Türkiye’de kırda sınıf mücadelelerinin tarihsel gelişimi-II

#1
Türkiye’de kırda
sınıf mücadelelerinin
tarihsel gelişimi-II (1980-2012)
Burak Gürel



Türkiye’de kırlarda sınıf mücadelelerinin 19. yüzyıldan 12 Eylül 1980’e
değin gelişimini inceleyen ilk yazımızda yalnızca kentlere odaklanan bir
sınıf analizinin üç nedenden ötürü eksik ve hatta yanlış sonuçlara varmaya
mahkum olduğunu belirtmiştik. Birincisi, gelişmiş kapitalist ülkelerden
farklı olarak, Türkiye nüfusunun yarısından fazlası 1980’lerin başına değin
kırlarda yaşıyordu. İkincisi, tarımın dönüşümü ve kırlarda sınıf mücadelesi
Kürt sorununun tarihsel gelişimini anlamak için anahtar bir konuma sahiptir.
Tarımın Türkiye ekonomisindeki ağırlığı sürekli olarak azalırken (bile-
şik gelişme), başta Kürt coğrafyası olmak üzere bazı bölgelerde tarım temel
ekonomik faaliyet ve istihdam alanı olmayı uzun bir müddet sürdürmüş-
tür (eşitsiz gelişme). Toprak sorununun, yani büyük toprak sahipleri ile az
topraklı ve topraksız köylüler arasındaki sınıfsal çelişkilerin Kürt coğrafyasında
diğer bölgelerle mukayese kabul etmeyecek kadar büyük olması bu
genel tabloya eklendiğinde, kırsal dinamiklerin Kürt hareketinin (1990’ların
başındaki zorunlu göç öncesindeki) gelişimini anlamak için taşıdığı önem
açıklık kazanır.

Son olarak, hiç toprağı olmayanların toplam kır nüfusu içindeki oranı-
nın düşüklüğüne ve küçük ölçekli üretimin yaygınlığına bakarak Türkiye’de
köylülüğün geçen yüzyılın büyük bölümünde kendi kendine yeterli, proleterleşme
baskısı altında olmayan, bağımsız bir karakterde olduğu sonucuna
varan tezlerin aksine, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde kapitalizmin hızlı
ve yaygın gelişiminin sonucunda Türkiye’deki köylülüğün önemli bölümü
proleterleşmiştir. Proleterleşen köylülerin bir bölümü kentlere göç ederek
1960-80 döneminde sanayi havzalarını mücadeleleriyle sarsan kentli işçi
sınıfını oluşturmuş, diğer bölümü köyünü terk etmemekle birlikte bazen
köyünün yakınında, bazen de uzak bölgelerde tarım veya tarım-dışı sektörlerde
emek gücünü satarak geçinmeye çalışmıştır. Toprağa ve diğer tarımsal
üretim araçlarına erişimi kısıtlı olduğu için tarımdan elde ettiği geliri geçimine
yetmeyen, emek gücünü satmaya mecbur olan köylü yığınları Türkiye
proletaryasının önemli bir bölümünü oluşturan yarı-proleterler haline gelmişlerdir.
Tüm bu nedenlerden ötürü, yalnızca kentlere odaklanan incelemeler
Türkiye’deki sınıf mücadelelerini bütünlüklü olarak analiz etmek ve bu
analizden doğru politik sonuçlar çıkarmak için yeterli değildir. Tarımsal yapının
değişimi, kırdaki tarım-dışı ekonomik faaliyetler, farklı proleterleşme
biçimleri ve kırdaki sınıfların karşılıklı konumu mutlaka incelemeye dahil
edilmelidir.1

1980’den günümüze değin yaşanan yapısal değişimler yukarıda anılan üç
olguyu ciddi biçimde etkilese de, bu olguların her biri (farklı derecelerle de
olsa) hâlâ önemlidir. Kırsal nüfusa ilişkin verilere bakarak açıklamaya baş-
layalım. Kırsal nüfusun toplam nüfusa oranı 1950’de yüzde 80’den 1980’de
yüzde 50’ye, 2011’de yüzde 23’e düşmüştür.2

Bu göçün yeterli üretim aracı-
na sahip olan köylülerin kentte yaşama arzusundan ziyade, üretim araçlarına
erişimi sınırlı olan köylülerin proleterleşmesinden kaynaklandığını tahmin
etmek zor değildir. Dolayısıyla, son otuz yıldaki işçi sınıfı oluşumunu anlamak
için köyden kente göçü zorunlu kılan yapısal faktörleri incelemek gerekir.
Bununla birlikte, son otuz yılda yarı yarıya azalmasına rağmen toplam
nüfusun dörtte biri hâlâ kırlarda yaşamaktadır. Bu nedenle, 1980 sonrasındaki
sınıf mücadelelerini doğru anlamak için kırlardan gidenleri olduğu kadar kırlarda kalanları da incelemek gerekir

Kürt sorununun kırsal dinamiklerine bakarak devam edelim. Burada
1980’den sonra gerçekleşen yapısal değişim ekonomik değil, büyük ölçüde
siyasi faktörlerden kaynaklanmış, ancak ekonomik yapıyı ve sınıf ilişkilerini
derinden etkilemiştir. Devletin PKK’yi askeri yenilgiye uğratabilmek için
1990’larda uyguladığı zorunlu göç politikası Kürt kırlarının yapısını süratle
değiştirmiştir. Kürt köylülüğünün 1950’lerden itibaren yaşadığı proleterleşme
kendi seyrine bırakıldığı takdirde, tedrici biçimde (1980’den sonra
muhtemelen biraz daha hızlanarak) devam edecekti. Ancak, zorunlu göç
proleterleşmenin bu tedrici niteliğini ortadan kaldırmış, Kürt köylülüğünün
büyük bölümünü on yıldan az bir süre içinde mülksüzleştirmiştir. Zorunlu
göçün Türkiye tarihindeki en hızlı proleterleşme süreci olduğunu söylemek
mümkündür. Bundan çok daha az önemli olmakla birlikte, 1980’den itibaren
tarımsal yapıda yaşanan değişimler de Kürt köylülüğünün proleterleşmesine
katkıda bulunmuştur.

Bu tablo, Kürt sorunu bağlamında üç ayrı olguya işaret ediyor. Birincisi,
Kürt nüfusu büyük ölçüde kentli ve proleter bir nitelik kazanmıştır. Kürtlerin
proleterleşmesi Türkiye proletaryasının kompozisyonunu ciddi biçimde
değiştirmiştir. Bunun Kürt hareketi bakımından en önemli sonucu tarım ve
köylülük sorunlarının hareketin politik programı ve pratiğindeki ağırlığının
azalmasıdır. 1970’lerin sonu ile 1980’lerde büyük toprak sahiplerine kar-
şı mücadele vurgusu hareketin programında ve somut faaliyetinde ciddi bir
yere sahipken 1990’larda bu vurgu giderek azalmış,3
buna karşılık zorunlugöçle mülksüzleştirilen köylülerin köye dönüş hakkına kavuşarak yeniden
mülk sahibi olması hareketin somut taleplerinden biri haline gelmiştir.

son olarak, zorunlu göçten sonra Kürtlerin Türkiye proletaryası içindeki oranı
yalnızca kentlerdeki tarım-dışı sektörlerde değil, tarım sektöründe de dramatik
biçimde artmıştır. Günümüzde Türkiye proletaryasının en güvencesiz,
en fazla sömürülen parçasını oluşturan mevsimlik tarım işçilerinin büyük
bölümü zorunlu göçün mülksüzleştirdiği Kürtlerdir. Kısacası, Kürt nüfusu
kentleşmiştir ama kırdaki sınıf mücadeleleri bakımından önemi azalmak bir yana, giderek artmıştır. 1980 sonrasında değişen sınıf ilişkilerine ilişkin analizler
bu olguyu hesaba katmak zorundadır.

Nihayet, tarımdaki proleterleşme mevsimlik tarım işçiliği yapan Kürtlerle
sınırlı kalmamıştır. Bu yazıda ayrıntılı olarak ele alınan 1980 sonrasındaki
tarımsal dönüşümler köyden kente göçün ivmesini artırmanın yanı sıra,
1980 öncesinde gözlemlenen bir diğer olgu olan kırsal nüfusun (tamamen
veya kısmen) proleterleşmesini yaygınlaştırarak kırdaki sınıf ilişkilerini derinden
etkilemiştir.

Yukarıda sıralanan nedenlere bağlı olarak, bu yazı 1980’den günümü-
ze kırlardaki yapısal değişimleri ve sınıf mücadelelerini özetle incelemeyi
amaçlıyor. Yazı on bir bölümden oluşuyor. Giriş bölümünün ardından dünya
tarımının değişen yapısını ana hatlarıyla inceleyeceğiz. İkinci bölümde
dönüşümün maddi altyapısını oluşturan tarımın sanayileşmesi, tekellerin
hâkimiyetine girmesi ve küçük çiftçilerin sözleşmeli çiftçilere dönüşümü
üzerinde duracağız. Üçüncü bölümde bu maddi değişimlerin politika alanına
nasıl yansıdığına kısaca bakacağız. Bunun ardından Türkiye’deki dönüşümü
incelemeye başlayacağız. Dördüncü bölümde küçük üreticilere verilen devlet
desteğindeki değişiklikler temelinde 1980 sonrasındaki tarım politikalarını
dönemlendireceğiz. Beşinci bölümde son yıllarda epey rağbet gören,
Türkiye tarımının devlet eliyle çökertildiği tezinin geçerli olup olmadığını
sorgulayacağız. Altıncı bölümde neoliberal dönüşüm çerçevesinde uygulanan
üç temel politika olan tarım ürünü işleme alanında 1990’lara kadar
aktif olan kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT’ler) özelleştirilmesini, tarım
kooperatiflerinin işlevsizleştirilmesini ve Tohumculuk Kanunu’nu ele alaca-
ğız. Bunun ardından sınıf ilişkilerinin dönüşümüne ve sınıf mücadelelerine
odaklanacağız. Yedinci bölümde Türkiye’de sözleşmeli çiftçiliğin yükselişini
inceleyeceğiz. Sekizinci bölümde günümüz Türkiye’sinin kırsal sınıflarını
haritalayacağız. Dokuzuncu bölümde kırlardaki alt sınıfların 1980’den gü-
nümüze değin gerçekleştirdikleri eylemlerin ayrıntılı bir bilançosunu çıkaracağız.
Bunun ardından, “Ne Yapmalı?” sorusunu sorarak devrimci Marksizmin
kırdaki sınıf mücadelelerine ilişkin önceliklerini ve somut görevlerini
saptayacağız. Sonuç bölümünde yazının temel argümanlarını özetleyeceğiz.
Böylelikle dergimizin altıncı sayısında yayımlanan, kırda sınıf mücadelelerinin
1980’e değin gelişimini inceleyen yazımızda okuyucuya verdiğimiz
1980 sonrasını ayrı bir yazıda ele alma sözünü tutmuş ve Türkiye kırlarının
dönüşümüne ilişkin genel bir tarihsel ve politik çerçeve çizmiş oluyoruz.

1 Burak Gürel, “Türkiye’de Kırda Sınıf Mücadelelerinin Tarihsel Gelişimi,” Devrimci Marksizm,
no: 6-7, İlkbahar-Yaz 2008, s. 71, 72.
2 http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=10736
3 Bunun yalnızca zorunlu göçün ürettiği yeni nesnel koşullardan kaynaklandığını elbette iddia etmiyoruz.
1989-91 döneminde Doğu Bloku’nun yıkılması ile Kürt hareketinin politik programı ve
pratiğindeki sınıfsal vurguların ciddi biçimde azalması arasında doğrudan bir bağ mevcuttur. Ayrı-
ca, askeri mücadelenin seyrine bağlı olarak belirli bölgelerde büyük toprak sahipleriyle iyi ilişkiler
kurmak da zaman zaman uygulanan bir politika haline gelmiştir. Bununla birlikte, zorunlu göçün
büyük oranda kentli bir Kürt kitlesi yaratmasının söz konusu politik dönüşüme ciddi bir etkide
bulunduğu açıktır.

