksul ve orta köylüler arasındaki çelişki, toprak ağalarıyla
tarım işçileri arasındaki çelişkiden farklı nitelikteydi. Bu, sömüren-sömürülen
ilişkisinden çok, geniş topraklara sahip olanla, yeterince toprağı olmayanlar
arasındaki çelişkiydi. Tefeci-tüccarın ağır sömürüsü altındaki köylüler, bu ba-
ğımlılığı kırmanın, ancak paraya dayanan kapitalist sistemin yıkılmasıyla mümkün
olduğunu bildiklerinden, içinde bulundukları durumdan kurtulabilmek için
nispeten daha ulaşılır bir hedefe yönelmişlerdi: Toprak ağalarının topraklarını
ele geçirmek.53


Toprak işgallerinin ikinci önemli özelliği, Osmanlı toprak düzeninden miras
kalan ve çoğu zaman büyük toprak sahiplerinin işine yarayan tapu kayıtlarının
karmaşık ve düzensiz oluşunun bu yıllarda yoksul köylüler tarafından kendi lehlerine
değerlendirilmesidir:

Tüccara borcunuzu inkâr edemezdiniz, ama köycek birleşip ağanın topraklarından
bir kısmını işgal edebilir ve bu toprakların aslında size ait olduğunu iddia
edebilirdiniz. Ağaların bu toprakların tapusuna gerçekten sahip olup olmadığı
bile belli değildi. Olsa bile, yıllarca sürecek eski tapuların ispatlanması davaları
sırasında, köylü fiilen toprakları işler, hiç değilse biraz belini doğrulturdu [...]
Toprak işgallerini teşvik eden, “hesap adamı” köylüler için işgal eylemlerini
mantıki kılan buydu.54


1969’da İzmir’in Torbalı ilçesinin Atalan köyünde yaşanan toprak işgali deneyimi
hakkındaki aşağıdaki gazete haberi, köylülerin yasallık retoriğini tersine
çevirerek büyük toprak sahiplerine karşı kullandığını gösteriyor:

Kadastro memurlarının ağalardan yana çıktığını belirten komite sözcüsü Muhtar
Sabri Güleç uzun uzun anlatıyor: “Biz kanunlara karşı gelmiyoruz, bunu duysun
başımızdaki büyükler. Tapu kayıtlarına göre 6 ağanın sadece 4745 dönüm
arazisi olacakken toprakların hepsi yolsuz olarak ağaların üzerine geçiyor. Biz
buna da itiraz ediyoruz [...] Tekrar tesbit yapılsın, görülecek ki, tüm ağaların
toprakları 1500 dönüm, kısacası 12 bin dönüm onların değil hazinenindir. Asıl
kanuna karşı gelen ağalardır.”55


Yukarıda belirtilen iki özelliğe sahip olan eylem dalgası, Mart 1968’de
Antalya’daki Elmalı köylülerinin hazine arazisine el koyan ağanın topraklarını işgal etmeleriyle başlamış, Mart 1971’de Maraş’ın Pınarbaşı köyünde gerçekleşen
toprak işgaline değin kesintisiz olarak devam etmiştir. Ege ve Trakya’nın
köylerinden Maraş, Çukurova ve Kürt köylerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada
onlarca toprak işgali gerçekleşmiştir. Askeri yönetimin etkisini yitirdiği ve
sol hareketin yeniden yükselmeye başladığı 1974 sonrasından 12 Eylül 1980’e
kadar, 1968-71 dönemiyle aynı hızda olmasa da Çukurova, Pazarcık ve Kürt
köylerinde büyük toprak sahiplerine karşı sert mücadeleler yaşanmıştır. Özellikle
Kürt hareketinin 1970’lerin sonundaki hamlesinin arkaplanında bölgede süregiden
toprak mücadelelerine aktif şekilde müdahale eden grupların varlığının ciddi
etkisi bulunmaktadır.

