tanım ve kavramlar üzerine

#1
canlıların "dışarıklı" ilişkileri ses ve vucud dili üzerinden işler.. canlılardan bir tür olan insanlar da farklı değildir.. ses ve vucud dili üzerinden kendilerini ifade eder., ifade edeni algılarlar..
tüm canlılarda sorun.. bu algılama aşamasında yaşanır.. insanlar., sesi ve vucud dilini geliştirdikçe daha yaygın ilişkilenme tarzları yaratmış olsa da algılama sorunları da aynı şekilde artmıştır.. bunun bilinç kodlamalarından kaynaklandığını iddia ediyorum..

zamanla.. karşındakinin neyi ifade ettiği ve amaçladığı değil., sendeki algısal sonuçlar dikkate alınmaya başlandı böylece algıda seçicilik zaaflı hale geldi..
sorunlara asıl zemin olan ise., hiyerarşı ve tahakküm amaçları ve ortaya çıkan sınıflaşmalardı..
böylece..

dikkat edilirse., istisnalar hariç., bir çok canlı çatışma anlarında ses ve vucud dili ile karşındakine yönelir ve bir iki eylem sonrası ölüm olmadan çatışma diğerinin lehine sonlanır.. bu durum çok anlamlı ve ilginçtir.. insanlığın toplumsallaşması(toplumsal örgütler yaratması) dönemlerinde de bu karakter uzun süre böyle işlemiştir..
doğadan yabancılaşma ile birlikte kendine de yabancılaşma geliştirildikçe bu karakter yok etme sonucu hedeflerine dönüşmüş., ses ve vucud dilini yaratan bilinci bu zeminlerde biçimlendirmiştir..

dil.; yani konuşma., aslında seslere bilinçde oluşan tanım ve kavramları simgelerle anlatma becerisidir.. yazı bunun bir başka biçimi ve daha gelişmiş ve kayıt edilebilen halidir..

bilinçte oluşan algılara yüklenen anlamları ifade eden tanım ve kavramların aynı olması gerekirken., ayrı olması bilim tarafından yeterince incelenmemiştir..

bence.. toplumsal hukuk(tabu-gelenek vs.) ile maddi yaşam biçimleri bu anlamda belirleyici olmuş olabilir.. yüksek alanlarda yaşayan toplulukların gökyüzü hakkında daha yaygın bilgiye sahip olması ve sosyal-kültürel tanım ve kavramlarını bu temellerde şekillendirmesi ile ova veya kıyı(deniz-göl) alanlarında yaşayanların ise yeryüzü hakkında daha yaygın bilgiye sahip olması ve tanım-kavramlarını bu temellerde şekillendirmesi çok farklı olacaktır.. bu farklılıklara bir de hiyerarşi ve tahakküm amaçlı yönelme eklenince daha karmaşıklaşan insan ilişkilerinde sorunlar da karmaşıklaşmıştır..

zaman içinde ortak kabül gören tanım ve kavramlar ortaya çıkmış olsa dahi., çıkar amaçlı gruplaşmalar aynı tanım ve kavramlara farklı içerik yüklemiş yada değişiklikler yaratarak bozmuştur..

toplumsal kutuluş yada doğru toplumsal yaşamın örgütlenmesi ve işletilmesi dediğimiz.. ister felsefi-ideolojik(sistemler) ister inanç temelli sistemler üzerinden yaratılan tanım ve kavram farklılıkları bir yana ortak olanları bile bu zaaflı işleyiş içindedir.. bu anlamda öncelikle tanım ve kavramlar noktasında ortak kabüller yaratmak yada farklılıkları netleştirmek zorundayız..

bu giriş yazısından sonra.. tanım ve kavramlar noktasında., özellikle komünist felsefe zeminlerinde yaşanan sorunlara değineceğim.. çünkü çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır..
 
#2
komünist entellektüel litaratüründe kullanılan bir çok tanım ve kavram aslında prtak kabül görmüş şeylerdir.. ama işleyiş bu ortaklığı ifade etmeyen sonuçlar yartmaktadır..
bu anlamda bazılarına değineceğim.. bazılarını da sizler eklerseniz sevinirim..

kavram ve tanım nedir? sorusunun yanıtını biliyoruz olarak kabül ederek devam edeceğim..

sınıf.: bir kavramdır.. toplumdaki farklılaşmaların sosyal-siyasal-ekonomik-cinsel hiyerarşik ve tahakküm içerikli tasniflenmesidir.. komünist litaratürde., ezenler ve ezilenler olarak iki zeminde ele alınır..
sınıf kavramı içeriğindeki sınıflar ise tanımları ifade eder..

ekonomik alan sınıf tasnifleri.; işçi., köylü., burjuva., genel kabül görmüş tanımlardır.. bunun dışında., küçük burjuva., tanımı da kullanılır.. içerik olarak ortak kabülü yoktur.. son zamanlarda bu sınıf(küçük burjuva) içinden bazıları işçi sınıfına emekçi tanımı altında dahil edilmiştir*...
sosyal alanlardaki sınıf tasnifleri.; cinsel., etnik ve kültürel ve statüsel(siyasive yetki)olarak ele alınabilinir..

cinsel.; kadın., lbgt., erkek.,
etnik.; egemen ulus., tahakküm altında ulus
kültürel ve statüsel.; etkin dinsel toplum., tahakküm altındaki dinsel toplum.. statüsü yüksek bireyler., alt statüdeki bireyler.. bunlar., çok çeşitlidir..

komünist felsefe alanında., sınıf kavramının toplumdaki statüsel(hiyerarşik) bir tasnif olduğu ortak kabül iken., sınıf dendiğinde bazı komünist felsefelerde sadece (ekonomik)üretim alanları akla gelir.. haliyle sınıf kavramı içinden çıkan sınıf tanımları da farklı içerik taşır..

örneğin sınıf savaşı denildiğinde., kavramı her kesim farklı algılar.. özellikle marksistler bu kavramı işçi sınıfı(sanayi alanı) ile sanayi burjuvazisi arasındaki çatışma olarak algılarlar.. yakın tarihte kamu alanında çalışanların bazı kesimlerini ve tarım alanında(sanayi tarımı değil) çalışan mevsimlik işçileri de bu savaşım içinde algılamaya başladılar ama yinede bunları emekçi olarak tanımlarlar böylece sanayi işçisi/emekcisi ile arasına ayrım koyarlar.. bu durum dile de yansır.. işçiler-emekciler gibi tanımsal cümleler kurarlar..

bu anlamda.; işçi sınıfı tanımı., ücretli emek olarak geçse de bu içerik tanım üzerinde birebir işlemez.. mevsimlik işçiler de emeklerini ücret üzerinden satar., artı-değer katar..
bu sefer., üretken emek tanımı devreye girer.. yani bir meta üretimine dahil olan emek.. oysa., meta üretimi bütündür.. teknolojik gelişme ile birlikte eski biçiminde çok değişiklik olmuştur.. 1800'lerde bu çok açık idi.. üretimhaneye ham yada yarı mamül madde gelir.. orada bir fiil emek ile üretim yapılırdı.. 1900'larda teknolojik gelişim ile birlikte bu süreçte(meta üretim faliyeti süreci) kafa kol emeği ayrımı başladı.. kol emeği harcayanlar ile proje üretme., denetim veya planlama alanında çalışanlar ayrıştı..
teknoloji daha da gelişince kol emeği yerini otomatik makinalara(tekno-robotlar) bırakınca kol emeği harcayan işçileri makinayı denetleyen emekçi halini aldılar..

yine bu alanda bile farklı sınıflaşmalar işler.. örneğin statü(yetki-yetenek) olarak sınıflaşma., etnik ve cinsel sınıflaşma sert ve yoğun işler..

örneğin bir hastanede., kol emeği yani., klasik proleter tanımına kimler girer..
hastane hizmet(temizlik-teknik ve s.) personeli mi?.. hasta bakıcılar mı?.. doktorlar mı..
hepsi bir biçimde kol emeği harcar.. özellikle cerrahlar en değerli kol emeği sahibidir..
bir fabrikada kol emeği harcayan emekçi ile bir hastanede temizlik personeli aynı eforda emek harcar..

bir madende çalışan emekçi tanımını proleter olarak sayıyoruz ama çeltik tarlasında çalışan emekçi proleter sayılmıyor.. tam otomatik bir fabrikada sadece düğmeye basan ve makinayı denetleyen emekçi meta ile bağlantılı değilken., proleter olabiliyor.. ama mevsimlik salyongoz işleyen köy kızları meta ile direk ilişkili iken proleter sayılmıyor..

tarla veya meyve tarlasında metayı daha ortaya çıkmadan satın alan tüccar üretim araçları sahibi değilken metaya sahip oluyor.. hatta üretim sırasında harcanan emeğe ücret de ödemiyor.. tarla sahibi üretim aracına sahip ama ortaya çıkan metaya sahip değil.. burası da bir hayli karışık.. metayı(ürünü) baştan satın alan., toplama sürecindeki emek faliyetinin ücretini ödüyor ama üretim aracı sahibi değildir.. yada tarlayı ekip ürünü toplayan emek harcıyor ama üretim aracı sahibi iken metanın sahibi olamıyor.. üstelik harcadığı emek meta içine değer olarak katılmış oluyor..

demem o ki., klasik tanımsal tarifler günümüze denk düşmemekte ve anlamsız tanımlara dönüşmektedir.. bu anlamda., sınıf ve sınıf savaşı denildiğinde algılar da uyum olmamaktadır.. hatta aynı çizgiye sahip olanlar da bile bu yaşanmaktadır..

bunların dışında bu kavram ve tanımları yanlış kullanmalar da yaygındır.. bir kavram ve tanıma yüklediği anlam(doğru-yanlış) belli iken bunları kullanırken., kendi kabül ettiği içeriklere ters kullanabiliyor..


burasını ayrıca işleyeceğim..