 
#2
Altyapının dönüşümü:
Üretici güçlerin gelişimi (tarımın sanayileşmesi)
ve üretim ilişkilerinin değişimi
(tarım tekellerinin ve sözleşmeli çiftçiliğin yükselişi)


Dünya tarımının dönüşümüne ilişkin literatürün büyük bölümünde altyapı
ve üstyapıda meydana gelen değişimler birbirleriyle net olarak ayrış-
tırılmadan, karman çorman biçimde ele alınmaktadır. Bu durum tarımsal
yapının dönüşümünün ardındaki nedensellik zincirinin anlaşılmasını güç-
leştirmektedir. Bunu söylerken altyapı ile üstyapının birbirleriyle karmaşık
biçimde ilişkili olduğu gerçeğini inkâr etmiyoruz. Üstyapıdaki (yani tarım
politikalarında ve tarım kanunlarındaki) değişiklikler altyapıda burjuvazinin
lehine değişimlerin önünü açar. Sermayenin arzu ettiği üstyapısal değişikliklerin
çeşitli nedenlerle yapılamaması ise sermaye birikimini olumsuz etkiler.
Kısacası, altyapı-üstyapı ilişkisi tek yönlü bir ilişki değildir. Ancak, üstyapının
değişimi esas olarak altyapıdaki (yani üretici güçler ile üretim ilişkileri
alanındaki) değişimlerin sonucudur. Üretici güçler ile üretim ilişkilerinin
dönüşümü yeni politikaların ve hukuki değişikliklerinin ardındaki temel faktördür.
Bu yeni politikalar ve kanunlar altyapıdaki dönüşümü derinleştirir ve
bu dönüşüm bir süre sonra üstyapıda alanında yeni değişiklikleri gerektirir.
Tarihsel materyalizmin abecesi olan altyapı-üstyapı ilişkisini akılda tutmak,
literatürde sıkça yapılan yeni tarım politikalarını ve kanunlarını bağımsız bir
faktör gibi sunma, yeni bir üretim altyapısının kuruluşunun esas nedeniymiş
gibi görme yanlışından kaçınmamızı sağlayacaktır.

Dünya tarımının İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönüşümünü iki ayrı
döneme ayırarak inceleyebiliriz. 1945-80 aralığında küçük ölçekli tarımın
modernleştirilmesi öne çıkmış, 1980 sonrasında ise sözleşmeli çiftçilik yaygınlaşmıştır.
İki dönemin farklılıklarına geçmeden önce benzerliklerini ele
alalım. Sermayenin her iki dönemde de değişmeyen temel tercihi (bazı ürün
çeşitleri haricinde) tarım üretimine doğrudan girmemek, üretimi çiftçilere
bırakmaktır. Kökleri sömürgecilik dönemine kadar uzanan bu tarihsel tercihin
pek çok nedeni var. Bize en önemli görünenleri sayalım. İlk neden
proleterlerin toprağa sınırlı erişiminin yalnızca tarım sermayesinin değil, bir
bütün olarak burjuvazinin genel çıkarlarıyla uyumlu olmasıdır. Proleterlerin
toprağa erişimi, erişimin derecesine bağlı olarak ücretler üzerinde üç farklı
etki yapabilir. Köylüler geçinmelerine yetecek kadar toprağa sahiplerse
üzerlerindeki proleterleşme basıncı hafifler. Bu durumda sermaye köylüleri
işçileştirilebilmek için ücretleri ciddi biçimde artırmak zorunda kalır. Elle-
rindeki toprak geçinmelerine yetmiyorsa köylüler proleterleşmeye mecbur
kalır.

Bu durumda köylüler ya tarımdan tamamen koparak tam proleterleşir
ya da bir yandan tarımla uğraşırken diğer yandan işçilik yapar, yani yarı-
proleterleşir. Tam proleterleşme, sermayeye kısa vadede aşırı biçimde sö-
mürebileceği devasa bir emek gücü kaynağı sağlar. Ancak, emek gücünün
yeniden üretim masraflarını azaltacak ek gelir kaynağının bulunmaması işçi
sınıfını uzun vadede yaşam koşullarını iyileştirmek için sınıf mücadelesi
vermeye zorlar. Bunun aksine, yarı-proleterleşme emek gücünün yeniden
üretim masraflarının bir bölümünün tarımdan elde edilen gelirle karşılanmasını
mümkün kılar. Tarımdan belirli bir gelir elde eden işçiler, aldıkları ücreti
yegâne geçim kaynağı olarak görmedikleri için militan sınıf mücadelesine
yönelmeleri zordur. Kısacası, köylülüğün geçimine yetmeyecek düzeyde,
sınırlı miktarda toprağa sahip olması burjuvazinin çıkarlarına (geçimine yetecek
kadar toprağa sahip olmasından veya hiç toprağı olmamasından) daha
fazla uygundur.4

İkincisi, sanayi ve hizmet sektörlerinden farklı olarak, tarım üretimi hava
koşullarına göre yıldan yıla ciddi değişiklikler gösterebilir, yani tarımda
uzun vadeli üretim planı yapmak diğer sektörlere göre daha zor ve risklidir.
Üçüncüsü, üretimi doğrudan kontrol etmek yalnızca ayrıntılı işbölümünün
gerekli olduğu alanlar için zorunludur ve tarımın büyük bölümü için böyle
bir zorunluluk yoktur. Bu durumda emek sürecinin doğrudan denetiminde
ısrar etmek üretim masraflarını artırıp kârları azaltma riskini barındırır.5
Dördüncü neden, üretimi köylüye bırakmanın sermayeyi işçilere ödenen
sağlık sigortası, emeklilik primi vb. masraflardan kurtarmasıdır. Beşinci
neden, işçilerle parçabaşı üretim sözleşmesi yapan kapitalistlere benzer bi-
çimde, köylülerle alım-satım ilişkisine giren kapitalistlerin daha sonra karar
değiştirip bu ilişkiyi kolayca sonlandırabilmesidir. Büyük çiftliklerde ücretli
işçi çalıştırarak üretime doğrudan dahil olan kapitalistler ise üretimden bu
kadar kolay çekilemezler. Bir başka deyişle, üretimi doğrudan değil, dolaylı
yoldan örgütlemek sermayeye piyasa koşulları değiştiğinde (örneğin belirli
bir ürüne olan talep azaldığında) bir üretim alanından kolayca çıkıp başka
bir alana girebilme kabiliyeti, yani esneklik kazandırır.6

Nihayet, çok sayıda
işçiyi sürekli olarak yan yana çalıştırmak işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele etme eğilimini güçlendirip burjuvazinin başını ağrıtabilir. Bu nedenle,
ücretli emek gücü kullanmanın şart olmadığı hallerde burjuvazi sözleşmeli
çiftçiliği tercih eder.7

Bu nedenlerden dolayı, tarım sektöründe faaliyet gösteren
büyük sermaye 1980 öncesi ve sonrasında mecbur kalmadıkça üretim
araçlarının doğrudan kontrolüne ve ücretli emek gücü istihdamına dayanan,
fabrika üretimine benzeyen bir üretim organizasyonu kurmamıştır. Her iki
dönemde de çiftçilik (farklı sınıflardan) köylülere bırakılmış, ürün işleme ve
pazarlama faaliyetleri ise sermayenin doğrudan kontrolü altında kalmıştır.
İki dönem arasında tarlalardaki üretimi dolaylı yoldan kontrol etme tercihi
bakımından bir süreklilik olmakla birlikte, dolaylı kontrolün yöntemleri
ve derecesi konusunda belirgin bir fark mevcuttur. İlk dönemde küçük
çiftçiler nispeten daha bağımsız bir konumdaydı. İkinci dönemde sözleş-
meli çiftçilik modeli yoluyla küçük çiftçilerin sermayeye daha sıkı biçimde
bağlanması gündeme gelmiştir. Bu değişimin temel nedeni üretici güçlerin
gelişiminin sermayenin tarım sektörünü daha doğrudan biçimde kontrol
etmesini mümkün kılmasıdır. Üretici güçlerin gelişimi tarımın giderek sanayileşmesine
neden olur. Tarımın sanayileşmesi, ürünlerin sanayide oldu-
ğu gibi standartlaşmasına imkân verir. Tükettiğimiz gıdaların büyük bölü-
münün ambalajına dikkatle baktığımızda bunların çoğunun büyük tekeller
tarafından üretildiğini görürüz. Şirketlerin piyasaya aynı ambalajın içinde
sürdükleri ürünün hammaddesinin de elbette standart olması gerekir

Aynıgirdilerle, aynı teknikler kullanılarak üretilmiş, büyük miktarda hammaddeye
ihtiyaç duyan tarım ve gıda tekelleri, çiftçilerin tarladaki üretimini daha
sıkı biçimde kontrol etmeye mecburdur. Sermaye tarım üretimini standartlaşma
ihtiyacını iki farklı biçimde giderebilir. Birinci yöntem fabrika tipi
üretim yapan, ücretli emek gücü istihdam eden, kapitalist çiftlikler kurmaktır.
Ancak, yukarıda değindiğimiz nedenlerden ötürü sermaye bu seçeneği
genellikle tercih etmez.

Sözleşmeli çiftçilik bu noktada alternatif bir üretim modeli olarak gündeme
gelir. Sanayi sektöründeki taşeron modelinin tarımdaki muadili sözleşmeli
çiftçiliktir.8
Karl Marx, doğrudan üreticileri tamamen mülksüzleştirmenin
sermaye birikimi biçimlerinden yalnızca birisi olduğunu belirtmiştir. Marx’a
göre, hammaddeler, çalışma koşulları ve piyasalarla ilgili ciddi belirsizlikler
mevcut olduğunda kapitalistler üretim araçlarının “görünürdeki mülkiyet”ini
üretenlerin elinde bırakmayı tercih edebilir.9
Marx, Sanayi Devrimi’nin erken
aşamalarında yaygın taşeron sözleşmelerini inceleyerek bu sonuca ulaş-
mıştır.10 Bu dönemde kapitalistler standardı, miktarı, fiyatı ve teslim tarihi
sözleşmelerde önceden belirlenmiş olan ürünleri zanaatkârlardan satın alı-
yorlardı. Böylelikle üretimi doğrudan örgütlememelerine rağmen ürünleri
standart hale getiriyorlardı. Ayrıca, üretime ilişkin riskler, üretimin örgütlenmesi
ve emek gücünün denetimi neredeyse tamamen zanaatkârlar tarafından
üstlenilirken, kapitalistler zanaatkârlar karşısındaki yüksek pazarlık
güçlerini kullanarak büyük kârlar elde ediyorlardı. Farklı tiplerdeki taşeron
organizasyonları kapitalizmin Sanayi Devrimi sonrasındaki aşamalarında da
(özellikle azgelişmiş ülkelerde) varlığını sürdürmüş, neoliberalizmin yükselişiyle
birlikte dünyanın her yerinde yaygınlaşmıştır.11 Kapitalist üretimin
geçici değil, kalıcı ve dayanıklı biçimlerinden birisidir.