52 Cem Eroğul, Demokrat Parti (Tarihi ve İdeolojisi), Ankara: İmge Kitabevi, 1990, s. 48; aktaran:
Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1999, s. 105.
53 Gün Zileli, Havariler (1972-1983), İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s. 209, 210.
54 a.g.e., s. 210.
55 Hikmet Çetinkaya, “İşgalci köylüler için tahkikat açıldı,” Cumhuriyet, 30 Ocak 1969


1968-71 döneminin büyük mücadele dalgasının kırlardaki bir diğer yansı-
ması ise bu dönemden önce ürettiği ürünün taban fiyatını burjuva partileriyle
oy pazarlığı yaparak yükseltmeye çalışan geniş köylü yığınlarının, bu dönemle
birlikte istemlerini büyük kitle eylemleriyle duyurmaya başlamasıdır. Eylemlerin
örgütlenmesi sürecinde sol ve devrimci yapıların aktif olarak yer alarak yoksul
köylülükle bağ kurabilmesinin altı özellikle çizilmelidir. Toprak işgallerinin nedenlerine
benzer biçimde, üretici eylemlerinin arkaplanında da yukarıda sözünü
ettiğimiz ikinci tipteki mülksüzleşme sürecinin belirtilerinden olan tefeci-tüccarlara
borçluluk/bağımlılık ilişkisine duyulan tepki yatmaktadır. Manisa’nın
Akhisar ilçesindeki tütün üreticilerinin durumuna ilişkin 1969’da yapılan aşağı-
daki gözlem dönemin tüm üretici eylemlerinin nedenini başarıyla yansıtıyor:

Köylüler etrafımızı çevirip başlıyorlardı anlatmaya. Tabii ki, en büyük dertleri
tütün taban fiyatının düşüklüğü ve fiyatlardaki bu düşüklüğün kendilerini tefeci-tüccarlara
yem yapmasıydı. Devlet tekeli, açılışın ilk günü, taban fiyatını
son derece düşük ilan edince, köylüler ister istemez, daha yüksek fiyat almak
umuduyla tüccarların kapısına koşuyorlardı. Ama tüccarlar, taban fiyatının çok
az üstünde bir fiyat veriyorlardı. Bunun üzerine köylüler, tek tek bütün tüccarların
kapısını çalıyorlardı. Aralarında anlaşma halinde olan tüccarlar, fiyatı
yükseltmek yerine, daha da düşürüyorlardı. Bunun üzerine köylü, gerisin geri,
ilk fiyatı veren tüccara gidiyordu tütününü satmak için. Ama insafsız tüccar,
bu kez, ilk verdiği fiyatı da düşürüyor, devletin verdiği taban fiyatının altında
bir fiyat veriyordu. Köylü çaresiz, yeniden devletin kapısına dayanıyor, düşük
taban fiyatından tütününü satmak istiyordu. Ne var ki, bu kez, devlet de ilk
açılışta verdiği fiyatı bir kez daha düşürüyordu. Artık ilk açılış fiyatından tütü-
nünü satabilmek bile bir ayrıcalık haline geliyordu. Sonunda köylü, tütününü,
açılıştaki fiyatın çok aşağısından devlet tekeline ya da tüccara satmak zorunda
kalıyordu. Öte yandan, köylünün büyük kısmı, tefeci tüccarlara önceden borçlu
hale getirildiği için tütününü baştan, en yüksek fiyattan bağımlı olduğu tefeciye
vermek zorundaydı. İşte çark böyle işliyordu.56

56 Gün Zileli, Yarılma (1954-1972), İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s. 341, 342.


Köylülerin yüksek taban fiyatı ve ucuz kredi isteğini siyasallaştırmaya yö-
nelen Fikir Klüpleri Federasyonu ve Dev-Genç gibi devrimci gençlik örgütlerine
bağlı yüzlerce devrimci öğrenci, 1968-71 arasındaki dönemde başta Ege ve
Karadeniz olmak üzere bir dizi bölgedeki çay, tütün, fındık vb. üreticilerine ula-
şarak oldukça kitlesel üretici eylemleri örgütlediler.57 12 Mart döneminde kesintiye
uğrayan bu eylemlerin, 1974 sonrasında bir dizi bölgede yeniden yükseldiğini
ve özellikle de devrimcilerin etkili olduğu Doğu Karadeniz bölgesinde büyük bir
kitleselliğe ulaştığını biliyoruz.

57 Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz: Fikret Babuş, Devrim Havarileri-68 Hareketinin Köy
Eylemleri, İstanbul: Ozan Yayıncılık, 2004, s. 69-144.
 