* küçük burjuva tanımı tartışmalıdır.. örneğin devlet memurları ve küçük esnaf bu tanım içinde sayılırken., kamu emekçileri olarak proleter sınıf tanımı içine sokulmuştur.. ilginç olan bu "sokulma" olayı sistem sayesindedir.. memurlara sendika hakkını kabül edince emekçi sayılmışlarsa da bazıları hala işçi sınıfı(proleter) demeyerek bunları sanayi içcisinden ayırmaktadır.. sözleşmeli personel ve taşeron sistemi ile sanayi ile memuriyet arasındaki fark ortadan kalkmıştır..

yine devlet memuru olarak aynı(657) olmalarına karşın.. memuru olsalar dahi., eğitmen kamu emekcisi sayılırken., askeri veya polis akademilerindeki eğitmenler sayılmaz.. oysa kamu emekcisi tanımı içindeki bir öğretim üyesi buralarda çalışabilir.. yine kamu emekcisi tanımı içinde belediye memurları(657'ye tabidir) kamu emekcisi sayılmaz..
genelde.. marksistler., üretim alanında çalışmayanları proleter kabül etmez..
 
#3
türkiye emekçileri ve kürt hareketi ortak mücadele edecektir...

bu cümleyi analiz edelim.. türkiye emekçileri bir tanımdır.. emekçi sınıfı tanımına türkiye eki yapıldığında., bir devlet içindeki emekçiler anlaşılır.. bu türkiye emekçileri tanımında etnik-cinsel-sosyal kültürel ayrım ifadesi yoktur.. normal bir komünist bilinç.. farklı çizgilerden olsa dahi., türkiye emekçileri tanımında etnik-cinsel-sosyal kültürel ayrım ayrıca belirtilmemiş ise., hepsini kapsadığını algılamış ve biliyor olması gerekir..
yani.. türkiye emekçileri tanımını tümünü içeren bir tanım olarak algılar..

kürt hareketi tanımı ise etnik bir tanımdır.. etnik tanımlar., belirli sosyal-kültürel tarihsel bir süreç ile oluşmuş toplumları tasnifler.. kürt hareketi denildiğinde ise., tüm kürt etnisitesi içindeki politik hareketleri tanımlar yada başka politik hareketler yoksa bir hareketi ifade eder şekilde kullanılabilinir.. oysa başka kürt politik hareketleri de vardır.. bu anlamda.. kürt hareketi tanımı anlamsal olarak eksik tanımdır.. hangisi sorusunu içinde taşır..

doğru cümle.. türkiye emekçileri ve kürt ulusal yada kürt milliyetçi-yada burjuva yada sosyalist vs. hareketi demek gerekir.. çünkü bu tür cümleler genelde., belirli bir politik hareket kasdedilerek kullanılmaktadır.. bu anlamda hangisi? sorusunun yanısıra hangi sınıfsal yada hangi nitelikte bir hareket sorusu da ortada kalır..
genel kullanımda sorun yoktur.. ama o zaman da cümle yine algısal sorunlar yaratabilir.. örneğin ispanyalı bir komünist bu cümleyi anlayamaz..
haliyle ilk sorusu.. hangi politik hareket olur.. ikincisi ise bu politik hareket ayrılma hakkını mı? savunuyor olur.. öyle ya türkiye tanımı içinde kürt emekcisi varsa kürt hareketi ile ortaklaşmasının anlamı da yoktur., aksine içinde ve hatta işin başında olsa iyi olur..

yani.. türkiye emekçileri diyen bilinç.. kürt etnisitesine nasıl bakıyor ve mücadelesine nasıl pozisyon alıyorsa bu diline de yansır..
bu anlamda öncelikle kürt halkının politik hareketlerini kendine göre(sınıfsal-politik vs.) net tanımlamalı ve tasniflemelidir.. ki., ona göre doğru çözümleyici bir pozisyon alabilsin..

bahsi geçen kürt hareketi! politik olarak hangi sıfata sahiptir yada hak ediyor.. politik hedefleri nedir..
ayrılma hakkını hedefleyen ise., ona göre.. ayrılma hakkını değil ortaklaşma hakkını hedefliyorsa ona göre tanımlanır ve pozisyon alınır..
bir m-l ayrılma hakkını savunan burjuva da olsa bu kürt hareketine., ayrılma hakkını hedefliyor diye karşı tavır alamaz.. mücadele pratiğine göre ilişkilenme tercihi yapabilir ama ayrılma hakkına itiraz etmez.. edecekse., öncelikle lenin'e itiraz etmelidir..

proleterya çıkarları!!.. bu kavramsal söylem de muallaktır.. proleteryanın çıkarları nedir?.. iyi ücret., iyi çalışma koşulları vs. ise bunun bir halkın ayrılma hakkı ile olan olumsuz bağlantısını izah etmesi gerekir.. yani kürtler ayrılırsa t.c. ekonomisi kayba uğrar kriz başlar ücretlere vs. yansır deniliyorsa buna sömürgeci çıkarları denir.. vatan bölünür anlayışı da aynıdır.. osmanlı da bir vatandı.. bölündü kalan t.c. oldu..
kısaca.. ayrılma hakkını hedefleyen bir halka bu hedefi yüzünden tavır alınamaz.. ama hedefine giderken işlediği mücadele biçimine bakarak ilişkilenilir yada ilişkilenilmez.. o halkın politik hareketleri içinde olumlu bulduklarınla ilişkilenirsin.. zaten kimlerle ilişkilendiğin senin politik sıfatını asıl belirleyen turnusol olur..

işte bu yüzden dil yamuk işler.. tanımlar demagojik kullanılır..
bir sonrasında bunlardan örneklerle devam edeceğim..
 
#4
türkiye emekçileri ve kürt emekçileri birlikte mücadele edecektir..

en garabet tanımlardan biri de budur.. emekçilerden bahsediliyor.. ve türkiye eki ile bir devlet içindeki emekçiler tanımlanıyor ama ifade de etnik tarif ifade etmeyen türkiye emekçilerinin yanında etnik tanım ile tarif edilen bir emekçi tanımı var.. yani ötekiler var..
yine bizim "ispanyol sosyalistimiz" bu cümleden ne algılar bakalım..

1- iki ayrı ülke/devlet/vatan içindeki ulus emekçilerin ilişkilerinden bahsediliyor..
2- ayrılma hakkını hedefleyen kürt ulusunun emekçileri ile ezen ulus emekçilerinin ilişkilerinden bahsediyor..
yani., ispanyol sosyalisti türkiye tanımını ya bir etnik tanım olarak algılar çünkü ikincisinde net bir etnik tanım var.. yada iki ayrı devlet emekçileri olarak algılar ama ikincisinde bir devlet tanım eki yok.. kafası karışır..

neden? türkiye emekçileri içine kürt emekçileri dahil değil..
türkiye emekçileri derken., içindeki türk-kürt ermeni-rum-laz-gürcü vs. vs. tüm etnisiteleri etnik olarak değil sınıf olarak tanımlıyorsan., ayrıca kürt emekçileri dediğinde. 1- ayrı bir vatan/devlet emekçilerinden bahsediyorsundur.. 2- ayrılma hakkını kullanan bir emekçilerden bahsediyorsundur.. YADA.. türkiye tanımın bir etnisitenin emekçilerini tarif ettiğinden kürtleri ayrı ele alıyorsundur..
istediğin kadar sınıfçı m-l olduğunu iddia et.. değilsindir.. ulusalcı/milliyetcisindir..

türkiye sosyalistleri ve kürt hareketi birliği

burada da., yukarıda açıkladığım gibi etnik tanım üzerinden işletilen garabetliğin politik tanımların içeriğinden farklı kullanılmasına örnek oluyor..

türkiye sosyalistleri tanımında etnik içerik yoktur.. türkiye eki ile bir sistem içindeki sosyalist hareketlerin tümü tarif edilir.. ama devamında bahsedilen hareket., bir etnik tanım içerdiğinden., bizim ispanyol bunu yine aynı şekilde algılar.. türkiye sosyalistleri ayrılma hakkını savunan bir kürt hareketi ile ilişkilerini anlatıyor.. ama bu kürt hareketinin politik sıfatı yok.. ilginç!! der..

türkiye sosyalistleri tanımı dahil., kürt hareketi tanımında da bu cümledeki içerik ulusalcı/milliyetçi tanım taşır.. çünkü., türkiye sosyalistleri dışında ayrı bir etnik(kürt)hareketden bahsediyorsun..ama bu kürt hareketi nedir? sosyalist mi?-milliyetçi mi?-burjuva mı?.. kürt hareketleri içinde hepsi, var.. senin bahsettiğin hareket hangisi?.. görüldüğü gibi ortada sosyalist bir kürt hareketi tanımı yok.. demek ki., sosyalist kürt hareketi ile birlik denilmiyor.. oysa var.. sen bunun pkk olmadığını iddia edebilirsin., o zaman sosyalist gördüğün bir kürt hareketi ile birlikten söz edersin..