Sözleşmeli çiftçilik, taşeron modelini tarıma uygular. Büyük tarım şirketleri
ile köylüler arasında imzalanan sözleşmelerle kurulan bu ilişkinin farklı
biçimleri vardır. En yaygın sözleşme biçiminde şirketler çiftçilere (tohum,gübre, tarım ilacı gibi) üretim girdilerini sağlar, (çiftçilerin daha önce üretmediği
veya kalite kontrol standartlarının yüksek olduğu bir ürün – özellikle
ihraç ürünleri bu kategoride yer alır- söz konusu ise) teknik eğitim verir
ve bunun karşılığında çiftçiler kendi topraklarında ürettikleri, sözleşmede
belirtilen kalite ve miktardaki ürünü yine sözleşmede önceden belirlenmiş
fiyattan şirketlere satar. Böylelikle hem kapitalistler üretime ilişkin risklerin
büyük bölümünden kaçınırlar hem de üretimi standart hale getirirler. Sözleşmeli
çiftçiliğin küçük çiftçiyi kendi toprağı üzerinde, taşeron usulüyle
çalışan işçi haline getirdiği tespit edilebilir. Bu nedenle, sermayenin küçük
çiftçileri proleterleştirirken kullandığı özgün bir yöntem ve kapitalist tarımın
özel bir biçimi olarak görülmelidir. Sözleşmeli çifçilik, hem gelişmiş hem
de azgelişmiş ülkelerde yaygınlaşan bir kapitalist üretim modelidir ve bu
nedenle dünya ve Türkiye tarımını 1980’lerden bu yana dönüştüren temel
faktör olarak saptanmalıdır.

4 Gürel, s. 75, 76.
5 Zülküf Aydın, “Neo-liberal Transformation of Turkish Agriculture,” Journal of Agrarian Change,
cilt: 10, no: 2, Nisan 2010, s. 17; John Wilson, “The Political Economy of Contract Farming,”
Review of Radical Political Economics, cilt: 18, no: 4, 1986, s. 55.
6 Wilson, s. 55.

7 Zülküf Aydın, sömürgecilik döneminde devasa tarım plantasyonlarına alternatif olarak sözleşmeli
çiftçiliğin gündeme gelmesini sömürgeci burjuvazinin bağımsızlık sonrasında kurulan yeni ulus
devletlerin yabancılara ait mülklere el koyması riskinden kaçınma arayışına bağlıyor (Aydın, s.
178). Aydın’ın tarım burjuvazisinin mülksüzleştirilme riskini azaltma arayışına vurgu yapan açıklaması
isabetlidir. Ancak, bu arayış yalnızca sömürgecilik dönemi ve sömürge ülkeleri ile sınırlı
değildir, sömürgecilik sonrası dönem ve kapitalist ülkelerin tamamı için de geçerlidir. Marx ve Engels,
Komünist Parti Manifestosu’nda burjuvazinin işçileri fabrikalarda biraraya getirerek onların
örgütlenme gücünü artırdığını, yani kendi mezar kazıcılarını yarattığını saptamıştır (Karl Marx, Friedrich
Engels, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, çev. Nail Satlıgan, Tektaş Ağaoğlu, Şükrü
Alpagut, İstanbul: Yordam Kitap, 2008, s. 32). Aynı şey tarım için de geçerlidir. Dolayısıyla, tarım
burjuvazisi yalnızca bağımsızlığını yeni kazanmış devletlerin uygulamalarından korktuğu için de-
ğil, her dönemde işçi sınıfından korktuğu için (yukarıda saydığımız koşullar var olduğu takdirde)
sözleşmeli çiftçiliği fabrika tipi üretime yeğler. Ancak, buradan sermayenin mezar kazıcısından
istediği zaman ve kolayca kaçabileceği sonucu çıkarılmamalıdır. Yukarıda sayılan diğer faktörler
nedeniyle tarım üretimini doğrudan örgütlemenin koşullarının tam olarak oluşmadığı hallerde mezar
kazıcısı olan işçi sınıfından kaçma fikri sermayeye çekici görünebilir. Bir başka deyişle, işçi
sınıfı korkusu sermayenin üretime doğrudan girmemesinin ardındaki bağımsız bir faktör değil, olsa
olsa diğer faktörlere bağımlı, ek bir faktördür. Koşullar üretimi doğrudan örgütlemeyi gerektiriyorsa
işçi sınıfı korkusuna rağmen patronlar tarım işçisi istihdam etmek zorunda kalırlar. Sanayi ve
hizmet sektörlerinde ise üretimi doğrudan kontrol etmek genellikle zorunlu olduğu için sermayenin
işçi istihdam etmekten kaçınması daha az mümkündür.
8 Wilson, s. 54-57.
9 “Tüccar önce emeklerini satın alır, sonra ürün ve nihayet çok geçmeden iş araçları üzerindeki
mülkiyetlerine son verir; ya da kendi üretim masraflarını azaltmak için araçların görünürdeki mülkiyetini
onlara bırakabilir” (Karl Marx, Grundrisse-Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma,
çev. Sevan Nişanyan, İstanbul: Birikim Yayınları, 2008, s. 489). Sözleşmeli çiftçiliği “görünürdeki
mülkiyet” kavramına referansla tartışan bir kaynak için bkz. Wilson, s. 55.
10 Wilson, s. 55.
11 Günümüzde otomotiv sektöründe büyük şirketler ile küçük ve orta büyüklükteki işletmeler arasındaki
ilişki bunun bir örneğidir.
 
#3
Üstyapının dönüşümü: neoliberal tarım politikaları


Türkiye’de 12 Eylül darbesiyle açılan yeni dönem yalnızca ülke içi çeliş-
kilerin değil, dünyadaki sınıf mücadelelerinin genel seyrinin de bir ürünü-
dür. Bilindiği gibi, dünya kapitalizminin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki
genişleme dönemi 1970’lerin ilk yarısında başlayan ekonomik krizle birlikte
sona ermiş, sermaye kâr oranlarını artırıp krizden çıkabilmek için emeğe
karşı, neoliberalizm (yeni liberalizm) adıyla bilinen, sistematik bir saldırı
başlatmıştır. Neoliberalizmin temel amacı emeğin örgütlü gücünü kırmak ve
sömürü oranını artırmaktır. Özelleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma
ve esnekleştirme 1970’lerin sonundan günümüze değin dünya ölçeğinde
uygulanan neoliberal politikalardan bazılarıdır. Emeğe karşı uygulanan bu
politikaların haricinde, neoliberalizm emperyalist olmayan ülkelerin ulusal
sermaye birikimi stratejilerindeki köklü değişiklikleri de içerir. Bu alandaki
en önemli değişiklik yerli sermayenin gümrük duvarlarıyla rekabetten korunarak
iç pazar için üretim yapmasının teşvik edildiği, nihai ürün yerine ara
mal ithalatının ağırlık kazandığı, yabancı sermayenin serbest ticaret yoluyla
değil, yerli şirketlerle ortaklık kurarak faaliyet gösterdiği ithal ikameci kalkınma
stratejisinin terk edilerek gümrük duvarlarının indirildiği, yerli sermayenin
yalnızca iç pazar için değil dünya pazarı için de üretim yapmasının
teşvik edildiği, ithalat ve ihracatın kolaylaştırıldığı, nihai ürün ithalatının
toplam ithalat içindeki payının arttığı, yeni bir sermaye birikimi stratejisinin
benimsenmesidir.

Bu politikalar, emperyalist olmayan ülkelerin bazılarında askeri darbeler-
le, diğerlerinde ise parlamenter düzenin normal işleyişi çerçevesinde uygulanmaya
başlamıştır. Neoliberalizmin dünya çapındaki pratiği yekpare değil,
eşitsizdir. Emeğin örgütlü gücünün tamamen kırılamadığı ülkelerde yavaş
ve parçalı biçimde, bu gücün büyük ölçüde kırılabildiği ülkelerde ise hızlı
ve bütünlüklü biçimde uygulanmıştır. Türkiye’de neoliberalizm, 27 Mayıs
1960 askeri darbesiyle birlikte hâkim sermaye fraksiyonu haline gelen, dünya
sermayesiyle derinden bütünleşmiş yerli büyük sermayenin işçi sınıfının
(1970’li yıllarda doruğa varan) örgütlü gücünü kırarak krizden çıkma çabasının
ürünüdür. 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül 1980 darbesi ile başlamıştır
ama ancak Bahar Eylemleri (1989) ve Zonguldak grevinin (1990-91)
temsil ettiği işçi mücadelesi dalgasının geri çekilmesinden sonra hız ve derinlik
kazanabilmiştir. Yazının devamında görüleceği gibi, benzer bir durum
tarımın neoliberalleşmesi için de geçerlidir.

Tarımın neoliberalleşmesinin gerisinde uluslararası sermayenin ve onun
bir fraksiyonu olan yerli büyük sermayenin çıkarları yatar. Kapitalizmin
dünya çapında gelişimine ve artan kentleşmeye paralel olarak kentsel sı-
nıfların kırsal sınıflar üzerinde, faaliyetleri tarım-dışı sektörlerde yoğunla-
şan sermayenin ise tarım sektörü üzerinde hâkimiyeti giderek artmıştır. Bu
süreç, kapitalizmin başlangıcından beri devam etmektedir. Üretici güçlerin
tarım üretiminin giderek daha fazla standartlaşmasına imkân verecek ölçü-
de gelişmesi sayesinde 20. yüzyılın ikinci yarısında merkezleri emperyalist
ülkelerde bulunan bir dizi büyük şirket tarım ürünü işleme ve pazarlama
alanına hâkim olmuştur. Emperyalist olmayan ülkelerde ise yerli şirketler
(çoğu zaman sözünü ettiğimiz yabancı tekeller ile işbirliği halinde) tarım
sektöründe ağırlık kazanmıştır. Günümüz tarımında sınıfsal hiyerarşinin en
tepesinde her bir ülkenin büyük toprak sahibi kapitalistleri değil, yerli ve yabancı
tarım tekelleri bulunur. Büyük toprak sahibi kapitalistler bu şirketlere
bağımlı durumdadır. Dolayısıyla, günümüzde tarımda yaşanan değişimlerin
ardında yerli ve yabancı gıda tekellerinin değişen yönelişini aramak gerekir.

Tarımda neoliberalizm iki ayrı hatta ilerlemektedir. Pek çok ülkede benimsenen
yeni tarım politikaları ve çıkarılan yeni tarım yasaları, küçük üreticilerin
sayısını azaltmayı ve onları sözleşmeli çiftçilere dönüştürmeyi hedefliyor.
Yazının devamında bu konuyu Türkiye özelinde inceleyeceğiz. Tarımda
neoliberalizmin ilerlediği ikinci hat ise emperyalist olmayan ülkelerin tarım
üretiminin yeniden düzenlenmesini amaçlayan uluslararası ticaret anlaşmalarından
oluşuyor. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere gelişmiş kapitalist
ülkeler, bir yandan başta tahıl olmak üzere sermaye yoğunluklu tarım ürünlerindeki üretim fazlalarını dünyanın geri kalanına ihraç edebilmek için
azgelişmiş ülkeleri bu tip ürünleri daha az üretmeye zorlarken, diğer yandan
ithal etmeye mecbur oldukları sebze ve meyve gibi emek yoğunluklu ticari
tarım ürünlerini daha fazla üretmeleri için bu ülkeleri teşvik etmiştir. Dünya
Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) kurulmasıyla sonuçlanan Uruguay Raundu’nda
alınan kararlar, DT֒nün kuruluşundan sonra verdiği kararlar, Kuzey Amerika
Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA) ve AB’nin Ortak Tarım Politikası
(CAP) tarım ürünü ticaretini önemli ölçüde serbestleştirmiş ve imzacı ülkeleri
çok sayıda ürüne verdikleri sübvansiyonları azaltmaya yükümlü kılmıştır.
Kapitalist hukukun diğer tüm veçhelerinde olduğu gibi, bu alanda
da iktidar ilişkilerinden kaynaklanan, pratikteki eşitsizlik yasalar önündeki
eşitliğin içini boşaltmıştır. Söz konusu uluslararası karar ve anlaşmalar ka-
ğıt üzerinde hem gelişmiş hem de azgelişmiş ülkeleri bağlasa da, pratikte
esas olarak azgelişmiş ülkeler tarafından uygulanmıştır. Günümüzde ABD
ve AB ülkelerinde nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturan çiftçilerin neoliberalizmden
gördüğü zarar dünyanın geri kalanındaki çiftçilere göre çok
daha azdır. Bu ülkelerde devlet cömert sübvansiyonlarla ve belirli ürünlerin
ithalatına konulan engellerle çiftçileri desteklemeyi sürdürmektedir. Diğer
ülkelerde ise sübvansiyonların azaltılması ve ithalatın kolaylaştırılması emperyalist
olmayan ülkelerin küçük üreticilerine büyük zarar vermiştir. Dünyanın
en büyük mısır üreticilerinden Meksika’nın NAFTA’nın yürürlüğe
girmesinden sonra üreticilerine verdiği sübvansiyonları kısıp ABD’nin (cö-
mert sübvansiyonlarla desteklenen) ucuz mısırına iç piyasasını ardına kadar
açması sonucunda ciddi bir krizin içine girmesi bunun çarpıcı bir örneğidir.
Aşağıda göstereceğimiz gibi, Türkiye’deki tütün ve pancar üreticileri benzer
bir krizin içine yuvarlanmıştır.