#10
Türkiye solu ve köylülük (1968-1980)

Toprak işgalleri ve üretici eylemlerinin kırlardaki sınıf mücadelelerine damgasını
vurduğu 1968-80 dönemini, -Kürt hareketinin yoksul köylülükle kurdu-
ğu tarihsel bağ hariç tutulursa- ülke tarihinde genel olarak solun, özel olarak da
devrimci hareketin yoksul köylülükle ciddi anlamda temas edebildiği, hâtta bazı
mevziler kazanabildiği yegane dönem olarak tanımlamak mümkündür. Bu dö-
nemin devrimci harekete Türkiye’nin koşullarına uygun tarzda bir işçi-köylü ittifakı
kurmak için ciddi fırsatlar sunduğunu söylemek mümkündür. Bu fırsat iyi
değerlendirilememiştir.
Devrimcilerin kırlara yönelik başarısızlığının nedenlerini yanlış yerlerde
arayan görüşler oldukça yaygındır. Buna göre, kırlarda zaten ciddi bir mücadele
potansiyeli yoktu ve devrimciler buralarda çalışma yürüterek yanlış yapmışlardı.
Bu görüşün ciddi bir dayanağı yoktur. Yukarıda oldukça özet olarak ele alınan
mücadelelerin varlığı, kırlarda kitlesel bir muhalefet hareketinin gelişme potansiyeli
bulunduğunu ve devrimci bir önderliğin müdahalesi halinde büyük kentlerde
gelişen işçi mücadeleleriyle ittifaka geçebilme ihtimalinin düşük olmadığını
göstermektedir. Dolayısıyla, devrimcilerin belirli bölgelerde düzen siyasetinin
hegemonyasının sarsılmasına yol açan fedakârca mücadelesinin küçümsenmesine
en başta bu topraklarda proleter devriminin yolunu açmaya çalışan devrimci
Marksistler karşı çıkmalıdır. Buradaki sorun devrimcilerin kırlardaki mücadelelere
müdahale etme gayretinde değil, bu müdahaleleri yaparken önemli maddi
olguları gözden kaçırmalarında ve takip ettikleri hatalı taktik ve stratejilerde
aranmalıdır.
1968-71 döneminin devrimci hareketi köylülük sorununa ilişkin birbiriyle
bağlantılı üç ciddi hata yapmıştır: köylü eylemlerinin varlığını kentlerdeki işçi
sınıfının devrimdeki öncü rolünü görmezden gelmek için gerekçe olarak kullanmış,
köylülere yanlış mücadele araçlarıyla seslenmeye çalışmış ve kendi örgütselzaaflarını kavrayamamıştır. Tartıştığımız dönemde Türkiye’de militan bir işçi hareketinin
ortaya çıktığını kesinlikle unutmamak gerekiyor. İşçi sınıfının fabrika
işgali, grev, kitle gösterisi gibi militan mücadele yöntemlerini her geçen gün,
giderek artan bir oranda kullanarak düzeni sarstığı bir dönemden söz ediyoruz.
Mücadeleci sınıf sendikacılığının odağı haline gelen DİSK’in kapatılmasını hedefleyen
sendika yasasına karşı, 15-16 Haziran 1970’te İstanbul ve Kocaeli’de
sendikalı ve sendikasız 150 bin işçinin iki gün boyunca sokakları zapt ederek muazzam
bir direniş gösterdiğini biliyoruz. İşçi sınıfı düzeni bu şekilde sarsıyorken,
bu mücadeleyi ileriye taşıyacak, sınıfı devrime hazırlayacak bir partinin ortada
bulunmadığı da açıktır. Bu dönemde sol adına iki çizgi mevcuttur. Bunlardan
ilki olan TİP, reformist ve parlamentarist bir akımdır. Devrimciler ise Leninist
bir partiyi kuracak bir örgütlü hazırlığın oldukça uzağındadır. Dev-Genç dönemin
bütün mücadeleleriyle dayanışma halinde olan bir gençlik örgütüdür sadece.
1970’e değin bırakın Leninist bir partiyi, herhangi bir devrimci örgüt de ortaya
çıkmamıştır.