örneğin., türkiye sosyalist hareketi kürt sosyalist hareketi birlik kararı aldı..
oysa cümle böyle değil.. türk-iye sosyalist hareketi kürt hareketi ile .... şeklinde..
yine bizim ispanyol şunu algılar.. türkiye sosyalistleri., kürdistanda sosyalist vardı da biz mi? ilişkilenmedik diyor..

tanım ve kavramların bu tür kullanımı kullananların fikrini tarif eder.. yani fikir ne? ise zikre öyle yansır..
türkiye sosyalistleri!! şunu diyor.. kürt etnisitesini savunursan sosyalist değilsin.. kürtler türkiye sosyalisti olmak istiyorsa kürtlüğü bırakmaları gerekir.. çin sosyalistleri., vietnam., filistin vs. sosyalistleri etnisite üzerinden ulusal kurtuluş hareketi ama sosyalist bir hareket olabilirler.. kürtler olamaz.. neden? çünkü onlar türkiyenin mülkiyeti altında.. yarın iktidarı alacak olan t.c. sosyalistleri el koyacakları varisi oldukları mülkten parça kopmasına razı değil..

tanım ve kavramlar üzerinde yaratılan bu tahrifatın ve ızdırabın kökeninde devletçi-nasyonalizm yatıyor.. elbette bazıları bunu bu fikir ile yapmıyor.. yılların kodlanmış bilinçlerinde oluşan zeminlerden dolayı ağız alışkanlığı desem de bu zeminleri sorgulayıp çözümleme ve dönüşme noktasında olması gerekeni içselleştirememenin de etkisi var..

kolay değil.. yıllarca türk solu., türk ulusal kurtuluş savaşı-devrimi., vs. dediler., sonra bunu türkiyeye çevirdiler ama sorgulamadan dönüşmeden yaptılar.. halen de sorgulamadan devam ediyorlar..
 
#5
diyalektik

diyalektik..; ilk çıkışı tartışma polemik yöntemi anlamını içermektedir.. aslında heraklitos'a atfedilir.. daha sonra sürekli hareket ve değişim ve değişimi yaratan çatışmalar(iç çelişkiler disiplini)bütünü olarak tanımlandı..

hegel diyalektiği.;
"Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu "Fikir" ("Idea") adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." (Das Kapital,Almanca İkinci Baskıya Önsöz)
haliyle hegel diyalektiği bu değil.. ama alışkanlık.. hegeli markstan öğreniriz., marks bu cümle ile demagojinin allahını yapmıştır.. hegeli başağaıdan baş üstüne çevirdim ayakları hikayedir.. aynısını kopyalamıştır.. ama bir fark olsun diye hegeli kendince tariflemiştir..
yani., hegel demişki.. gerçek dünya fikirlerden oluşur.. erçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. hegel bunu marksa özel söylerken ne içmiş bilemem ama böyle demediğini biliyorum.. fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." aynen böyle der..
"Felsefenin görevi şeylerin doğasını anlamak, şeylerin doğasının, var oluşunun, özünün ve amacının ne olduğunu bildirmek ise eğer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır." şeklinde idea'yı anlatır.. bahsettiği yönteme de diyalektik der..

kısaca.. fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir." diyen marksdan farklı değildir.. antik çağ filozoflarından da farklı değildir..

pozitivist-aydınlanmacı felsefede., hegel dahil marks da bu yansımayı sağlayan maddi dünya hakkında var olan tanrısal yaratımlar tanımlamasına değişik bir tanım bulmaya çabaladı..
“Bi­lim­le­rin ge­niş­le­me­si ne­re­dey­se sı­nır­sız bir hal al­dı… Tüm bi­lim­le­rin bir Tan­rı bi­li­mi ol­du­ğu bir za­man var­dı, ça­ğı­mı­zın ayı­rı­cı özel­li­ği ise Tan­rı’ya iliş­kin hiç­bir bil­gi­ye sa­hip ol­mak­sı­zın her şe­yin bil­gi­si­ne sa­hip ol­mak­tır.” hegel tanırıyı yok saymadı ama onu bir biçimde bilme/akıl/idea tanımı içine soktu.. yine de.. cümlenin başında vurguladığı., Tüm bi­lim­le­rin bir Tan­rı bi­li­mi ol­du­ğu bir za­man var­dı, söylemi ile artık yok.. bilim ile tanrı ayrıdır yada o zamana kadar var olan tanrı felsefesi ve formatı yanlıştır demek istedi.. yada tanrıyı yaratan maddi yaşamdan bilince akan idea demek istedi..
marks ise tanrı yerine koyacak bir şey buldu.. üretici güçler....

üretici güçler tezine göre.; her şeyi hatta düşünceyi ve eylemlerini belirleyen maddi yaşamın kendi iç yasaları ve ilerlemesidir..
ve üretici güçler tezine bakın.. içinde ne doğayı ne doğa işleyişini bulamazsınız.. üretici güçler dediği de meta üretimi yapma olayının elemanlarıdır.. bunlar doğanın üstünde onu da belirleyen bir kutsal güçtür.. yine anlatımına bakarsak., ilerlemesi de i,nsan ile ilişkilidir.. teknolojik gelişme ve üretimde gelişmeye katkısı ve hepsinin insan bilincine ve yaşamına katkısı.. buradaki katkı etki-belirleyen anlamındadır..
hegel idea demiş de.. marks onu baş üstüne çevirmiş..

insan ateşi bulmuyor var.. sadece ateşi kullanmayı öğreniyor.. insan suyu bulmuyor var.. sadece onu kullanmasını öğreniyor.. ateş suyu buhara eviriyor.. bu da var.. sadece insan bu olaydan dolayı ortaya çıkan enerjiyi kullanmayı öğreniyor..
marks bu öğrenme olayının insan iradesi dışında olduğunu maddi yaşamın bunu insana yaptırdığını iddia ederken., neden başka canlılara da aynı kıyağı geçmediğini sorgulamıyor.. öyle ya.. mülkiyetçi uygarlığa göre insan düşünen hayvan.. yani farklı.. o zaman insan iradesi(düşünme olayı yani idea) başat desin.. demiyor.. maddi yaşamın insana bahşettiği ayrıcalık demiş oluyor.. üstelik demiş olmakla kalmıyor.. bu bahşedilen ayrıcalığın işleyişi ve ilerlemesini de bahşeden belirliyor demiş oluyor dediğimde aslında diyor demem gerekir.. ki., diyor da..

kısaca., diyalektik ve ilerleme maddi yaşamın kendi iradesi yada işleyişi olurken., insan burada buna tabi olarak hareket eden nesne oluyor..
bu olayada tarihsel materyalizm diyor..

oysa., diyalektik.; iç çelişkilerin yaşanması sonucu ortaya çıkan tez ve anti tezlerin sonucu sentezlerle ilerlemeye denir.. diyalektik yöntem de.. bu çelişkilerin ve tezlerin analizi ve evrilme eğilimlerini analiz etme ve buna müdahale tercihleri bulma işlemidir..

insanlığı ele alırsak.,
sürü yaşamından komünal yaşama geçiş., insanlığın diyalektik yöntem ile kendilerine yeni bir toplumsal yaşam yaratma işidir..
doğa veya maddi yaşam.. böyle olmuyor.. zamanı gedi.. artık sürüden komünal yaşama geçin dememiştir.. bu bir iradi tercihtir..

ortak üretim sonrası ortak paylaşım yokken., sürü içinde ilişkiler hiyerarşi-tahakküm hukuku ile işlerken., bu hukuk ve kurum değişimi bir tercihtir..

..... devam edecek..


 
#6
tarihsel materyalizm

tarih., bütünsel bir süreç olarak ele alınır ama ilerlemeyi-değişimleri çözümleyebilmek için de aşamalara ayrılabilinir..
bir olgu., son hali ile tanımlanırsa aksik ve zaaflı kalır.. son hale akan öncesi aşama bilinmelidir ki., eskisinin zeminlerinde hangi çatışmalar sonucu bu olgu ortaya çıktı anlaşılabilinsin..
sürü yaşamı bilinmeden komünal yaşama geçiş doğru çözümlenemez..

sürü yaşamı.; her canlı cinsinin aşağı yukarı yaşadığı genel bir biçimdir.. nasıl oluştu bu konuda varsayımlar vardır.. kesin bulgular var olan sürü yaşamı örnekleri üzerinden sunulabilinir.. yine çok çeşitli sürü yaşam biçimleri de vardır.. ayrıntıları atlayıp., konu ile bağlantılı devam edeceğim..

insansı canlıların sürü(toplum) yaşamı günümüz primatlarından tahmin edilir.. sürü ortak üretimde bulunur ama paylaşım hiyerarşiktir.. yine sürü içinde statüsel tahakküm vardır.. tek liderli sürülerde bile muhalif gruplar vardır.. lider grubu üst hiyerarşiyi oluşturur.. sürü içinde erkekler sürekli çatışma halindeyken., dişilerde bu anlamda ne gruplaşma ne de iç çatışma görülür.. bu durum hemen hemen her canlı sürüsünde aynıdır.. dişiler arasındaki hiyerarşi tahakküm değil., bilgelik(deneyim) üzerinden oluşur.. yaşlı dişiler., genç dişileri sürekli eğitir., erkeklerde bu yoktur.. bilgi-deneyim aktarımı nadirdir.. zorunlu ise kismen aktarılır..(bu konuda veriler var ama burada sunamam uzun olur.. isenirse arada sunarım)

komünal(toplum) yaşamı.; bu toplumsal yaşam biçiminin sadece insanlarda görüldüğü söylense de şempanzelerin sadece dişilerden oluşan topluluk türlerinde halen mevcuttur ama nedense sürü olarak tanımlanır..