Öte yandan, yaşanan sürecin adını emperyalist olmayan ülkelerde tarımın
tasfiyesi olarak koymak yanıltıcıdır. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi, dünya
kapitalist sisteminin en alt katmanında yer alan ve emperyalist ülkelerle
pazarlık gücü çok az olan ülkeler tahıl üretimlerini dramatik biçimde azaltırken,
sistemin orta katmanında yer alan, emperyalist ülkelerle pazarlık gücü
daha fazla olan ülkeler tahıl üretimini fazla kısmadan sebze ve meyve gibi
ticari tarım ürünlerinde uzmanlaşmaya yönelmiştir. İkincisi, yukarıda altını
çizdiğimiz gibi, başta sebze ve meyve olmak üzere bir dizi ürün için benzer
bir üretimi azaltma baskısı söz konusu değildir. Türkiye’nin dünyanın en
büyük sebze ve meyve üreticileri arasında yer almaya devam etmesi bunun
iyi bir örneğidir.

Bu tablodan alt ve (Türkiye gibi) orta gelir grubunda bulunan ülkelere
ilişkin üç temel sonuç çıkarmak mümkündür. İlk olarak, tarım sektörü yerli
ve yabancı tekellerin kontrolünde, tarladan sofraya uzanan bir tedarik zinciri
olarak yeniden organize edilmektedir. İkincisi, 1980 sonrasında uygulanan
politikalar nedeniyle küçük çiftçilerin tarımdan koparak proleterleşmesi hızlanmıştır.
Üçüncüsü, tarımdan kopmayan küçük çiftçiler giderek proletere
benzer, sözleşmeli üreticiler haline gelmektedir.
 
#4
Türkiye’de 1980 sonrasında
uygulanan tarım politikalarının dönemlendirilmesi



Türkiye tarımında yaşananları dünya tarımının dönüşümü bağlamına bu
şekilde yerleştirdikten sonra, 1980’den sonra uygulanan tarım politikaları-
nı incelemeye geçebiliriz. Bu bölümde devletin küçük çiftçilere verdiği (fiyat,
sübvansiyon, alım ve kredi) desteğinin tarihsel seyrine bakarak 1980
sonrasındaki tarım politikalarını dönemlere ayıracağız. Sonraki bölümlerde
göreceğimiz gibi, devletin tarım politikaları bu saydığımız desteklerden ibaret
değildir. Ancak, devlet desteğinin değişimine bakarak sermaye ve küçük
çiftçiler arasındaki güç ilişkilerinin ve devletin tarım politikasındaki deği-
şimlerin tarihsel seyrini anlamak mümkündür. Bu nedenle, son otuz iki yılı
dönemlere ayırırken esas olarak devlet desteğine ilişkin verilerden yararlanacağız.

Üretim için ücretli emek gücü kullanmayan küçük çiftçilerin gelirini piyasada
sattıkları ürünün fiyatı ile üretim için kullandıkları girdilerin fiyatı
arasındaki fark belirler. Ürün fiyatları girdi fiyatlarından daha hızlı arttığı
müddetçe küçük çiftçilerin geliri artar, üzerlerindeki mülksüzleşme/proleterleşme
baskısı azalır. Emperyalist ülkeler dahil olmak üzere hemen hiçbir
kapitalist ülkede bu iki fiyat tipi tamamen serbest piyasa tarafından belirlenmez.
Bazı ülkelerde devlet çeşitli tarım ürünleri için taban fiyatı belirler ve
çiftçinin elindeki ürünün bir bölümünü satın alır. Böylelikle piyasada ürünün
fiyatının belirli bir seviyenin altına düşmesi engellenir. Ayrıca, çiftçilerin
tohum, gübre, tarım ilacı, mazot vb. girdi masraflarının bir bölümünü devlet
üstlenir, yani çiftçiyi sübvanse eder. 1980 öncesinde aralarında Türkiye’nin
de bulunduğu pek çok ülkede devlet girdi masraflarını sübvanse ederek, nispeten
yüksek taban fiyatları belirleyerek, önemli miktarda destekleme alımı
yaparak çiftçileri desteklemiştir. Tarım sektöründeki farklı sınıfların tamamı
bu desteklerden yararlanmıştır, hatta üst sınıfların alt sınıflardan daha fazla
yararlandığına ilişkin veriler mevcuttur. Yine de, devlet desteğinin küçük
çiftçiliğin sürekliliğini sağlayan, temel bir faktör olduğu açıktır.

Bu nedenle, devlet desteğinin seyrini incelemek 1980 sonrasında küçük çiftçiliğin nasıl
ve ne ölçüde dönüştüğünü anlamak için gereklidir. Devlet desteğinin seyrine
bağlı olarak 1980 sonrasını üç ayrı alt-döneme ayırıyoruz: neoliberal saldı-
rının açılış hamlesi (1980-86), seçim politikalarının dönüşü (1987-1998) ve
neoliberalizmin derinleşmesi (1999’de başlayan ve halen devam eden sü-
reç).

Neoliberal saldırının açılış hamlesi (1980-86): Devletin tarıma verdi-
ği destek 1960’lı ve 1970’li yıllarda sürekli olarak artmış, dünya ekonomik
krizinin Türkiye’yi vurduğu 1977’den itibaren tedrici olarak, 12 Eylül
darbesinin ertesinde ise dramatik biçimde azalmıştır. 1960’ların başında 11
olan destekleme kapsamındaki ürün sayısı 1970’lerde 29’a kadar çıkmış,
1980’de 22’ye, 1985’te 13’e, 1990’da ise 10’a düşmüştür.12 1980-89 arasında
destekleme alımlarının toplam üretim miktarına olan oranı buğdayda
yüzde 10’dan yüzde 3’e, tütünde yüzde 71.5’ten yüzde 39.3’e düşmüştür.
1980-87 döneminde aynı oran fındıkta yüzde 40.4’ten yüzde 7.5’e, pamukta
ise yüzde 73’ten yüzde 22.5’e düşmüştür. Taban fiyatlarının düşürülmesi
ve alım desteğinin gerilemesi çiftçilerin gelirini azaltırken, girdi sübvansiyonlarının
kısılması giderlerini artırmıştır. 1980 ile 1991 arasında tarımsal
sübvansiyonların bütçe içindeki payı yüzde 5.4’ten yüzde 1.9’a, gayrisafi
yurtiçi hasıladaki (GSYİH) payı ise yüzde 0.9’dan yüzde 0.3’e düşürülmüş-
tür.13 Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun (TZDK) gübre ticaretindeki tekeli
1986’da kaldırılmıştır. 1988’de özel şirketlere gübre ticareti yapma yetkisi
verilmiştir. TZDK’nin üretim kapasitesi bilinçli olarak sınırlanmış ve kurumun
gübre piyasasındaki payı hızla azalmıştır.14 Çiftçilerin özel sektörün
ürettiği ve ithal edilen gübrelere olan bağımlılığı giderek artmıştır. 1982’de
tohumluk ve fidan ithalatı serbest bırakılmıştır. 1983’ten itibaren özel şirketler
tohum üretmeye başlamıştır. Bu dönemde gübre ve tohum ithalatı kolaylaştırılmıştır.15
Sübvansiyonların azalması ve ithalatın artması 1980’lerde
çiftçilerin giderlerini artırmıştır.

Sübvansiyon, taban fiyatı ve destekleme alımı alanındaki politika deği-
şiklikleri çiftçilerin gelirini doğrudan etkilemiştir. Ürün fiyatlarının girdi
fiyatlarına oranına dayanarak hesaplanan tarımın ticaret haddi endeksi (baş-
langıç yılı olarak belirlenen) 1968’de 100 iken, 1978’de 131’e çıkmış, 12
Eylül’ün ardından sürekli azalarak 1988’de 70’e kadar inmiştir.16 Kısacası,
1980’li yıllarda çiftçilerin geliri ciddi olarak azalmıştır.

Seçim politikalarının dönüşü (1987-1998):Yazının başında tarımda neoliberal
politikaların 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle birlikte uygulanmaya
başladığını ama esas olarak 2000’lerde derinleştiğini belirtmiştik.
Bunun temel nedeni 1991-2002 aralığında ülkeyi yöneten burjuva partilerinin
işçi sınıfı üzerinde (1980’lerde Anavatan Partisi’nin (ANAP), 2000’lerde
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurduğu türden) politik hegemonya
kurmayı başaramamasıdır. Bu dönemde hiçbir partinin tek başına iktidar
olmaya yetecek oyu alamaması siyasi istikrarsızlığı artırmış ve erken seçimi
sürekli gündemde tutmuştur. Bu durum burjuva partilerini kitleleri kazanabilmek
için neoliberal disiplinden ciddi ölçüde kopan tavizler vermeye zorlamıştır.
ANAP iktidarı son yıllarında çiftçilere taviz vermeye başlamıştır.
Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş gibi eski burjuva politikacılarına 12
Eylül yönetiminin koyduğu siyaset yasağının 1987 referandumu ile birlikte
kaldırılması ve bu politikacıların parti başkanı olarak yeniden siyasete dönmesi,
ANAP iktidarını ciddi bir siyasi rekabetle karşı karşıya bırakmıştır.
1989’da patlak veren Bahar Eylemleri ile birlikte ANAP iktidarı ciddi bir
işçi sınıfı muhalefetiyle de karşılaşmıştır. Bu iki gelişme, ANAP’ı iktidarı-
nı yitirmemek için kitlelere tavizler vermek zorunda bırakmıştır. KİT’lerde
çalışan işçilerin ve kamu emekçilerinin ücretlerine 1989’dan itibaren ciddi
zamlar yapılmıştır.17 Bu 12 Eylül sonrasında burjuvazinin işçi sınıfına verdi-
ği ilk ciddi tavizdir. 1988-91 arasında reel ücretler yüzde 90 oranında artmış-
tır.18 ANAP’ın son kez tek başına iktidar olduğu 1987 seçimlerinden önce
taban fiyatlarının ve sübvansiyonların ciddi biçimde artırılması ise 12 Eylül
sonrasında küçük çiftçilere verilen ilk ciddi tavizdir.19 Çiftçi eylemlerini incelerken göreceğimiz gibi, ANAP hükümeti seçimlerin ertesinde bu desteği
geri çekmeye yeltenmiş ama çiftçilerin baskısıyla geri adım atmak zorunda
kalmıştır. Bu nedenle, seçim politikalarının tarımı etkilemesinin başlangıç
yılı olarak 1987’yi almakla birlikte desteklerin esas olarak çiftçi eylemlerinin
yoğunlaştığı 1989’dan sonra arttığını akılda tutuyoruz