1970’ten sonra kurulan üç devrimci örgütün ise işçi sınıfıyla hiçbir ciddi
bağlantısı yoktur. 15-16 Haziran’da ortaya konan devasa mücadele potansiyelini
devrimci kanallara akıtacak örgütlenme yapısına, taktik ve stratejiye sahip
değildirler. Daha da vahimi, kendi örgütsüzlüklerini ve sınıfla bağ kurmaktaki
yetersizliklerini fark etmek yerine, işçi sınıfının devrimin öncü gücü olmadığını
ileri sürebilecek kadar da maddi gerçeklikten uzağa düşmüşlerdir. Kentlerdeki ve
sanayi havzalarındaki emekçi yığınları arasında sağlam bağlar kurarak örgütlenen
bir devrimci işçi partisini inşa etmeyi, kırsal ittifakları bu çerçevede ele alarak
yaşama geçirmeyi akıllarına getirmeyip, işçi sınıfının öncülüğünü tamamen
bir kenara atan, köylülüğü devrimin motor gücü ilan eden tezleri benimseyerek
hatalı bir yönelişe girmişlerdir. Dahası, kentlerdeki işçi mücadeleleri bir yana,
varolan koşullarda kırlarda süregiden toplumsal mücadelenin ihtiyaçları da neredeyse
gerilla mücadelesi haricindeki her türlü örgütlenme stratejisini ve mücadele
yöntemini gerekli kılıyordu. Devrimcilerin köylü birlikleri, üretici sendikaları,
mevsimlik işçileri örgütleyecek sendikalar türünden kitle örgütlerini yerel ve
ulusal ölçekte inşa etmeleri süregiden mücadelelerin parçalı ve geçici niteliğinin
aşılmasına yol açabilir ve yoksul köylülüğün ve tarım işçilerinin kentlerdeki yüz
binlerce işçiyle ulusal düzeyde ittifaka girmesinin zeminini döşeyebilirdi. Elbette
bu yolun izlenebilmesi için ortada bir Leninist partinin veya bu partinin kurulması
yolunda etkili bir hazırlık yapan bir devrimci örgütün bulunması gerekiyordu; ki
eksik olan da buydu. Bu yolu izlemek yerine kırlardan şehirlere doğru gelişecek
gerilla mücadelesine dayanan devrim stratejileri belirlemek devrimci hareketin
yenilgisini kaçınılmaz hale getirdi. 1974-80 döneminde toparlanan devrimci hareket,
işçi sınıfına öncülük edecek bir komünist partisinin kurulmasını başaramamıştır.
Devrimci örgütlerin bu dönemde izlediği politikalar yalnızca köylülüğün
alt sınıflarını değil, bu dönemde binlerce grev ve direnişe imza atan işçi kitlelerinin ihtiyacını da karşılayamamış, mücadeleleri ileriye taşımak bir yana, birle-
şik bir savunma hattını örmeyi dahi sağlayamamıştır. Özetle söylemek gerekirse,
1968-80 döneminin devrimci örgütleri kentlerdeki devasa sınıf mücadeleleri ile
kırlardaki mücadele potansiyelini biraraya getirebilecek bir devrimci örgütlenme
anlayışına ve siyasal programa sahip olmakları için her iki alandaki mücadeleler
de yenilmiştir.
 
#11
Sonuç

Bu yazının Marksist teorinin tarım ve köylü sorunlarına yaklaşımını özetleyen
bölümünde gösterildiği gibi, tarımın ticarileşmesinin ve kapitalist üretim
ilişkilerinin kırlarda yayılması birbiriyle bağlantılı iki temel sonuca yol açar. İlk
olarak, kır nüfusunun çoğunluğunu oluşturan yoksul köylülüğü toprak ve diğer
üretim araçlarından kopararak mülksüzleştirir. Üretim araçlarından koparılan ve
işgücünü satmaktan başka bir seçeneği kalmayan bu geniş kesim kitleler halinde
proletarya saflarına katılır. Kapitalizmin kırlarda gelişiminin ikinci sonucu köylülük
arasındaki sınıfsal çelişkilerin biçim değiştirmesidir. Kapitalizm öncesi dö-
nemin belirleyici unsuru olan büyük toprak sahipleriyle topraksız ve az topraklı
köylüler arasındaki çelişki yerini kapitalist ilişkiler altında yaygınlaşan kapitalist
büyük toprak sahipleri ve kır proletaryası arasındaki çelişkiye bırakır. Bu çerçevede,
orta köylülüğün büyük bölümü yoksul köylülüğün ve tarım proletaryasının
saflarına itilirken küçük bir kesim de (farklı oranlarda) ücretli emek kullanan
kapitalist çiftçilere dönüşür.