üretim ortaktır.. paylaşımda hiyerarşik değildir.. hiyerarşik yapı yoktur.. bilgi-deneyime göre bir hiyerarşi vardır ama içinde tahakküm yoktur.. sürünün tüm üyeleri eşit öznedir.. üst kuşak alt kuşağı ortak sahiplenir ve kollar.. bu anlattıklarım bahsettiğim dişi şempanze "sürü"lerinde de aynı işler..

insanların komünal toplumu.; aynı karından gelenlerin birliği olarak tanımlanıyorsa., demekki., sadece dişilerden oluşan bir sürünün geliştirilmiş hali olmaktadır.. yani., erkek cinsinin bu ortak yapı içinde aynı hukuk ve kurumla kalmasını sağlamışlar..
dişi sürüsü içindeki erkek yavruyu bu kuralları kabül ettirecek şekilde yetiştirmiş ve böylece erkelerin de olabildiği bir aşamaya geçilmiştir..
çünkü., komünal toplumdaki en önemli kural şudur.. aynı karından gelenlerle çifleşmeyecek-yemeyeceksin.. ve öldürmeyeceksin.. ikinci kural dişi sürü yaşamında da vardı..

erkekler üzerinden bir hiyerarşi-tahakküm işleyişi olan sürü yaşamı içinden dişiler ayrılıp bir komün kurmuş olsa idi., aynı karından gelen tanımı olmazdı.. bu tanım., olsa olsa dişi sürülerinde olabilir.. çünkü hepsi aynı karından gelme..
bu arada.. bilim!!in kandaş aile tanımının yanlış olduğunu da ayrıca belirteyim..

çifleşme yasağı özellikle erkekler arasındaki hiyerarşik işleyiş zeminlerinden birini ortadan kaldırmıştır.. aynı şekilde yeme yasağı da birlik içindeki bir başka tahakküm zeminini ortadan kaldırmıştır.. (insansı canlılarda yamyamlık vardı.. komünal toplum aşamalarında da vardı.. komünal topluluklar dışardan(yabancı) olanı yiyebilirlerdi..

dikkat edilirse çifleşme yasağı ve öldürme yasağı., erkekleri komünal hukuk içinde kalmayı sağlayan yasaktır.. dişilere yönelik bir yasak hukuku yoktur..
böylece mülkiyete zemin olan hiyerarşik tahakküm ortadan kalkmıştır..
komünal topluluklarda bilgi-deneyim tüm üyelere ve özellikle alt kuşaklara sistemli aktarıldığından ve birbirlerine bu derecede sıkı bağları olan yaşam biçimi ile birlikte gelişme çok daha hızlı olmuştur..

demem o ki., tarihsel materyalizm asıl olarak., toplumlar tarihidir.. yada toplumsal yaşam biçimi tarihidir..

teknolojik gelişmenin böyesi bir toplumsal yapıda daha iyi ve hızlı gelişemeyeceğini iddia etmek absürtlüktür.. ama böylesi topluluklarda hiyerarşik-tahakkümün ve sermaye birikiminin gelişmeyeceği iddiası çok doğrudur..

mülkiyetçi toplulukların ilk biçimleri sürü yaşamı gibidir.. üretim ortaktır ama paylaşım değildir.. paylaşım-sahip olma., hiyerarşik bir düzen içinde oluşur ve tahakküm ile korunabilir.. ne kadar tahakküm/iktidar birikirse., o kadar sermaye birikir.. teknolojik gelişme bilimsel gelişme felsefi gelişmeler de bu işleyişe hizmet edecek biçimlerde gelişir..

bu anlamda.; tarihsel materyalizmi.. teknolojik ve üretimsel gelişme temelinde ele alırsak., haliyle iktidar ve sermaye birikimleri üzerinden üretici güçler tezi yazar., yetmez toplumsal tarih yazarız..
 
#7
sürü yaşamı aslında doğaya uyum sağlamak temelinde gerçekleştirilen altruist davranışların bütününde oluşur.Yani ortak yarar anlamında belli noktalarda ortaklaşılmasına rağmen hiyerarşik ve tahakküm işleyişi de söz konusudur.

burada mülkiyetçi toplumlar arasındaki ilişki aaslında tarihsel bir önem taşımaktadır.Mülkiyetçi toplumların temeli bu sürü yaşamdaki bazı faaliyetlere benzese de toplumsal evrimleşme ile birlikte farkılılaşmıştır.Toplum temelii komünal olan bir olgudur.FVe temelinde doğayı ihtiyaçların doğrultusunda değiştirme ve ana kadın etrafında gerçekleşen paylaşımcılık yatar.

toplumlar zaman içinde değişirler evrimleşirler.ama şu da unutulmamalıdır topşumsal yaşamda mutasyonlarda oluşabilir.Toplumu bir vucut olarak tanımlşarsak ve faaliyetlerde sistemler,kanserleşmiş yapılar etrafındaki hücre va kan damarlarını nasıl jkendilerine bağladıkları ve vucutta kriz yarattıkları bilinir.Bugün ded toplum bunu yaşıyor.Peki sürü yaşamı ile bunu alakası ne??? canılar var olan doğal koışullara göre ortaklaşmacı yaşama uyum sağölarlar(adaptasyon).sürü yaşaı da ortaklaşmacı yaşam içinde bir kısıtlı ortaklaşmadır.Toplum ise bunun en uç evrimsel aşamasını temsil eder yani büyük bir ortaklaşma eşitlikçilik diye tanımlarız.Hiyerarşi ve tahakküm de bugün bu uç aşamanın büyük krizidir.Çünkü bu aşama belli bir noktada girdiği krizden kendini kurtaramadı mutasyona uğradı.Vücudun hastalıklara savaştığı gibi toplumda bugün bu illetle savaşıyor.

hiyerarşi ve tahakkümün toplumsal kanse4rleşme olarak tanımlanması önemlidir.Çünkü kanserleşme vücudun hakikatinden ayrı olarak kontrolsüz gelişen bir olgudur.Sürü yaşamda var daha bireyci yapılanma bugün topulumda kontrolsüz bölünen hücreler gibidir.Toplumsal doğayı ele geçirirler ve bütün faaliyetleride kendilerine göre düzenlerler..

Toplum içerisinde gelişen bir sürü yaşam gibi ................ bireycidirler
vücut içinde gelişen tümörler gibi................................bireycidirler
 
#8
tarihsel materyalizm yada tarihin diyalektik ilerlemesi üretici güçler ile açıklanırsa ve üretici güçler de üretim faliyetlerindeki artı-k üretim ile tanımlanırsa. haliyle alttaki gibi açıklamalar yapılır..

Düşünün, düşünelim..
hiç bir değişme olmasaydı, şimdi bu tartışmayı yapamayacaktık. Günümüz teknolojisi olmayacaktı. Benimle tartışmayacağınız için huzurunuz da kaçmayacaktı. Ama bilim pek de ilerlemeyeceği için, atadan kalma yöntemlerle tedavi olacaktık ve 30-40 yaşında artık yaşlandığımızı düşünecektik. psişik yönümüz güçlü olacaktı. muhtemelen yine yağmur yağdırma ayinlerine katılacaktık ve yağmuru öyle yağdıracaktık. eski kam (şaman) geleneği hâlâ çok güçlü olacaktı belki de.

buradaki hiç bir değişme olmasaydı cümlesi anahtar cümledir.. ama hangi kapının(mantığın) anahtarı net değil.. önce netleştirelim.. yazının bütünü içinde var..
Ama tüm Dünya'da öyle devam edemezdi. Tüm Dünya hiç değişmeden ilkel komünal düzende kalamazdı.
doğru bir tespit.. dünya değil., her hangi bir komünal toplum ilkel hali ile kalamazdı.. illaki değişecek gelişecekti..
buradaki kalamayacak olan şey.. ilkel tanımı ise kalamazdı.. ama komünal toplum ise
kalabilirdi.. yoksa komünizm denilen şey hikaye demek zorundasındır..
bu cümlelerin yazarı alevliyıldız ama kapitalist modernite sosyalizminin genel mantığı olduğu için genel olarak algılayın..

ilkel olarak kalamazdı demiyor.. komünal düzen olarak kalamazdı diyor..
Üretimin bollaşması sonucu, artı-ürüne el koymak mümkün hâle geldi. Değişim kaçınılmazdı.
en azından ilkel de olsa komünal düzenin üretim bollaşması yaratma becerisi olduğunun farkında.. iddası ise şu.. Üretimin bollaşması sonucu, yani., üretim bollaşınca artı ürün oluştu böylece el koyacak malzeme ortaya çıktı.. artı-ürüne el koymak mümkün hâle geldi. Değişim kaçınılmazdı

Değişim kaçınılmazdı. işte sıkıntı burada.. neden? değişim kaçınılmazdı.. yanıt.. çünkü., artı-ürüne el koymak mümkün hâle geldi. demekki., ilkel!! komünal düzenin üretici güçler ilerlemesine göre., tarihsel materyalist görevi., Üretimin bollaşmasını yaratmak., böylece oluşan artı ürüne el koymak isteyenler devreye girebilecek.. ama buraya kadar olanı anlamış!! olsak da değişimin kaçınılmazlığı dediği şeydeki değişimi anlamak zor..

evet bir değişim oldu.. ortak üretime ortak sahip olanlar yerine hiyerarşi-tahakküm ile ortak üretime kendisi sahip olanlar çıktı değişim dediği bu.. yani., komünal düzen gitti mülkiyetçi düzen geldi..
bu "kafa"ya göre.. insanlığın ilerlemesinde., üretimin bollaşması önemli değil.. artı-ürüne el koymak önemli..

anladığım kadarıyla şunu demek istiyor..
komünal düzende üretim bolluğu olduğunda insanlık., daha da fazla olsun diye kafa yormaz.. ama el koyma varsa daha çok biriksin diye kafa yoracaktır.. haliyle teknojik gelişmenin önü açılacaktır..
ama şunu sorgulamaz.. madem böyle.. komünizmde el koyma olmayacağına göre neden değişim zorunlu olsun..