20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimlerden sonra işbaşına gelen Doğru
Yol Partisi (DYP)-Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) koalisyon hükümetinin
ilk iki yıllık uygulamaları, son otuz iki yılda emekçilere verilen tavizler
bakımından zirve noktasıdır. DYP-SHP hükümeti emeklilik yaşını düşürmüş
ve yoksulların sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştıran Yeşil Kart
uygulamasını başlatmıştır. Bu genel yöneliş, tarıma muazzam biçimde artan
taban fiyatları, sübvansiyonlar ve krediler olarak yansımıştır

1990’lara ilişkin verileri incelemeye başlamadan önce önemli bir noktaya
işaret etmek gerekiyor. 1980’lerin sonlarından itibaren kent ve kırlardaki
emekçi kitlelere verilen tavizler, Türkiye ekonomisinin uluslararası finans
piyasaları ile derinden bütünleştiği bir ortamda gerçekleşmiştir. 1989’da sermaye
hesaplarının tamamen serbestleştirilmesi bu doğrultuda atılmış büyük
bir adımdır. Bu durum devletin elindeki borçlanma olanaklarını ciddi biçimde
artırmış, borçlanmayı kolaylaştırmıştır. 1994 öncesinde kamu işçilerine
yapılan büyük zamlar ve 1990’lar boyunca köylülere verilen ciddi destekler,
alınan borçlarla finanse edilmiştir. Yüksek borçlanma, Türkiye ekonomisini
1994, 1999 ve 2001’de büyük krizlere sürükleyen önemli faktörlerden birisidir.
Bu krizlerin ertesinde IMF ile imzalanan stand-by anlaşmaları, bütçe
açıklarını azaltmak için işçi sınıfına ve köylülüğe verilen tavizlerin geri alınmasını
öngörmüştür. Yazının devamında göreceğimiz gibi, kriz yıllarında
çiftçilere verilen destekler ciddi biçimde kısılmıştır. Küçük çiftçilerin tarımdan
kısmen veya tamamen koparak işçileşmesi bu dönemlerde hızlanmıştır.
Ancak, yalnızca kriz yıllarındaki sert neoliberal tedbirlere bakarak Türkiye
tarımının son yirmi yılına ilişkin genel sonuçlar çıkarmak yanıltıcı olur, zira
her krizin ardından ekonominin toparlanmaya başlaması ile birlikte tarıma
verilen devlet desteği yeniden artırılmıştır. Kriz sonrasındaki desteklerin
kriz yıllarındaki muazzam tahribatı telafi edip etmediği elbette özel olarak
yanıtlanması gereken, önemli bir sorudur ama bunu yapabilmek için öncelikle
devletin tarım sektörünü mali olarak desteklemeyi sürdürdüğünü akılda
tutmak gerekir. Bu Türkiye tarımının tasfiye edilip edilmediği sorusunu
yanıtlamak ve küçük çiftçilerin neoliberal uygulamalara neden sürekli tepki
vermediğini anlamak için de elzemdir.

Bu hatırlatmanın ardından son yirmi yıla ilişkin verileri incelemeye baş-
layabiliriz. 1990’da yalnızca 10 olan destekleme kapsamındaki ürün sayısı
1991-93 döneminde 26’ya çıkarılmıştır.20 Desteklemenin kapsamı bu şekilde
genişletilirken, devletin satın aldığı ürün miktarı ciddi biçimde artmıştır.
1989’da üretilen buğdayın yalnızca yüzde 3’ü devlet tarafından satın alı-
nırken, bu oran 1990 ve 1991’de yüzde 20’nin üzerinde, 1992 ve 1993’te
yüzde 12 civarındadır. 1989’da toplam tütün üretiminin yüzde 39’u devlet
tarafından satın alınırken, bu oran 1990-92 arasında yaklaşık yüzde 65,
1993’te yaklaşık yüzde 85’tir. Aynı oran fındıkta 1989’da yüzde 7, 1990’da
yüzde 35, 1991’de 26, 1992’de yüzde 36’dır. Pamukta 1989’da yüzde 22.5,
1990’da yüzde 26, 1991’de yüzde 33, 1992’de yüzde 48, 1993’te yüzde
27’dir.21

DYP-SHP koalisyon hükümeti, 1994 krizinin ertesinde aldığı 5 Nisan
kararları ile çiftçilere verilen tavizleri durdurmuştur. 1994-95 döneminde
tüm tarımsal destekler büyük ölçüde kısılmıştır. Destekleme kapsamındaki
ürün sayısı 9’a düşürülmüş, taban fiyatları azaltılmış, sübvansiyonlar kısılmıştır.
Seçim politikaları nedeniyle çiftçilere verilen tavizlerden neoliberal
disipline doğru bu ani sapma, DYP ve SHP’nin 1995 seçimlerinde yaşadığı
muazzam kan kaybının önemli nedenlerinden birisidir. 1996-98 arasında gö-
reve gelen Refahyol ve Anasol-D hükümetleri tarımsal destekleri yeniden
artırmıştır. Devletin tarım sektörüne verdiği krediler 1990’larda sürekli olarak
artmıştır. 1980-89 arasında yıllık ortalama 230 milyon dolar kredi veren
Ziraat Bankası, 1990-99 aralığında yıllık 1.6 milyar dolar kredi vermiştir.22
Tarım ile sanayi arasındaki ticaret haddi, 1989 ile 1998 arasında (1994 yılı
haricinde) sürekli olarak tarımın lehine artmıştır.23 Görüldüğü gibi, neoliberal
hegemonyanın belirlediği 1980’ler ile hegemonya krizinin aşılamadığı
1990’lar arasında devletin tarıma verdiği fiyat ve sübvansiyon desteği bakımlarından
ciddi farklar vardır. Tarıma yönelik devlet desteği 1980’lerde
düzenli biçimde azalırken, 1990’larda (kriz yılları olan 1994-95 haricinde)
düzenli biçimde artmıştır. Nihayet, çiftçilerin reel gelirleri 1977 ile 1989
arasında yüzde 45 azalmış, 1989 ile 1997 arasında ise yüzde 47 oranında artmıştır.24 Kısacası, 1990’lı yıllar küçük çiftçiler için 1980’lere nazaran çok
daha olumlu geçmiştir. Bu tablo, son otuz yılda neoliberalizmin hız kesmeden
uygulandığı, küçük çiftçilerin kesintisiz biçimde çöktüğü biçimindeki
kolaycı yaklaşımın geçersizliğini gösteriyor.25

Neoliberalizmin Derinleşmesi (1999-): 1999 ve 2001 krizleri, önceki
dönemde küçük çiftçilere verilen tavizlerin sona erdirilmesine neden olmuş-
tur. 1999’dan günümüze uzanan on üç yıllık dönemde yazının sonraki bö-
lümlerinde özetleyeceğimiz neoliberal politikalarla tarım ve köylülük ciddi
biçimde dönüştürülmüştür. 1999-2012 aralığı, neoliberalizmin derinleştiği
tek bir dönem olarak görülebilir fakat bu dönem içinde devletin tarım sektörüne
verdiği fiyat ve alım desteği ile bu desteğin köylülüğün siyasi davranışına
etkileri bakımından ciddi farklılıklar vardır. Bu farklılıklar nedeniyle,
1999-2012 dönemini iki alt-döneme ayırarak incelemek yerinde olur. DSPMHP-ANAP
koalisyonunun işbaşında olduğu 1999-2002 aralığı birinci altdönem,
AKP’nin tek başına iktidarda olduğu 2003-2012 aralığı ise ikinci
alt-dönemdir.26 İki dönem arasındaki temel fark, yakın Türkiye tarihinin en
sert üç krizinden ikisinin DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde yaşanması,
AKP döneminde ise böyle bir kriz halinin söz konusu olmamasıdır.
2008’de başlayan büyük depresyonun Türkiye ekonomisini ciddi biçimde
etkilediği 2009 yılı dahi, 1999 ve 2001 krizlerine nazaran hafif geçmiştir.
Bu nedenle, DSP-MHP-ANAP koalisyonu tarıma yönelik devlet desteğini
aniden keserek “şok terapisi” uygularken, tüm neoliberal niteliğine rağmen
AKP benzer bir şok terapisi uygulamak zorunda kalmamıştır.

1999-2002 aralığında sübvansiyonların GSYİH’deki payı yüzde 3.2’den
yüzde 0.5’e inmiş, tarım ürünlerinin fiyatı yaklaşık yüzde 40 oranında azalmış,
tarımsal GSYİH ise 27 milyar ABD dolarından 22 milyar dolara düş-
müştür.27 Ayrıca, DSP-MHP-ANAP hükümeti 2002’de tarıma yönelik devlet
desteği alanında çok önemli bir değişiklik anlamına gelen Doğrudan Gelir Desteği (DGD) uygulamasını başlatmıştır. Bu uygulama, gerek Türkiye tarımının
tasfiye edildiği tezine kanıt olarak gösterilmesi, gerekse AKP dö-
neminde üzerinde ciddi değişiklikler yapılması (ve dolayısıyla DSP-MHPANAP
dönemi ile AKP dönemi arasındaki farkları anlamak için önemli
olması) nedeniyle özel olarak incelenmeyi gerektiriyor.

DGD, Türkiye’nin uluslararası işbölümü çerçevesinde tarım üretiminin
bileşimini değiştirmesine yardımcı olmayı amaçlamıştır. Bu uygulama
ile özel olarak iki ürünün (şeker pancarı ve tütün) üretiminin azaltılmasını
amaçlanmıştır. 2001’de çıkarılan Tütün ve Şeker kanunları da bu yönelişle
ilişkilidir. Bu iki yasayla tütüne ve şekere verilen devlet desteği azaltılmış,
üretime kota koyma yetkisine sahip üst kurullar oluşturulmuştur. Bu yasaların
çıktığı tarihte 450.000 çiftçi hanesi şeker pancarı, 583.000 çiftçi hanesi
ise tütün üretiminden geçimini sağlıyordu.28 Bu kadar geniş bir kesimin
aniden büyük gelir kaybına uğraması ciddi bir siyasi risktir. Kota konulan
ürünleri ürettiğini belgeleyen çiftçilere arazi büyüklüklerine göre belirli bir
nakit ödeme yapılmasını öngören DGD, hem bu siyasi riski azaltmayı hem
de çiftçilere meyve ve sebze gibi alternatif ürün çeşitlerine geçiş yapabilmek
için vakit kazandırmayı amaçlamıştır. Bir milyondan fazla çiftçi hanesinin
tamamının birkaç yılda meyve ve sebze üreticisi haline gelmesinin imkânsız
olduğu bellidir. Dolayısıyla, DGD yalnızca tarım üretiminin bileşimine yö-
nelik bir düzenleme olarak değil, çiftçilikten koparak proleterleşecek yüz
binlerce kişi için oluşturulmuş, adı konmamış bir işsizlik (ve toplumsal patlama
riskini azaltma) fonu olarak da görülmelidir.