Bununla birlikte, önce Marx’ın, sonrasında Kautsky ve Lenin’in ortaya koyduğu
gibi, dünya tarihsel eğilimler olan köylülüğün proleterleşmesi ve (kapitalist
ilişkilerin etkisi altında) sınıf kutuplaşmasının artması farklı bölge ve ülkelerde
farklı tempolarda ilerler. Kapitalizmin dünya ölçeğinde eşitsiz ve bileşik gelişimine
bağlı olarak, farklı coğrafyalarda ve hatta birbirine çok yakın bölgelerde
farklı türden sınıf oluşumları gözlemlenir. İçinde bulunduğumuz coğrafyadaki
tarımsal dönüşümlerin ve kırlardaki sınıf ilişkilerinin kısa bir tarihsel değerlendirmesini
yapan bu yazıda kapitalizmin kırlardaki gelişiminin bu eşitsiz ve bile-
şik niteliğinin altını çizmeye çalıştık. Bir yandan mülksüzleşme, proleterleşme
ve sınıf kutuplaşmasının 19. yüzyıldan 20. yüzyılın sonlarına doğru ilerleyişini
takip ederken, diğer yandan gerek farklı bölgelerdeki gerekse ulusal ölçekteki sı-
nıf mücadelelerinin bu genel eğilimleri sınırlayıcı ve değiştirici yönlerine dikkat
çektik

Sınıf mücadelelerinin tarımsal yapılar üzerindeki etkisine bağlı olarak kapitalizmin
farklı bölgelerdeki farklı gelişim çizgilerini tespit etmeye çalıştık. 19.
yüzyılda Batı Anadolu’daki kırsal sınıf mücadelelerini ele aldığımız bölümde
küçük köylülüğün mülksüzleşme saldırısına ciddi biçimde direnebildiği durumlarda büyük toprak mülkiyeti ile küçük köylü mülkiyetinin yan yana bulunduğu,
karmaşık türden bir kapitalist gelişme dinamiğinin ortaya çıktığını ortaya koyduk.
Öte yandan, küçük köylülüğün tarihsel olarak güçlü bir sınıf olarak ortaya
çıkmadığı Çukurova ve Kürt bölgelerinde mülksüzleşme ve proleterleşme dinamiklerinin
nispeten daha sorunsuz biçimde ilerleyebildiğini gösterdik.

Osmanlı mirasının bir parçası olarak ortaya çıkan bu iki tip gelişim çizgisi,
1923’te cumhuriyet rejimine geçilmesinin ardından herhangi bir kırılmaya uğ-
ramadan varlığını sürdürdü. Milli mücadele ve cumhuriyetin kuruluşu sürecinin
tarımsal yapılar ve kırlardaki sınıf mücadeleleri üzerindeki yegâne etkisi gayrimüslim
toprak sahiplerinin tasfiye edilmesinden yararlanan Müslüman toprak
sahiplerinin gayrimüslimlerden kalan geniş arazileri mülk edinmesi oldu. Tek
parti dönemindeki milletvekili listelerini incelerken gösterdiğimiz gibi, başta
Çukurova ve Kürt bölgelerindeki toprak ağaları olmak üzere, bir bütün olarak
büyük toprak sahipleri sınıfı cumhuriyet rejimini kuran iktidar bloğunda önemli
bir yere sahipti.


İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde Türkiye’nin dünya kapitalist sistemi içindeki
yeni konumuna bağlı olarak ülkeye giren büyük miktardaki maddi yardım
ve kredinin tarım kesimine aktarılması sonucunda tarım sektöründe altyapı, teknoloji
ve ticarileşme bakımlarından büyük çaplı gelişmeler ve yapı değişiklikleri
yaşandı. Bu değişimlere bağlı olarak yoksul ve küçük köylülüğün mülksüzleşme
eğilimi hız kazandı. Küçük köylülüğün hakim olduğu bölgelerde teknolojik de-
ğişime bağlı olarak ciddi bir fazla işgücü sorunu oluştu. Küçük köylülük bazı
bölgelerde pazar için üretime başarılı biçimde uyum sağlarken, bir dizi bölgede
aynı başarıyı gösteremedi. Tefeci-tüccarlara borçlanma sonucunda yoksullaşma
ve topraktan kopma yaygınlaştı. Bu durum, bu kesimin bazı bölgelerde yavaş,
bazı bölgelerde hızlı biçimde tasfiyesine ve proleterleşmesine neden oldu. Geniş
yığınlar büyük kentlere göç ederken, tarım bölgelerinde kalanlar artan oranda
mevsimlik işçi göçüne, tarım-dışı faaliyetlere ve geçim kaynaklarına muhtaç
hale geldiler. Küçük köylülüğün önemli bölümü artan oranda yarı-proleterleşti.
Büyük toprak mülkiyetinin yaygın olduğu bölgelerde ise yoksul köylülüğün tasfiyesi
daha hızlı ve dramatik biçimde yaşandı. Tarımın makinalaşması özellikle
Çukurova’da ortakçıların süratle topraktan atılmasını kolaylaştırdı ve işgücü ihtiyacını
azalttı. Mülksüzleştirme yoluyla birikim yaparak 1950’lerde güç kazanan
Çukurovalı tarım kapitalistleri, sonraki yıllarda tarımdan sanayiye doğru başarılı
bir geçiş yaparak Türkiye kapitalizmine yön veren bir dizi büyük holdingin temellerini
attılar. Aynı türden bir mülksüzleştirme potansiyeli Kürt coğrafyasında
da mevcut olmasına ve bazı Kürt bölgelerinde Çukurova türünden hızlı geçişler
de yaşanmasına rağmen, bir dizi coğrafi, ticari ve siyasi nedenden ötürü buradaki
mülksüzleşme Çukurova’daki kadar hızlı ve sorunsuz biçimde ilerlemedi.
Bölgede 1960’larda başlayan ve 1970’lerin sonunda ciddi boyutlara ulaşan toprak
mücadeleleri mülksüzleşme yoluyla kapitalist birikimin önünde önemli bir engel olarak ortaya çıktı.

1950-80 dönemini ele alırken köylülüğün gelişen mülksüzleşme eğilimine
karşı geliştirdiği mücadele biçimlerinin altını özellikle çizdik. Tek parti iktidarının
(özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki) uygulamalarına büyük tepki
duyan köylüler, devrimci bir partinin mevcut olmadığı koşullarda Demokrat
Parti’ye destek vererek bu partinin iktidara gelmesini sağladı. DP iktidarı bir yandan
mülksüzleşme dinamiklerini harekete geçiren uygulamalar yaparken, köylü
kitlelerinin basıncı altında bazı popülist önlemler de almak zorunda kaldı. Bu
dönemde yoksul köylüler verdikleri oyu bir tür pazarlık unsuru olarak kullanmaya
çalışarak ayakta durmaya gayret ettiler. Öte yandan, mülksüzleşme saldırısının
ciddi boyuta ulaştığı Çukurova bölgesinde makina kırıcılık türünden direniş eğilimleri
de gözlemlendi.

Yoksul köylülüğün düzen partilerinden ve devletten bağımsız bir mücadele
ve örgütlenme inisiyatifine (kısmen) sahip olduğu tek dönem 1968-80 dönemidir.
Özellikle 12 Mart 1971 darbesini önceleyen üç yıllık dönemde çok sayıda toprak
işgali ve üretici eylemi gerçekleşti. Devrimci gruplar bazı bölgelerde yoksul
köylülükle ciddi ilişki kanalları yakalayabildiler. Bir başka deyişle, düzenin kırlardaki
hegemonyasının –en azından bir dizi bölgede- sarsılmasına yol açabilecek
bir potansiyelin varlığı ortaya çıktı. Devrimci gruplar kentlerdeki devasa işçi
sınıfı mücadelelerine müdahale ederek devrimci bir işçi partisinin kurulmasına
yönelmek ve kırlardaki sınıf ittifaklarını bu çerçevede ele almak yerine, kırlardaki
hareketliliğin ihtiyaçlarıyla ilgisi olmayan kırlardan şehirlere doğru gerilla
stratejileri belirleyerek bu potansiyelin heba olmasına – istemeden de olsa- katkı-
da bulundular. 1974-80 döneminde gerilla stratejilerinin pratikte terk edilmiş olmasına
ve Doğu Karadenız, Maraş ve Kürt bölgelerinde köylülük içinde bir dizi
mevzi kazanılmasına rağmen, ne kırlardaki ne de kentlerdeki sınıf mücadelelerin
ihtiyaçlarını karşılayacak birleşik bir devrimci mücadelenin ortaya konamaması
ve Leninist bir partinin kurulamaması 12 Eylül 1980’deki askeri darbenin ardından
ülke çapında yaşanan siyasi yenilgiyi kaçınılmaz hale getirdi.



Burak Gürel
 
Üst