 
#9
sınıf.: bir kavramdır.. toplumdaki farklılaşmaların sosyal-siyasal-ekonomik-cinsel hiyerarşik ve tahakküm içerikli tasniflenmesidir.. komünist litaratürde., ezenler ve ezilenler olarak iki zeminde ele alınır..
sınıf kavramı içeriğindeki sınıflar ise tanımları ifade eder..

ekonomik alan sınıf tasnifleri.; işçi., köylü., burjuva., genel kabül görmüş tanımlardır.. bunun dışında., küçük burjuva., tanımı da kullanılır.. içerik olarak ortak kabülü yoktur.. son zamanlarda bu sınıf(küçük burjuva) içinden bazıları işçi sınıfına emekçi tanımı altında dahil edilmiştir*...
sosyal alanlardaki sınıf tasnifleri.; cinsel., etnik ve kültürel ve statüsel(siyasive yetki)olarak ele alınabilinir..

cinsel.; kadın., lbgt., erkek.,
etnik.; egemen ulus., tahakküm altında ulus
kültürel ve statüsel.; etkin dinsel toplum., tahakküm altındaki dinsel toplum.. statüsü yüksek bireyler., alt statüdeki bireyler.. bunlar., çok çeşitlidir..
sevgili suat bu konuya bazı itirazlarım olacak,


sınıflaşmayı toplum içerisindeki hiyerarşi ve tahakküm zeminleri üzerinden işlerken bu sınıf anlayışları da çok dar kapsam da ele alındı.

Marksizm kendi nesnel belirlenimci süreçlerini doğadaki maddi sürece ve bunun insan toplumlarındaki maddi nesnelerin edinimi şeklinde tezahür eden "ekonomi" üzerinden çizdi.Yani ekonomi dışı olarak gördüğü sosyal,siyasal,etnisitel her türlü sınıflaşma (yani devletlşme) zeminlerini bir yana iterek "alt yapı" üzerinden bu süreci işletti.

Üretim:yaşamsal faaliyetlerin gerçekleştirilmesi ise bu "üretim" sürecinde üretim üzerinden gerçekleştirilen "sahiplenme" de "sınıflaşmanın" temellerini oluşturmaktadır.Yani üretimin politik yapısı içerisinde bürokratikleşme bir "sınıflaşma" zemini iken aynı şekilde toplum içerisindeki cinsiyetçilk veya daha genel bir tanımla toplumsal cinsiyet olarak adlandırılan süreç de "üreme" üzerinden şekillendirilen "sınıf" mevzusuna girer tabii ki bu süreçte DEVLET üzerinden işleyen bir süreçtir özellikle ulus devletler "ailecilik" üzerinden bu toplumsal cinsiyet mevzusu üzerinden yani üreme mevzusu üzerinden kendilerini meşrulaştırırlar.


benim itirazım işe şu noktayaydı.

cinsel.; kadın., lbgt., erkek.,
etnik.; egemen ulus., tahakküm altında ulus
kültürel ve statüsel.; etkin dinsel toplum., tahakküm altındaki dinsel toplum.. statüsü yüksek bireyler., alt statüdeki bireyler.. bunlar., çok çeşitlidir..
buradaki sınıflaşma zeminlerini irdelerken misal ezen ulus ve tahakküm altındaki ulus gibi ben bu sınıflaşma zeminini "iki ulus arasındaki hiyerarşik farklılaşmadan" ziyade "toplumun etnisitel bağı" üzerinden şekillendirilen DEVLETLEŞME olgusu ile açıklıyorum.Yani etnik boyuttaki devletleşme zeminleri buradaki "sınıflaşma" zeminlerini oluşturmaktadır.
Misal ulus devlet ile ıonun vatan-daşları "etnisite" üzerinden devletleşmedir tabii buradaki hangi devlet üzerinden işletilen "devlet ulusu" "egemen uluslaşma" zeminleri tabii ki vardır yani bir kürt ile türkün durumu tabii ki farklıdır fakat buradaki temel sınıflaşma yani iktidarlaşma zeminleri ULUS DEVLET VE ONUN VATANDAŞLARI şeklindedir yani burada İDEOLOJİK BİR TEKELLEŞME olgusu bulunmaktadır.Tabii bu İDEOLOJİK tekel BÜROKRATİK MİLİTARİST VE SERMAYE gibi dipğer tekellerle de bağlantılı şeklinde kendini meşrulaştırarak güçlü bir ULUS DEVLET olgusu yaratır.



aynı şekilde kadın-erkek üzerinden de bu süreç işletilir.Yani kadına verilen haklar bu sınıflaşma zeminini engelleyemez çünkü çocuk ve kadın yani üremenin ana faktörü ve üremenin ürünleri üzerinden gerçekleştirilen bir İKTİDARLAŞMA var bu ikitdarlaşma DEVLETİ oluşturuyor ve bu devlet zeminleri de ERK-EK lik üzerinden inşa ediliyor.Kısacası buradaki SINIFLAŞMA zeminlerini de ÜREME ÜZERİNDEN DEVLETLEŞME şeklinde algılamalıyız.



Sanıyorum ki anlatabildim.MBurada asıl problemin ezen ulus ve ezilen ulus tanımlamasında ezilen ulusun "devlet" kurarak kurtulacağı algısıdır.Oysa yeni kurulan ULUS DEVLET de aynı şekilde ezilen uluısun "etnisitel" bağı üzerinden yükselecek İDEOLOJİK tekele ve onunla birlikte BAŞKA TEKELLERE ihtiyaç duyacaktır.Aynı şekilde kadınların "ezilenliğinin" de kadınlara verilecek haklarla ortadan kalkmayacağının asıl sorunun İKTİDAR VE DEVLET ve onun için inşa edilmiş ERK-EKLİK zeminleri olduğudur.


Kısacası SINIFLAŞMA algımızı da TOPLUM İÇERİSİNDEKİ HİYERARŞİK VE TAHAKKÜM ve DEVLETLEŞME şeklinde tekrar gözden geçirmeliyiz.KÖH nin kullandığı "halk" tanımı bu noktada ufuk açmaktadır yani DEVLET DIŞI TOPLUMSAL KESİMLER/GÖVDELER olarak HALK KESİMLERİ nin inşa edeceği komünal süreç bizim asıl odaklanmamız gereken süreçtir.Aynı şekilde EMEĞİN tanımlamasını da devlet ve iktidar dışı toplumsal kesimlerin yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirmek için yaptıkları her türlü eylem olarak düşündüğümüz gvakit aslında sürecin HİYERARŞİ TAHAKKÜM VE TOPLUMSAL DEĞERLERİN GASBI şeklinde yükselen devlet olgusu olduğunu anlayabiliriz.



SAYGILAR.
 
#10
sevgili marinaleda.. bir şeyin evrildiği son aşamadaki cismi-niteliği ile başlangıçdaki cismi-niteliği aynı olmayabilir., çok farklı bir zentez de olabilir., vs..
demem o ki., devlet denilen kurumun ortaya çıktığı nüvesel hali ve dahi netleşmiş(kurumlaşmış-cisimleşmiş-sistemleşmiş) hali arasında zemin bağları organiktir ama devletin var olmasına olanak sağlayan bir çok zemin devletin nüvesel ve organik zemini olmayabilir..

devlet.; bana göre., hiyerarşi ve tahakküm birikiminin hukuk olarak kurumlaşmış halidir.. ama her hiyerarşi ve tahakküm devletin ana zemini olmayabilir..

örneğin..
buradaki sınıflaşma zeminlerini irdelerken misal ezen ulus ve tahakküm altındaki ulus gibi ben bu sınıflaşma zeminini "iki ulus arasındaki hiyerarşik farklılaşmadan" ziyade "toplumun etnisitel bağı" üzerinden şekillendirilen DEVLETLEŞME olgusu ile açıklıyorum.Yani etnik boyuttaki devletleşme zeminleri buradaki "sınıflaşma" zeminlerini oluşturmaktadır.
Misal ulus devlet ile ıonun vatan-daşları "etnisite" üzerinden devletleşmedir tabii buradaki hangi devlet üzerinden işletilen "devlet ulusu" "egemen uluslaşma" zeminleri tabii ki vardır yani bir kürt ile türkün durumu tabii ki farklıdır fakat buradaki temel sınıflaşma yani iktidarlaşma zeminleri ULUS DEVLET VE ONUN VATANDAŞLARI şeklindedir yani burada İDEOLOJİK BİR TEKELLEŞME olgusu bulunmaktadır.Tabii bu İDEOLOJİK tekel BÜROKRATİK MİLİTARİST VE SERMAYE gibi dipğer tekellerle de bağlantılı şeklinde kendini meşrulaştırarak güçlü bir ULUS DEVLET olgusu yaratır
.

devlet için bir "ulus" tanımı ve cisimsel varlığı şarttır ama bu ulus tanımı bir etnik tanım olmayabilir bu anlamda bir devlet oluşurken., illaki bir etnik tabana gereksinim yoktur.. aslında genelde yoktur.. olan ise kullanılır işe yarar malzeme ise işletilir., değil ise dönüştürülür., italya türkiye gibi., yada eritilir.. abd "ulusu" gibi..

bir etnik toplumun oluşumunun organik zemini komünal yapıdır.. her bir komünal yapı aynı zamanda bir etnisitedir. zaten başlangıçlarda sadece kendileri insan diğerleri(diğer komünal yapılar) yenebilir canlı idi.. sf'de bunu salakça söyleyen borgayı anımsadım.. komünak yapılarda yamyamlık yokmuş!!!!

birbirleri ile belirli bir hukuk üzerinden ilişkilenen bu topluluklara komünal yapı denir.. aslında sürü de aynıdır ama komünal yapı sürüden mülkiyet biçimi olarak ayrışır.. daha doğrusu mülkiyetsizlik ile ayrışır.. aynı zamanda hiyerarşi ve tahakküm olarak da ayrışır.. yani hiyerarşi demokratiktir., tahakküm ise yarattıkları hukuk üzerinden red edilendir.. tahakkümün olmadığı bir yerde hiyerarşi tanımı zaten başka bir tanım gerektirir.. buna görevlendirme., hizmetli diyebilinir., yada başka bir şey..

demem o ki., etnisitenin oluşumundaki organik zeminler bir arada ortak yaşam olduğu kadar., bir arada ortaklaşa olmayan yaşamdır da..