DGD, yalnızca 500 dekardan küçük arazisi olan çiftçileri kapsamıştır.
DGD’den yararlanmak isteyen her çiftçinin aynı dönemde uygulamaya koyulan
Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıt olması gerekmektedir. ÇKS’nin
amaçlarından birisi öteden beri sorunlu olan tapu-kadastro kayıtlarına çekidüzen
vermektir. Kayıt masraflarını karşılayamayan ve gelir desteğinden
fazla beklentisi bulunmayan çok sayıda küçük çiftçi kayıtdışı kalmıştır. Türkiye’deki
toplam 4 milyon 100 bin çiftçi ailesinin yalnızca 2 milyon 700 bini
ÇKS’ye kayıt olmuştur.29 Küçük çiftçilerin önemli bölümü DGD’den yararlanamazken,
büyük toprak sahipleri yasanın etrafından dolaşarak DGD’den
yararlanmayı başarmıştır. 1970’lerde Urfa’da toprak reformu pilot uygulaması
sırasında yaşananlara benzer biçimde, Adıyaman’daki büyük toprak
sahipleri 500 dekarın üzerindeki arazilerini akrabalarının üzerine tapulayarak gelir desteğine hak kazandılar. Tütün ektiklerini söyledikleri arazilere
buğday ekip buğday için verilen prim ödemelerinden de yararlandılar.
Dahası, tütün üretimi için ortakçılık ilişkisine girdikleri köylüleri kovdular.
Kovulan köylüler, mevsimlik tarım işçisi haline geldiler. Kısacası, tütün
yasası bölgede mülksüzleşme/proleterleşme eğilimini artırdı.30 DGD, uygulamaya
girdiği 2002’de devletin tarıma verdiği toplam desteğin yaklaşık
yüzde 80’ini oluşturuyordu. Kısacası, üretimi desteklemek için verilen, eski
tip sübvansiyonların yerini üretimi kösteklemek için verilen nakit ödemeleri
almıştı. Türkiye tarımının tasfiye edildiği iddiası bu dönemde yaygınlaştı.

Ancak, bu durum kalıcı olmadı. AKP hükümeti, 2004’ten itibaren DGD
uygulamasının çerçevesinin dışına çıkan alım ve sübvansiyon desteklerini
devreye soktu. Türkiye tarımının üretim miktarı ve işgücü istihdamı bakı-
mından epey hacimli bir bölümünü oluşturan tahıl örneğine bakmak DSPMHP-ANAP
dönemi ile AKP dönemi arasındaki farkı anlamak için yeterlidir.
Toprak Mahsulleri Ofisi 2002’de 700 bin ton, 2003’te 600 bin ton tahıl
ürününü çiftçiden satın alırken, 2004’te bu rakam 2 milyon tonun üzerine
çıkmıştır. 2005’te gübre ve dizel yakıtı için yeniden sübvansiyonlar verilmeye
başlanmıştır. 2 milyon dolarında düşük faizli tarım kredisi açılmıştır.
Batık kredilerin ve ödenmeyen elektrik faturalarının affına yönelik bir program
uygulamaya konmuştur. Pamuk için yapılan prim ödemeleri iki katına
çıkarılmıştır. Sonraki bölümde inceleyeceğimiz Doğrudan Gelir Desteği’ne
ek olarak, tahıl ürünleri için prim ödemeleri yeniden devreye sokulmuştur.31
Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ocak 2008’de DGD uygulamasına son verilece-
ğini ilan etti. DGD’nin toplam tarımsal destekler içindeki payı epey azaltılırken
(2008’de yüzde 20, 2009’da yüzde 25) eski tip ürün sübvansiyonlarının
payı arttı. Nihayet, 2010’da iklim ve toprak koşullarına göre Türkiye’yi 30
ayrı havzaya bölerek her havza içinde belirli ürünlere prim desteği veren
“Havza Bazlı Üretim ve Destekleme Modeli” uygulamaya kondu.32

Bu tablodan iki sonuç çıkarmak mümkündür. Birincisi, üretimi köstekleyen
DGD’nin toplam destekler içindeki hâkimiyetinin kalıcı olmaması
devletin tarım üretimini mutlak olarak azaltmayı, tarım sektörünü ekonomik
olarak güçsüzleştirmeyi, kısacası tarımı tasfiye etmeyi amaçladığı tezini çürütüyor. İkincisi, küçük çiftçilerin ve gelirinin bir bölümünü tarımdan elde
eden yarı-proleterlerin DSP-MHP-ANAP iktidarını büyük bir öfkeyle sandı-
ğa gömerken, dönemsel bazı tepkiler vermelerine rağmen AKP’yi desteklemeyi
neden sürdürdüğüne ilişkin ipuçları veriyor. Her iki konuyu da yazının
devamında özel olarak ele alacağımız için burada ayrıntıya girmiyoruz.

Bu tablodan küçük çiftçiler için hiçbir şeyin değişmediği, 2002 öncesine
dönüldüğü sonucu çıkarılmamalı çünkü sübvansiyonların bileşimi ve yapısı
büyük ölçekli üretimi ve sözleşmeli çiftçiliği küçük çiftçilikten daha fazla
destekleyecek biçimde değiştiriliyor. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, tarımsal
desteklerin bölgesel uzmanlaşmayı teşvik edecek biçimde yeniden yapılandırılması
için hazırlıklar yapıyor. Daha spesifik olarak ifade edersek,
tarımsal destekler yeni işbölümünde öne çıkan ürünlerin üretim miktarını
artırmayı ve üretim ölçeğini büyütmeyi amaçlıyor. Bir örnekle açıklayalım.
2008-09 döneminde toplam desteklerin üçte biri hayvancılığa verildi. Bu
desteklerin süt üretimine ayrılan bölümü, çiftçilerin desteğe hak kazanmak
için süt üretim kooperatiflerine üye olmalarını şart koşuyor. Türkiye’de en
az toprağa sahip küçük işletmelerin yüzde kırkından fazlasının hayvancılık
yapmadığı, süt üreten küçük çiftçilerin ise sübvanse edilmenin koşulu olan
kimyasal girdileri kullanacak veya kooperatiflere üye olacak ölçekte üretim
yapmadığı hatırlanırsa, sübvansiyonların orta ve büyük çiftçileri destekleyecek
biçimde düzenlendiği anlaşılır.33 Kısacası, tarımsal destekler ortadan
kaldırılmıyor, neoliberalizmle uyumlu hale getiriliyor.

12 Canan Abay, Serdar Sayan, Bülent Miran, Ahmet Bayaner, “Türkiye’deki Tarımsal Destek Harcamalarının
Enflasyonist Etkilerinin Ekonometrik Analizi,” Ankara: Tarımsal Ekonomi Araştırma
Enstitüsü, Proje Raporu no: 2001-21, 2001, s. 9.
13 Necdet Oral, “Tarımda 12 Eyül’ün Ekonomi Politiği,” http://bianet.org/bianet/bianet/67281-
tarimda-12-eylulun-ekonomi-politigi, 17 Eylül 2005.
14 Necdet Oral, “Tekellerin Tarımda Özelleştirme Vurgunları,” http://bianet.org/bianet/
bianet/10100-tekellerin-tarimda-ozellestirme-vurgunlari, 30 Mayıs 2002.
15 Hülya Kendir, “Küreselleşen Tarım ve Türkiye’de Tarım Reformu,” Praksis, no: 9, Kış-Bahar
2003, s. 290, 291
16 Korkut Boratav, “Tarımsal Fiyatlar, İstihdam ve Köylülüğün Kaderi,” Mülkiye Dergisi, no: 262,
2009, s. 11.
17 Bu dönemde enflasyon yüzde 75, kamu işçilerine yapılan ücret zammı ise yüzde 141’dir (Korkut
Boratav, A. Erinç Yeldan, Ahmet H. Köse, “Globalization, Distribution, and Social Policy: Turkey,
1980-1998,” Center for Economic Policy Analysis, Working Paper Series No 20, New York, 2000,
s. 28).
18 a.g.e., s. 5.
19 Ali Burak Güven, “Reforming Sticky Institutions: Persistence and Change in Turkish
Agriculture,” Studies in Comparative International Development, no: 44, 2009, s. 175. 20 Umut Ulukan, Türkiye Tarımında Yapısal Dönüşüm ve Sözleşmeli Çiftçilik: Bursa Örneği, İstanbul:
Sosyal Araştırmalar Vakfı, 2009, s. 112.
21 Oral, “Tarımda 12 Eyül’ün Ekonomi Politiği”; Zafer Yükseler, “Tarımsal Destekleme Politikaları
ve Doğrudan Gelir Desteği Sisteminin Değerlendirilmesi,” Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet
Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, 1999, s. 7.
22 Güven, s. 176.
23 Boratav, s. 12.
24 Boratav, Yeldan, Köse, s. 17.
25 1996 yılı itibariyle çiftçilerin reel geliri 1977’den hâlâ yüzde 18 oranında azdır, yani çiftçilerin
1990’larda kopardıkları tavizler önceki dönemde uğradıkları kayıpları tamamen telafi etmemiştir.
Yine de, 1990’larda çiftçilerin gelirlerinin önceki döneme nazaran ciddi biçimde iyileştiği açıktır.
26 AKP, 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimlerde yüzde 34 oranında oy alarak tek başına iktidara
gelmiştir. Birinci AKP hükümeti 18 Kasım 2002’de kurulmuştur. Bu nedenle, AKP döneminin baş-
langıcı olarak 2002’yi değil, 2003 yılını almak gerekir.
27 Neslihan Yalçınkaya, Hakan Yalçınkaya, Coşkun Çılbant, “Avrupa Birliği’ne Yönelik Düzenlemeler
Çerçevesinde Türk Tarım Politikaları ve Sektörün Geleceği Üzerine Etkisi,” Yönetim ve
Ekonomi, cilt: 13, no: 2, 2006, s. 111-112.
30 Huricihan İslamoğlu, Elvan Gülöksüz, Alp Yücel Kaya, Ayşe Çavdar, Ulaş Karakoç, Derya Nizam,
Göksun Yazıcı, Türkiye’de Tarımda Dönüşüm ve Küresel Piyasalarla Bütünleşme Süreçleri,
İstanbul: TÜBİTAK Proje no: 106K137, s. 22, 29.
31 Güven, s. 180.
32 Necdet Oral, “Tarımda Neoliberal Politikaların 30. Yılı,” http://www.bianet.org/biamag/
ekonomi/140765-tarimda-neoliberal-politikalarin-30-yili, 8 Eylül 2012.
 
#5
Türkiye tarımı tasfiye mi ediliyor?

Türkiye tarımının dönüşümüne ilişkin tartışmalarda son yıllarda giderek
yaygınlaşan bir görüşe göre, Türkiye devleti emperyalistlerin emirlerine
uyarak tarım sektörünü bilinçli olarak çökertmektedir. Ulusalcıların ve onların
etkisi altındaki pek çok solcunun yıllardır tekrarladığı “sanayisizleşme”
tezinin bir benzeri olan bu “tarımsızlaşma” tezi, günümüzde Ziraat Mühendisleri
Odası’ndan bir dizi sol çevreye kadar geniş bir yelpazede kabul gö-
rüyor. Tarımsızlaşma tezi, yalnızca Türkiye’deki tarım üretiminin çökmekte
olduğu iddiasından ibaret olsaydı ciddiye alınıp özel olarak tartışılmayı gerektirmeyebilirdi.
Ancak, bu tezi ileri sürenler birbirinden farklı iki iddia
olan “Türkiye tarımı neoliberalleşmektedir” ve “Türkiye’de tarım üretimi
bilinçli olarak çökertilmektedir” iddialarını ard arda sıralayıp aynı şeymişgibi sunarak neoliberal tarım politikalarına karşı muhalefetin ulusalcı bir
politik çerçeveye hapsolmasına (bazıları bilerek, bazıları bilmeyerek) neden
oluyorlar.34 Bu durum, tarımsızlaşma tezinin özel olarak ele alınmasını gerektiriyor.