örneğin., sürü içinde klikler/hizipler vardır.. egemen hizip baskındır.. yani hiyerarşi ve tahakküm mülkiyetine sahiptir.. muhalif hizip galip geldiğinde erksel yapı değişir.. sürü genişlese de bu değişmez..
komünal yapı farklıdır.. bir hizip erki yoktur.. genişlediğinde de değişmez.. yani., bir kısım canlılar komünal hukuk ile yarattıkları kuruma komünal toplum demişler..

komünal yapıdan devlet doğmaz.. içinde hiyerarşi-tahakküm ve birikimi yoksa doğmaz.. yani., etnisite oluşumu tarihsel olarak ilerler.. yani karışımlarla yeni sentez de olabilir ilerler ama., içinden devleti doğurmaz..

peki devlet nasıl doğdu..

komünal yapılaşmaların genişleme ve bir üst biçimlere erme deneme aşamalarında çürümeler sonucu tekrar sürü formatına dönmeleri sonucu devletin doğuran zeminler işler hale geldi.. devlet nüvesel olarak başladığında komünal yapının bazı zeminlerini kullanmış., kendine göre dönüştürmüş de olabilir..


ak budun.. kara budun - köle sülalesi .. bey sülalesi .: asya toplumlarında yaygın olan ve başka toplumlarda da olan bir hiyerarşik ayrım., sınıflaşmadır..

komünal yapıların genişleme aşamalarında., özellikle dayı-erkil hukuk ve kurumsallaşmanın başadığı aşamalarda toplumsal yapılar içinde başlayan sınıflaşma/kastlaşma tanımlarıdır..

adige ve abhaz boylarında(kabile-aşiret) aynı ismi taşıyan topluluk kendi içinde sülalelere ayrılırken., bazıları bey sülalesi bazıları da köle sülalesi olarak sınıflaşmıştır..
akrabalık hukukları aynıdır ama köle sülalesi bey sülalesi karşısında alt sınıftır.. türki boylarda da bu vardır.. kara koyunlular(kara budun)., ak koyunlular(ak budun) gibi.. elbette bu yapılar daha komplike bir toplumsal yapılaşmaya evrilme süreçlerini aynı zamanda hiyerarşi-tahakküm işleyişi ve kurumları olarak da evireceklerdir.. işte devletin ana zeminleri bunlardır..

keçili yörük boyları bir etnisitedir ama içinde kara keçililer sülalesi ve ak keçililer sülalesi olarak sınıflaşırlar.. zamanla hanedanlar ve yöre isimleri ile tanım değişebilir hatta ayrışma yaşanabilir ve sanki bir etnisite bir başka etnisite üzerinde tahakküm kurmuş gibi görülebilir.. ama değildir.. sadece olan bir şey üzerinde gelişmiş bir hiyerarşi-tahakküm yani devletleşme yaşanıyordur.. tersi de olabilir. kara budun baskın olup., ak budunları tahakkümü altına alabilir..
ergenekon destanındaki olay budur.. kara budunlar yada köle sülaleler/boylar ayaklanıp başat olunca kendilerine bir isim buldular.. bu ya önder hanedan/aile yada yöre vs. üzerinden olabilir..

uzunca anlattım dilerim karıştırmadım..

iki ulus arasındaki hiyerarşik farklılaşmadan" ziyade "toplumun etnisitel bağı" üzerinden şekillendirilen DEVLETLEŞME olgusu ile açıklıyorum.Yani etnik boyuttaki devletleşme zeminleri buradaki "sınıflaşma" zeminlerini oluşturmaktadır.
tarihte böylesi bir olay yok gibidir.. olan istisnadır.. o bile devlet geliştikçe ortadan kalkar.. bunu engels antik grek çağındaki solon düzenlemesi ile çok güzel anlatır..

attika yarım adasında yaşayan 12 kabileye göre bölünen bölgelerdeki idare kabile hukukana göre idi.. solon bunu değiştirdi.. yine bölgelere göre tasnif yaptı ama yönetsel işleyişi sermayeye göre tanımladı ve böylece atina merkezli bir devletleşme ve devlet ulusunun temelleri atıldı..

bence..
oratak üretim ve yaşam faliyetleri üzerinden bir araya gelmiş ve bu birlikte yaşam süreçleri üzerinde yarattıkları sosyal-kültürel hatta ekonomik-siyasal bütünlükteki etnisite/ulus tanımı ile sonradan ortaya çıkan hiyerarşi-tahakküm ve mülkiyet üzerinden geliştirilen devlet kurumunun mülkiyetine kayıtlı insan/teba-vatandaş-yurtdaş üzerinden tanımlanan etnisite/ulus tanımları ayrıştırılmalıdır..
bir etnisite/ulus olmak için insan gereklidir ama ddevlet şart değildir.. devlet için bir etnisite/ulus gerekli değildir.. hiiyerarşi-tahakküm ve birikimi gereklidir.. ama bunları insanlar üzerinde işleteceği için., insan toplulukları gereklidir..

ister bir etkin topluluğa(etnisite/boy-aşiret) dayalı ister sadece bir hanedana(aile-sülale) dayalı hatta farklı etnisitelerin etkin grupları ortaklaşması ile oluşan bir üst egemenlik şeklinde olsun.. oluşan kurum hiyerarşi-tahakküm ve mülkiyet(tapu) hakkı ile bir anlam kazanır.. işte devlet budur.. geriye tahakkümü işletecekleri topluluk kalır.. bunu da ister köle-vasal-serf şeklinde ister ruhani yada zora dayalı bir hukuk ile özgür! topluluk üzeinde işletirler.. zamanla devlet geliştikçe bu ruhani ve zor meşruiyet yerine "toplumsal mutabakat" yalanı ile devlet-vatandaş yada devlet ve ulusu ortaya çıkmıştır..

yazımın ilk başlarında bahsettiğim gibi.. türkiye halkı ulusu yada suriye halkı ulus yada almanya halkı ulus avusturya halkı ulusu gşbş garabet tanımlar ortaya çıkmıştır.. yani devlet(hiyerarşi-tahakküm kurumu) ulus(toplum) ile aynı anlamda ifade edilir olmuştur..
 
#11
sevgili suat,

aslında bütün bu devlet ve ulus süreçlerini anlamaya çalışırken kullanılan kavramların hatalı olması da analiz yapma da hata getiriyor.Ulus devlet kavramı da işin garabet olan kısmı.Bugün kürdistan "vatanı" devletleşme şeklinnde gelişirase buna gerçekten "ulus devlet" diyebilme şansına sahiptik fakat senin de bahsettiğin gibi türkiye ulus abd ulusu ve benzeri "devlet uluslu" tanımları bu "devlet dışı uluslaşma" zeminlerini değiştiriyor.


bu "devlet ulusu" ile "devlet dışı uluslaşma" zeminlerini ayırırken mülkiyet üzerinden bir ayrıma gitmekte fayda var.Fakat "uluslaşma" dediğimiz de bu aslında "üretimsel bir kavrama" denk gelmektedir.Yani sosyal kültürel ekonomik ahlaki anlamda "üretimsel bir birliktelikten" söz ettiğimiz vakit bunun devletleşme şeklinde mi??? yoksa devlet dışı şeklilde mi olacağı aslında çok fazla anlam ifade etmiyor.Sonuçta buradan gerçekleşen "devletleşme" aynı şekilde etnisitel bağlar üzerinden bir devletleşme oluyor yani bu zorla üstten getirme bir uluslaşma dahi olsa sonuçta devletin kendini meşru hale getirmek için yapması gereken bütün bu üretimsel süreçleri ortaklaşitırabilecek bir "ideolojik tekelleşme" sürecinin yaratılmasıdır.

Yani PKK kuzey kürdistanda kürtlerin "aşiret" bağlarından kopararak onların "devlet dışı uluslaşmalarını" sağlamıştır.Türkiye ise devlet üzerinden diğer etnisitel çeşitlikleri yok edecek şekilde asimilasyon politikalarıyla "türk toplumunu" yaratmaya çalışmıştır(kısmi ölçüde balkan göçmenlerinde,karadeniz gibi coğrafyalarda da başarılı olmuştur).Yani iki tane "uluslaşma" zeminimiz var kürtler devlet dışı uluslaşmalarını tamamlamışlar,türk ulusu ise devlet ulusu şeklinde bir potada eritilertek oluşturulmuş.Burada benim bahsettiğim süreç kürdistan "devleti" olsa dahi yani kürtler uluslaşmalarını ne kadar "devlet dışı tamamlasalar" dahi burada işleyecek "devletleşme" sürecinin etnisitel bağlar üzerinden inşa edilecek ideolojik tekel ve çevresindeki "devlet olgusu" olduğunu söylüyorum.Burada kürdistanın ,türk ulus devletinden tek farkı olabilir o da kendi içerisinde "ezilen ulus" barındırmaması olabilir ancak o da kürdistan coğrafyasında mümkün değildir (belki kuzey kürdistan için söyleyebiliriz).



sevgili dostum,

bir yazında slav ulusunun(slave:köle) devletleşerek bu "ezilen ulus" sınıfsal problemini çözdüğünü söylemişsin.Aslında benim itirazım bunaydı yani etnisitel süreç üzerinden işletilen devletleşme(devlet ulusu veya ulşus devlet olsun) sonuçta devlet kendini toplumsal değerlerin gasbı üzerine kurmuş bir mekanizma.Yani bu etnisitel problemin devletleşme sınırlarında çözülmeyeceğini ifade etmek istemiştim.Bunu iddia ederken atynı şekilde işçi sınıfının problemi de "devletleşilerek" çözülemezi de kast ediyorum aynı şeklilde kadın sorunu da.Hiyerarşi ve tahakküm üzerinden toplumsal değer gasbı üzerinden işleyen sürecin temel hukuki zeminlerini yenmediğimiz sürece sınıflaşma(devletleşme) süreci devam edecektir.



sistemler kendilerini yeniliyorlar.Etnisitel yapılar klandan kabileye oradan aşiretlere uluslara büyüyorlar (aslında bu büyüme süreçleri nesnel süreçlerdir) yani büyüme kaçınılmazdır .Topluluklar arası ilişkiler geliştikçe ortak olanda birleşiyor toplumlar.Aynı şekilde bugün ulusların git gide "insan toplumu" olarak daralması gibi.Fakat bütün bu kabileleşme uluslaşma ... yani etnik sürecin geilişim süreci "nesnel olsa" dahi insanların öznel müdahalesini içerdiği için "etnik sürecin gelişiminn yapısı" yani nasıl gerçekleşeceği sorusu da "devlet" üzerinden cevap buluyor.Yani devlet uluslaşması asimilasyon ve egemen olma süreci şeklinde işlerken,buna alternatif olarak "devlet dışı uluslaşma" zeminleri ise kabilelerin,aşiretlerin ortak buluşması ve insiyatifi temelinde gerçekleşiyor.Yani KÖH üzerinden kürt uluslaşması ile türk devleti üzerinden türk uluslaşmasının farkı işte burada.Kürt uluslaşması aşiret bağlarını yırtarken "direniş" üzerinden kendini var ediyor,türk uluslaşması ise iktidar ve baskı üzerinden kabul ettirtme üzerinden kendini var ediyor.Sonuçta ikiside etnik bir sürece tekabül ediyor yani halkın nezdinde sosyal siyasal kültürel ekonomik bir birliğe tekabül ediyor fakat birisijnde İDEOLOJİK BİR TEKELLEŞME üzerinden egemen olma iktidar olma aşılanıyor
 
#12
sevgili marinaleda..
seninde belirtiğin gibi.. sorun yaratan şey tanım ve kavramlardır.. yani tarihsel süreç içinde deformasyona uğrayarak bilinçde bir şekil alması., aslında aldırılmasıdır..

uluslaşma da böyledir.. evet.. günümüzden baktığımızda belirli bir tanımla "tarif" edilir ve bu "tarife" tarihsel bir kök araraken., arif'lerde tarih "yazar..

aslında böyle bir şey yoktur..

bu "devlet ulusu" ile "devlet dışı uluslaşma" zeminlerini ayırırken mülkiyet üzerinden bir ayrıma gitmekte fayda var.Fakat "uluslaşma" dediğimiz de bu aslında "üretimsel bir kavrama" denk gelmektedir.
bu söylediklerin pek aklıma yatmadı.. itiraz anlamında değil.. bence.. uluslaşma derken neyi kasdediyoruz..

söylence ve yazılı verilere bakıldığında bir topluluk kendisini ortak bir sıfat ile tanımlarken neyi baz almış.. üretimi değil., sürü topluluğunda da ortak üretim var.. birbirlerini sahiplenme var.. sadece paylaşımda bir savaş var.. hiyerarşi var.. işte komünal toplumda bu yok.. paylaşımda sahiplenme anlamında bir hiyerarşi-tahakküm hukuku yok.. yani mülkiyet yok.. o çağlarda bunun adı mülkiyetsiz toplum komünal toplum olarak bilinçte kodlanmış olmayabilir.. ama bilinçte kodlanmış olan şuydu..
aynı karından gelenler birbirlerini yemeyecek-çifleşmeyecek ve öldürmeyecek.. yani kimse kimsenin üzerinde ve kimse kimsenin ürettikleri üzerinde bir tahakküm-hiyerarşi kurmayacak.. işte sürü topluluğundan tek!! farkları buydu.. yoksa sürü toplumu da uluslaşmanın nüvesidir.. bize söylememiş olabilirler bir yere yazmamış da olabilirler.. ama bu sürüler belirli bir hukukla bir aradadır., ve belirli bir bölge üzerinde ortak yaşam idame ederler.. o bölgedeki canlılara kendileri bir isim koymuştur.. ve onlara yine diğerleri de bir isim koymuştur.. yada bilemediğimiz bir işaret-koku vs. tanım vardır..

"bilim" bunu da bilir!!!.. ama çirkin ördek yavrusu hikayesini de bilir de anlamına varmaz.. anaç ördek kendi yavrusu olmadığını bildiği halde kuğu yavrusuna analık yapar.. ama.. her cins yine kendi cinsini bulur..

demem o ki.. bir çok canlı biyolojik kodlamalar üzerinden bir çeşit etnisitedir.. ama bu nesnel ve başka türlüsü olmaz bir şey değildir.. örneğin arılarda melezleme diye bir şey vardır.. arı kolonisi bir dönem sonra(kuşakda diyebilirim) başka cins arılarla kaynaşır türlerini yeniler yani melezleşir.. elbette bunu kendi koşulları içinde bilinçli yapar.. ama bu sürece dışardan kazanç amaçlı müdahaleler doğal bilinçli melezleşme yerine "en iyi ırk" arayışına dönüşür..
yani çok ürün vs. ama arılardaki melezleşme çok ürüne dayanmaz., genetik yenilenme ve koşullara uyum sağlama bilinci ile oluşur..

yine uzunca anlatım.. hoş gör..
uluslaşmada böyledir.. insan toplulukları., ister sürü yaşamı., ister komünal yaşam formatında(siteminde) olsun., daima topluluğun daha sağlıklı ve daha kalıcı bir yaşam süreci içinde var olması için çabalarlar.. sürü yerine komünal yaşam içindeki toplulukların hızla gelişmesinde mülkiyet anlayışı kadar., dışardan çifleşmenin getirdiği genetik çeşitlilik de etkendir..

yani.. uluslaşma dediğimiz şeyin nüvesel başlangıcı bana göre üretim değildir.. zaten doğru tanım etnisite oluşumudur ve bu kesinlikle sosyal-kültürel bir olgudur.. biyolojik de değildir..
komünal yaşamı örgütleyenler., genişlerken., çürüme yaşamasa mülkiyet anlayışını genişleyen topluluğa aktarabilse idi., belki de bu kadar çok çeşitli "etnisite" yada ulus ortaya çıkmayacaktı.. hatta zamanla sadece bölgelere göre değişik insan "tipleri" olacaktı.. elbette bunlar varsayım..

arılar örneği gibi.. komünal yaşam biçimi çürüyüp., yerine mülkiyetçi(bir çeşit modern sürü yaşamı) geldikçe uluslaşma dediğimiz süreç de buna göre biçimlendi..

örneğin.. med konfederasyonu bir ulus mu?.. kürt ulusunun tarihsel kökleri mi?.. oysa içinde şimdiki iranlılar., çeçenler., ermeniler de vardı.. sonra pers adını aldığinda bunun bir iç hanedan darbesi olduğu bilinir.. persler içinde de hepsi vardı..

toparlarsam..
"uluslaşma" dediğimiz de bu aslında "üretimsel bir kavrama" denk gelmektedir. derken kasdettiğin klasik stalinist toprak birliği yani devlet ile tanımlanan uluslaşma ise .. bence değil.. yok mülkiyet sistemi anlamında ise bir yanı ile doğrudur..

ortada devlet diyebileceğimiz bir kurum yokken., kabile içinde hiyerarşik anlamda erk olarak öne çıkan hanedanlar günümüze akan bir çok etnisite/ulus tanımının babasıdır..
düşünsene.. bulgaristandan göçmüş bir müslüman türk olana sen bulgarsın yani dediğimde köpürüyor.. oysa gerçekten türk ise atalarının adı bulgardı.. yani bir türk boyunun adıydı.. bulgar adı şimdi bir slav etnisite çeşidinin adı oluyor..

tarihin belirli bir aşamasında(derken rakam olarak demiyorum.. toplumsal yaşamın geldiği aşama anlamında diyorum).; toplulukları sosyal-kültürl ve siyasal ve dahi üretimsel biçimlendiren.. erk olmuştur.. yani hiyerarşi-tahakküm..

neye inanacaklar., hangi dil başat olacak., ne üretecekler., vs. derken., hangi tapulu arazi içinde bir toplum(ulus) sayılacaklar.. erk tarafından belirlendi.. elbette bunlar uzun süreçler ve çatışmalar ve uzlaşmalar üzerinden olageldi..

sscb.. büyük komünist devrim... sayesinde asla ruscaya gereksinim duymayacak topluluklar(örneğin yakutlar) rusça öğrendi.. dünya ise ingilizce öğreniyor..
"vatandaş" türküm diyor.. hatta sıkı milliyetçi ama türkçeyi alman şivesi ile konuşuyor.. ulusal bilinci!! olsa ne yazar.. hikayeden.. almanya bir kabül etse yada kökenini unutturabilse türküm diye tek kelime duymazsın..