Toplam tarım üretiminde mutlak ve büyük bir azalma olduğunu ortaya
koymadan Türkiye tarımının çökertildiğini kanıtlamak mümkün değildir.
Bunun haricindeki her türlü veri olsa olsa tarımın yavaş geliştiğine işaret
eder, tarımın çöktüğünü kanıtlamaz. Tarımsızlaşma tezini (bizce başarısız
biçimde) savunan Mahir Gürbüz’ün de teslim ettiği gibi, Açıklanan girdi ve teknoloji kullanım hızı nedeniyle, toplam tarım arazisindeki
yaklaşık 2 milyon hektarlık azalmaya rağmen, toplam üretimde artış
azalarak da olsa devam etmiştir. Gerek sulanan alanlardaki önemli artış, gerek
üstün genetik materyal kullanımı doğal olarak verimi yükselttiğinden,
artış hızında önceki dönemlere göre azalış olduğu halde, toplam üretim yine
de azalmamış artmıştır.35


Toplam tarımsal üretimin değeri 2000 yılında 17 milyar TL, 2005’te 61
milyar TL, 2009’da 79 milyar TL’dir.36 Tarıma yönelik devlet desteğinin
1980-86 ve 1999-2002 dönemlerinde dramatik olarak azaltılması, tarımsızlaşma
tezinin bir kanıtı olarak sunulmaktadır. 1990’larda tarıma yönelik
devlet desteğinin dramatik biçimde arttığını yukarıda aktarmıştık. IMF ve
Dünya Bankası’nın gündeme getirdiği, üretimi köstekleyen DGD uygulamasının
2002’de esas tarımsal destek aracı olarak kabul edilmesi ilk bakışta
tarımsızlaşma tezini destekliyor gibi görünmektedir. DGD 2002’de kabul
edildiği şekliyle, yani esas destekleme aracı olarak uygulanmaya devam
etseydi bunun haklı olduğu düşünülebilirdi. Oysa yukarıda işaret ettiğimiz
gibi, 2004’ten itibaren eski tip tarımsal destekler geri getirilmiş, DGD’nin
toplam destekler içindeki payı giderek azalmıştır. 2006’da kabul edilen Tarım
Kanunu, üretimi köstekleyen DGD’nin yanı sıra üretimi destekleyen çok
sayıda destekleme aracının da kullanılabileceğini tescil etmiştir.37 Gürbüz
de bu desteğin üretime olan olumlu etkisini teslim etmektedir: “Geleneksel
trend devam ettiğinden, sübvansiyonların da etkisiyle girdi kullanımı artışı
devam etmiştir. Örneğin dönem başında bitki besin maddesi bazında 1,1 milyon
ton olan gübre tüketimi 2005 sonunda 2 milyon tona çıkabilmiş, üstün
verimli çeşit tohum kullanımında önemli gelişim sağlanabilmiştir.”38

Tarımın tasfiye edildiği tezinin iki temel argümanının geçersizliğini ortaya
koyduktan sonra, Türkiye tarımının gelişimine ilişkin bazı önemli noktalara
işaret ederek devam edelim. Öncelikle, tarımın Türkiye ekonomisindeki
ağırlığının giderek azaldığı gerçektir. Tarımın GSYİH’deki payı 1978’de yüzde 23.8’den, 1988’de yüzde 18.9’a, 2000’de yüzde 11.9’a, 2010’da yüzde
9.1’e düşmüştür.39 Tarımın oldukça gelişkin olduğu ABD’de ise bu pay
yüzde 2’nin altındadır.40 Dolayısıyla, tarımın milli gelirdeki payının azalması
tarımsızlaşmanın kanıtı olarak görülemez.

Türkiye tarımının belli başlı ürünlerinin durumuna bakarak tabloyu tamamlayalım.
Gıda arzı ve güvenliği bakımından en önemli tarım kalemi
tahıldır. 2009-2011 aralığında dünyanın en büyük beş hububat üreticisi sırasıyla
Avrupa Birliği, Çin, Hindistan, ABD ve Rusya Federasyonu’dur. Türkiye
bu listede dokuzuncu sıradadır.41 Toplam üretim miktarı bakımından
ürün bazında yapılan sıralamaya göre, 1980 yılında Türkiye 17 ayrı üründe
dünyanın en büyük üreticisi, 15 üründe dünya ikincisi, 15 üründe dünya
üçüncüsüdür. 1990’da 15 üründe dünyanın en büyük üreticisi, 15 üründe
dünya ikincisi, 10 üründe dünya üçüncüsü, 2010’da ise 15 üründe dünya
birincisi, 11 üründe dünya ikincisi, 16 üründe dünya üçüncüsüdür.42 Türkiye
tarımının çökmediği açıktır.

Buradan Türkiye’nin tarımda muazzam bir gelişme kaydettiği sonucunu
çıkarmak elbette mümkün değildir. Türkiye tarımı, başta emek verimliliği
olmak üzere pek çok göstergede gelişmiş ülkelerin epey gerisindedir. Ayrı-
ca, hayvancılık sektörü 1980’lerden bu yana ciddi oranda gerilemiştir. Kırmızı
et üretiminin temelini oluşturan hayvan varlığı (sığır, manda, koyun ve
keçi sayısı) 1980’de 85 milyondan 2010’da 41 milyona düşmüştür.43 Kırmızı
et üretimi yerinde saymış, ithalata bağımlılık giderek artmıştır. Yerli burjuvazi
son dönemde devlet desteğini de arkasına alarak hayvancılığa ciddi
yatırım yapmaya başlamıştır. Örneğin Saray Halı’nın sahibi Necati Kurmel,
25 bin büyükbaş hayvan barındıran büyük bir çiftlik kurmuştur. Ata-Sancak,
Söktaş, Banvit, Doğan Organik ve Korel de sektöre yatırım yapmaktadır.44
Bu yatırımların dibe vuran sektörü canlandırmaya yetip yetmeyeceğini önü-
müzdeki yıllarda göreceğiz. Özetle, kırmızı et üretimi hariç tutulursa, tarıma ilişkin genel tablonun bir çöküşe değil, olsa olsa yavaş bir büyümeye işaret
ettiği bellidir.

Türkiye’nin tarım ürünleri dış ticaretinde ciddi bir açık vermesi tarımsızlaşma
tezinin kanıtı olarak sunulan bir başka olgudur. Türkiye, DTÖ Tarım
Anlaşması’nın hükümlerini 25 Şubat 1995’te iç hukukunun bir parçası haline
getirmiştir. Bu çerçevede ithal tarım ürünlerinden aldığı gümrük vergilerini
(her bir ürün için yüzde 10’dan az olmamak koşuluyla) ortalama yüzde 24
oranında azaltmayı taahhüt etmiştir.45 Avrupa Birliği ile 1995’te imzalanan
ve 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği Antlaşması işlenmemiş
tarım ürünlerini kapsam dışında bırakmıştır. Ancak, işlenmiş tarım ürünlerinin
bir kısmı anlaşma kapsamındadır. Süt, tahıl ve şeker gibi Türkiye’nin
rekabet gücünün düşük olduğu ürünlerde gümrük birliğine gidilirken, salça
ve meyve suyu gibi rekabet üstünlüğü olan ürünler kapsam dışı bırakılmış-
tır.46 Bunun sonucunda tarım ürünü ihracatının artış hızı ithalatın artış hızının
gerisinde kalmıştır. Tarım ürünleri dış ticaretini ölçen iki ayrı uluslararası
gösterge mevcuttur: Uluslararası Standart Sanayi Sınıflaması ve Standart Ticaret
Sınıflaması. İlk göstergeye göre 2001-2010 döneminde Türkiye dört
yıl dış ticaret fazlası, altı yıl dış ticaret açığı, ikinci göstergeye göre ise altı
yıl dış ticaret fazlası, dört yıl dış ticaret açığı vermiştir.47 Kısacası, tarım
ürünleri dış ticareti alanında mutlak bir çöküş değil, istikrarsız bir seyir söz
konusudur.

Türkiye’nin tarım ürünleri dış ticaretinde pek çok yıl açık vermesinin gerisinde
yatan faktörlerin mukayeseli analizi bu yazının sınırlarını aşan, çok
kapsamlı ve karmaşık bir konudur. Burada dış ticaret açığı olgusunu açıklamak
için ille de tarım üretiminin çöktüğü tezini kabul etmenin gerekmediğine
işaret etmekle yetineceğiz. Türkiye’nin tarım ürünleri dış ticaretinde
açık vermesinin önemli nedenlerinden birisi tarım üretiminin düşük olması
değil, Türkiye’nin ürün işleme ve fiyatlandırma konusunda emperyalist ülkeler
karşısında dezavantajlı bir konumda olmasıdır. Türkiye’nin en büyük
tarım ürünü ihracatı kalemlerinden birisi olan fındık örneğine bakarak açıklayalım.
Dünya fındık üretiminin yaklaşık yüzde 70’ini Türkiye, yaklaşık
yüzde 16’sını ise İtalya gerçekleştiriyor.48 Doğal olarak bu iki ülke fındık
ihracatı sıralamasında ilk iki sırayı paylaşıyorlar. Hiç fındık üretmeyen Almanya ise dünya fındık ihracatının yüzde 10’unu gerçekleştirerek üçüncü
sırada yer alıyor. Hamburg’da kurulan Fındık Borsası sayesinde dünya fındık
fiyatlarının oluşmasında söz sahibi haline gelen Alman sermayesi, ürün
işleme alanındaki gelişkin kapasitesini de kullanarak hiç üretmediği fındıkta
muazzam bir dış ticaret fazlası veriyor.49 Türkiye’nin dünya üretiminin dörtte
üçünü gerçekleştirdiği fındıkta durum buysa, daha az rekabetçi olduğu
diğer ürünlerdeki durumun daha kötü olduğunu tahmin etmek zor değildir.
Kısacası, tarımdaki ciddi dış ticaret açığının nedenlerinden biri Türkiye’nin
dünya kapitalist hiyerarşisinde emperyalist ülkelerin altında bulunmasıdır.
Tarım üretiminin verimliliğinin emperyalist ülkelere nazaran düşük olması
ikinci neden olarak saptanmalıdır. Dolayısıyla, dış ticaret açığı tarım üretiminin
çöküşüne değil, düşük verimlilik ve bağımlılık olgularına işaret eder.

Tarımın tasfiye edilmediğini saptadıktan sonra, gerçekte neyin tasfiye
edilmekte olduğu sorusunu yanıtlayabiliriz. Tasfiye edilen tarım üretimi
değil, küçük çiftçiliğin ağırlık taşıdığı eski tarımsal yapıdır. Türkiye burjuvazisi,
1980’lerden itibaren arzuladığı ama (1987-1998 arasında çiftçilere
verilen tavizler nedeniyle) çok yavaş bir tempoyla gerçekleştirebildiği, sözleşmeli
çiftçiliğe ve büyük şirketlerin üretim ve dolaşım süreçleri üzerinde
artan kontrolüne dayanan, yeni bir tarımsal yapı kurma hedefine ulaşmak
için 1999 sonrasında büyük bir neoliberal taarruz başlatmıştır. Bu taarruzun
amacı tarım üretimini çökertmek değil, tekellerinin çıkarları doğrultusunda
tarımı daha kârlı bir sektör haline getirmektir. Türkiye burjuvazisinin tarım
konusunu en iyi bilen isimlerinden birisi olan Rifat Hisarcıklıoğlu, neoliberal
taarruzun içeriğinin mükemmel bir özetini şöyle veriyor:

Tarımdaki sorunumuzu üç başlık altına topluyoruz; istihdam fazlası, arazilerin
aşırı parçalanması ve düşük verim. AB’de nüfusun yüzde 5’i tarımda
istihdam ediliyor, Türkiye’de yüzde 35’i. Buna karşılık milli gelir içindeki
payı bizde yüzde 12 iken, AB ortalaması yüzde 2’dir... Öte yandan, AB’de
dekar başına verim, ürün türüne göre değişmekle birlikte, Türkiye’nin çok
üzerinde. Mesela tahılda, işletme başına üretim, AB’de 104 ton, Türkiye’de
15 ton. Dekar başına verim AB’de 600 kilo, Türkiye’de 250 kilo. AB’de tarım
işletmelerinin sayısı 13 milyon dolayındayken, Türkiye’de 3 milyon civarında.
Üstelik, 3 milyon tarım işletmesinden sadece 175 bini AB ortalaması
olan 200 dekarın üstünde. Yani, tarımsal işletmelerin yalnızca yüzde 5’i AB
ile rekabet edebilecek büyüklüğe sahip. Bu tablonun en önemli nedeni, miras
veya intikal yoluyla, tarım arazilerinin bölünmesidir. Geçen yıl yürürlüğe
giren, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, bu olumsuz gelişmeyi önleyecek, önemli bir ilk adımdır. Bu kanun, toprağın, ‘yeterli büyüklüğün’
altına inmesini önlemek için, mirasla parçalamanın durdurulmasını öngörmekte
ve gönüllülük temelinde, ‘arazi toplulaştırması’nı özendirmektedir.
Önümüzdeki bu değişim sürecinde, üretimini kayıt altına alan kazanacaktır.
AB’nin tarımsal üretimi, ‘tarladan sofraya’ kayıt altına alma sistemi, üreticiye
büyük sorumluluk yükleyecektir. Devletin ve AB’nin destek ödemelerinden,
yalnız kayıt altına giren çiftçiler yararlanacaktır. Ortaklık kurmayı
başaran, büyük tarım işletmelerine dönüşerek, ölçek ekonomisini gerçekleş-
tirenler, değişim sürecinden daha az zarar görecektir. Sözleşmeli üretimin
ağırlığı artacaktır. Sözleşmeli çiftçilik sistemi, üreticiyi hem ülke ekonomisi
ile bütünleştirecek, hem de bağımsızlığını büyük ölçüde korumasına imkân
verecektir…AB standartlarına ve mevzuatına uyum için erken davranan rahat
edecek ve ihracatını artıracaktır. Tarımsal işletmeleri bundan böyle, bir
fabrikayı yönetir gibi akılcı ve disiplinli bir şekilde yönetmek gerekecektir.
Pazarlama ve markalaşma tarımda da önemli olacak. Titiz tüketiciler bir süre
sonra portakal veya domates alırken bile, belirli markaları arayacaktır. Yenilikçilik
ve ürün farklılaştırılması, yerel ürünleri ve tatları canlandırmak,
tarımın AB piyasasına uyumunu kolaylaştıracaktır. Türkiye AB ülkelerinin
tamamını besleyebilecek bir tarımsal potansiyele sahip. Yeter ki teknoloji
kullanımı artsın ve köylülükle üreticilik ayırt edilsin… Diğer taraftan, elbette
dünyanın her yerinde olduğu gibi tarım sübvanse edilmeli. Çünkü tarım,
belki katma değeri çok düşük, ama gerekliliği çok yüksek bir üretim alanıdır.
Bugün AB bütçesinin yüzde 40’ı, tarım sübvansiyonlarına gidiyor. AB genelindeki
tarım desteği sonucunda, tarım ürünleri, dünya fiyatlarının yüzde
30 üzerindedir. Kısacası sübvansiyonlar dünyanın her yerinde böyledir. Ama
bunu istismara açık bir hale getirmemek gerekir. Yani herkes şunu bilmeli
ki; daha iyi bir yaşam için tarım desteklenmeli ama bu destek, esas emeğin
de üzerine geçmemelidir…Diğer taraftan, Tarım Kanunu’nun çıkmasını da,
önemli bir adım olarak görüyoruz. Ancak, tarım desteklerinin milli gelire
oranının, taslak metindeki yüzde 2’den yüzde 1’e indirilmiş olmasını, doğru
bulmuyoruz. Tarım sektörünün önemi ve AB süreciyle yaşayacağı sıkıntı-
lar dikkate alınarak, bu oranın eskisi gibi, yüzde 2’ye çıkarılmasında, büyük
fayda vardır.50


Görüldüğü gibi, Türkiye burjuvazisi tarım üretimini değil, küçük çiftçilerin
sayısını azaltmayı, sözleşmeli çiftçiliği temel üretim organizasyonu haline getirmeyi, tarımı büyük sermayenin kontrolü altına almayı ve böylelikle
kârlarını artırmayı hedefliyor. Tarımsızlaşmak bir yana, küçük çiftçileri ve
tarım proletaryasını daha fazla sömürerek tarım alanında daha fazla rekabetçi
olmaya çalışıyor.51 Önceki bölümde AKP hükümetinin tarıma yönelik
devlet desteğini kesmekten ziyade desteğin yapısını neoliberal dönüşüme
uyumlu hale getirdiğini belirtmiştik. Hisarcıklıoğlu’nun konuşması, bunun
Türkiye burjuvazisinin genel yönelişi olduğunu gösteriyor ama tek bir farkla:
burjuvazi AKP’den tarımı daha fazla sübvanse etmesini talep ediyor.

33 Aydın, s. 174; Murat Öztürk, Agriculture, Peasantry, and Poverty in Turkey in the Neo-liberal
Age, Wageningen: Wageningen Academic Publishers, 2012, s. 98.
34 Tarımsızlaşma tezinin nasıl savunulduğuna kısaca bakalım. Türkiye Ziraat Mühendisleri
Odası eski başkanı (ve günümüzde CHP’nin genel başkan yardımcılarından birisi olan) Gökhan
Günaydın’a göre, “Türkiye’de tarım sektörü, sosyal ve ekonomik yönleriyle, neoliberal politikaların
uygulandığı son çeyrek yüzyıllık dönemde sürekli olarak güç kaybetmektedir. Bununla birlikte,
2000’li yıllarla birlikte uygulanan Dünya Bankası ve IMF taşeronu teslimiyetçi politikaların
sonucunda sektör, çöküş noktasına gelmiştir. 1999 yılından bu yana değişen hükümetlere karşın
sözü edilen ‘teslimiyetçi anlayış’ aynen sürdürülmüş; böylelikle giderek artan bir dışa bağımlılık,
kendine yeterliliği kaybetme, üreticinin yoksullaşması ve kuralsız piyasa koşullarında çokuluslu
şirketlerin egemenliğinin pekiştiği ‘kesintisiz bir süreç’ yaşanmıştır” (Gökhan Günaydın, “Kendine
Yeterlilikten Bağımlılığa,” Cumhuriyet-Tarım ve Hayvancılık Eki, 11 Nisan 2006). Ziraat Mü-
hendisleri Odası Antalya Şube başkanı Vahap Tuncer’e göre, “1980 sonrası yürütülen neoliberal
politikaların tarımdaki hedefi ise bu sektörü çökertmek ve 80 milyonluk bu pazarı ürün stokları giderek
artan gelişmiş ülkelerin tarım ürünlerine açmaktır” (Vahap Tuncer, “Pamuk Üreticileri Teslim
Oluyor...,” Cumhuriyet-Tarım ve Hayvancılık Eki, 12 Ağustos 2008). Türkiye Komünist Partisi’nin
2007 seçim bildirgesinde ise şöyle deniyor: “Türkiye’de tarım çökertilmektedir. ‘Ülkemizi bir tarım
ülkesi olmaktan çıkaracağız, sanayileşeceğiz’ bahanesiyle sürdürülen tarım politikaları sonucunda
Türkiye açlık tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu politikalar Amerika ve Avrupa Birliği tarafından dayatılmıştır.
Türkiye’nin gereğinden fazla sebze, meyve, tütün, fındık, pancar, pamuk ürettiğini ileri
süren emperyalistler her şeye burunlarını soktular. İşbirlikçi hükümetlerimiz onların her dediğini
yaparak, ülkemizi tarımda da dışa bağımlı hale getirdiler. Gübre dışarıdan geliyor, ilaç dışarıdan
geliyor, tohum dışarıdan geliyor, emir dışarıdan geliyor! Yabancı gıda tekelleri Türkiye’nin en verimli
arazilerini ele geçirdi bile. İşçilerimizi düşük ücretlere çalıştırıyorlar ve verimli topraklarımızı
kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar” (http://www.tkp.org.tr/secim2007/pdfler/SecimBildirgesi.pdf).
Emperyalist kurumların Türkiye’den daha az pancar ve tütün üretmesini istediğini yukarıda
belirtmiştik. Pamuk için durum daha karmaşık olsa da, orada da daha az üretme baskısının
mevcut olduğu söylenebilir. Meyve ve sebze üretimi için ise böyle bir baskı söz konusu değildir.
Dahası, Türkiye’de meyve ve sebze üretimi azalmak bir yana giderek artmaktadır. TKP’nin üretimi
kısıtlanan ürünler listesinin en başına meyve ve sebzeyi koyması tarımsızlaşma tezinin cazibesine
kendisini fazlasıyla kaptırdığını gösteriyor. Nihayet, tarımı tasfiye etmenin kapitalizmin mantığına
uymadığını bile bile tasfiye tezinde ısrar eden şu pasaj, yazarının amacının aksine tasfiye tezinin
geçersizliğini kavrayabilmek için yeterli bir ilk neden sunuyor: “Avrupa ülkeleri tarım ürünlerini
ve çiftçileri korurken Türk devletinin ve hükümetinin sadece fındıkta değil, bütün tarım ürünlerinde
‘desteklemeyi’ kaldırdığını, tarımı tasfiye etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylemek
gerekiyor. Türkiye’de bütün değerlerin, bütün mal ve hizmetlerin evrensel kapitalizmin satın alacağı
bir biçime getirilmesine itina gösterildiği son dönemde tarımı, evrensel kapitalizme sunulacak
hale getirmeye çalışmamak, tarımın doğrudan tasfiyesine yönelmek herhalde yine global kapitalizmin
istediği bir şey” (Selami İnce, “Fındık Üreticisi AKP’ye Mecbur Mu?,” Birgün-Pazar Eki, 19
Ağustos 2012).
35 Mahir Gürbüz, “Tarım, 1980 Sonrası Adım Adım Bitirildi,” Cumhuriyet-Tarım ve Hayvancılık
Eki, 11 Temmuz 2006.
36 Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı, Türkiye Tarım Sektörü
Raporu, Temmuz 2010, s. 5.
37 Güven, s. 180.
38 Gürbüz, “Tarım, 1980 Sonrası..”
39 Hüsnü Ege, “Tarım Sektörünün Ekonomideki Yeri ve Önemi,” TEPGE Bakış, no: 7, Temmuz
2011, s.1.
40 http://en.wikipedia.org/wiki/Economy_of_the_United_States
41 Food and Agriculture Organization of the United Nations, Crop Prospects and Food Situation,
no: 1, Mart 2012, s. 4. Hububat kapsamında yer alan farklı tip ürünlerin üretim performansı da
farklıdır. Son on yılda buğday üretimi artmamış, arpa üretimi azalmış, mısır ve çeltik pirinç üretimi
ise ciddi biçimde artmıştır (Oral, “Tarımda Neoliberal Politikaların 30. Yılı”).
42 http://faostat.fao.org/site/339/default.aspx
43 Oral, “Tarımda Neoliberal Politikaların 30 Yılı.”
44 Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı, s. 10.
45 Öztürk, s. 68.
46 Ulukan, 116.
47 Oral, “Tarımda Neoliberal Politikaların 30. Yılı.”
48 “15 Ülkede Fındık Üretiliyor,” Cumhuriyet-Tarım ve Hayvancılık Eki, 14 Kasım 2006.
49 “Almanya Kadar Olamıyoruz,” Cumhuriyet-Tarım ve Hayvancılık Eki, 14 Kasım 2006. 50 “TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: ‘Tarımda popülist yaklaşımdan vazgeçilmeli’,” Cumhuriyet-Tarım
ve Hayvancılık Eki, 13 Haziran 2006. Hisarcıklıoğlu’nun sözleşmeli çiftçiliğin küçük
çiftçilerin bağımsızlığını koruyacağı iddiası elbette doğru değil. Bununla birlikte, bu sözler burjuvazinin
sözleşmeli çiftçiliği fabrika tipi üretime yeğlemesi olgusunun Türkiye için de geçerli
olduğunu gösteriyor.
 
Üst