Yani sosyal kültürel ekonomik ahlaki anlamda "üretimsel bir birliktelikten" söz ettiğimiz vakit bunun devletleşme şeklinde mi??? yoksa devlet dışı şeklilde mi olacağı aslında çok fazla anlam ifade etmiyor.Sonuçta buradan gerçekleşen "devletleşme" aynı şekilde etnisitel bağlar üzerinden bir devletleşme oluyor yani bu zorla üstten getirme bir uluslaşma dahi olsa sonuçta devletin kendini meşru hale getirmek için yapması gereken bütün bu üretimsel süreçleri ortaklaşitırabilecek bir "ideolojik tekelleşme" sürecinin yaratılmasıdır.
buradaki ifadelerine baktığımda bence kafan karışık.. bilgilerini sistemleştirememişsin gibi duruyor..

devlet dışı uluslaşma derken sen ne demek isiyorsun bilmiyorum.. ama öcalan'ın bahsettiği başka bir şey.. uluslaşmadan bahsetmiyor.. bir ulusun varlık sürecini illaki devletle tamamlaması gerekmez hatta olmamalı demek istiyor.. yani doğal melezleşme olmalıdır diyor.. yani.. var olan her ulus yarına akarken özgür ve doğal seçme(melezleme) ile değişmelidir diyor..
devlet olursa bu yaşanamaz ve var olan ve tarihin içinden doğru zeminleri ile akıp gelen bir uluslaşmada çürütülür diyor.. tıpkı toplumsal yaşamın üretimsel faliyetlerini devlet altında "ortaklaştıracağını" sanması gibi..

uluslaşma arı çeşiti gibidir.. zenginliktir.. insanlığının doğruları-yanlışları ile birikimidir.. ne zorla bir kalıba sokulmalı., ne de tek bir kalıp içinde kalınmalıdır.. bu yüzden uluslaşmaya demokratik ulus tanımı eklenmiştir..
sadece kendi içindeki farklılıklara değil., farklı uluslara karşıda demokratik olma.. yani doğal melezleme ve gelişme..
 
#13
sevgili suat,

""bu "devlet ulusu" ile "devlet dışı uluslaşma" zeminlerini ayırırken mülkiyet üzerinden bir ayrıma gitmekte fayda var.Fakat "uluslaşma" dediğimiz de bu aslında "üretimsel bir kavrama" denk gelmektedir."""Marinaleda


demişim.Aslında üretimsel bir "aidiyetlik" süreci deseydim yani "mülkiyet" üzerinden bunu söylseydim daha doğru olurdu.Fakat burada benim kast ettiğim süreç farklı.Yani klanların ortaklaşarak oluşturukları kabileler gibi burada sosyal,siyasal,ekonomik gelişimin yanii kurulan bağların gelişmesi sonucunda etnisite de kapsam olarak büyüyor.Ve bu büyüme işi de "mülkiyet üzerinden" gerçekleştiriliyor.Evet sürülerde ortak üretim var fakat "sahiplenme" ve "aidiyetlik" diyince iş bir "savaş" durumuna varıyor burada ise durum başka yani "üretimsel bir süreç" var sosyal siyasal ekonomik bir üretim süreci var ve bu git gide gelişiyor.Geliştikçe daha geniş yaşam alanlarına açılarak diğer etnisitelerle etkileşime giriyor.,İşte buradaki etkileşim süreci ve "uluslaşma" zeminlerinin nasıl gerçekleştirildiğini karşılaştırıyorum ben.

Türk devleti ürettiği "türk ulusu" kavramıyla yani sosyal siyasal ekonomik üretimsel süreci birleştirmeye çalıştı.Belli noktalarda bu "devlet uluslaşmasına" karşı ayaklanmalar çıktı fakat gene de bunlar basıtırıldı,devletin ajan kurumları aracılığıyla başka etnisitelere (yani kürtlwere lazlara çerkesler....) bu üretimsel birlik hakli kabul ettirilemeye çalışılıyor.



uluslaşmada böyledir.. insan toplulukları., ister sürü yaşamı., ister komünal yaşam formatında(siteminde ) olsun., daima topluluğun daha sağlıklı ve daha kalıcı bir yaşam süreci içinde var olması için çabalarlar.. sürü yerine komünal yaşam içindeki toplulukların hızla gelişmesinde mülkiyet anlayışı kadar., dışardan çifleşmenin getirdiği genetik çeşitlilik de etkendir..
doğadaki "nensel sürece" hayvanlar nasıl uyum sağlıyorlarsa buradaki nesnel süreçlere de "müdahalelerle" bu şekilde uyum sağlanılıyor.Yani hayvanlar "genetik hastalıklara" karşı üstün geni korumak amacıyla melezleşirken,etnisiteler de daha rahat bir yaşam amacıyla sosyal siyasal ekonomik aidiyetliklerini birleştiriyorlar.İşte bahsettiğim üsreç bu yönüyle "üretim" oluyor ve "üretimin sahiplenilmesi" süreci de etnisitelerin adını veren ,yapısını belirleyen oluyor.



Yani üretimsel süreç toplulukları "uluslaşmaya" doğru genişlemeye doğru itiyor ama bu genişlemenin nasıl olacağı da "mülkiyet üzerinden" ve bugün "erk üzerinden" işletiliyor.


sscb.. büyük komünist devrim... sayesinde asla ruscaya gereksinim duymayacak topluluklar(örneğin yakutlar) rusça öğrendi.. dünya ise ingilizce öğreniyor..
"vatandaş" türküm diyor.. hatta sıkı milliyetçi ama türkçeyi alman şivesi ile konuşuyor.. ulusal bilinci!! olsa ne yazar.. hikayeden.. almanya bir kabül etse yada kökenini unutturabilse türküm diye tek kelime duymazsın..

bugün dünya çapında üretimsel süreç insanları çok daha birbirine bağlıyor.İnsanların ortak dillere ihtiyaçları oluyor.Ama ulus devlet anlayışı özellikle küreselleşme ile birlikte küresel ulus devletlerin oluşumu,insanların ortak bağlarının oluşumunu da iktidar üzerinden yani erk üzerinden işletiyor.Soğuk savaş bitti NATO savaşı kazandı ve "ingilizce" insanlar arası etkileişimin "egemen" dili oldu ancak varşova paktı üyeleri okullarında ikinci dil olarak "rusça" okuturlardı.Bugün SSCB etkin olsa belki hepimizi rusça biliyor olurduk?????




Yani sosyal kültürel ekonomik ahlaki anlamda "üretimsel bir birliktelikten" söz ettiğimiz vakit bunun devletleşme şeklinde mi??? yoksa devlet dışı şeklilde mi olacağı aslında çok fazla anlam ifade etmiyor.Sonuçta buradan gerçekleşen "devletleşme" aynı şekilde etnisitel bağlar üzerinden bir devletleşme oluyor yani bu zorla üstten getirme bir uluslaşma dahi olsa sonuçta devletin kendini meşru hale getirmek için yapması gereken bütün bu üretimsel süreçleri ortaklaşitırabilecek bir "ideolojik tekelleşme" sürecinin yaratılmasıdır.
buradaki ifadelerine baktığımda bence kafan karışık.. bilgilerini sistemleştirememişsi n gibi duruyor..

devlet dışı uluslaşma derken sen ne demek isiyorsun bilmiyorum.. ama öcalan'ın bahsettiği başka bir şey.. uluslaşmadan bahsetmiyor.. bir ulusun varlık sürecini illaki devletle tamamlaması gerekmez hatta olmamalı demek istiyor.. yani doğal melezleşme olmalıdır diyor.. yani.. var olan her ulus yarına akarken özgür ve doğal seçme(melezleme) ile değişmelidir diyor..
devlet olursa bu yaşanamaz ve var olan ve tarihin içinden doğru zeminleri ile akıp gelen bir uluslaşmada çürütülür diyor.. tıpkı toplumsal yaşamın üretimsel faliyetlerini devlet altında "ortaklaştıracağ ını" sanması gibi..

uluslaşma arı çeşiti gibidir.. zenginliktir.. insanlığının doğruları-yanlışları ile birikimidir.. ne zorla bir kalıba sokulmalı., ne de tek bir kalıp içinde kalınmalıdır.. bu yüzden uluslaşmaya demokratik ulus tanımı eklenmiştir..
sadece kendi içindeki farklılıklara değil., farklı uluslara karşıda demokratik olma.. yani doğal melezleme ve gelişme..

burada bahsettiğim "demokratik ulus" değil.Evet burada "demokratik uluslaşmadan" bahsediyorum fakat bunun adı demokratik ulus olarak bahsedilen "ulus devlete" alternatif model değil.

misal PKK için örnek verdim "devlet dışı uluslaşmaya" bir örnektir dedim.Çünkü kürt ulusunun aşiret ve kabile bağlarından arınarak "direniş" de ortaklaşmasından bahsettim.Aynı şekilde KÖH bunu kabile ve aşiretlerin özgürce ortaklaşarak oluştukları "doğal melezleşme süreci" üzerinden "uluslaşma" olarak da tanımlar.

Burada "bir ulusun oluşması" ile "ulusların nasıl yaşamını" sürdüreceği ayrımına girmedim benim için ikisi de "demokratik ulus" tur.Yani erk üzerinden işleyen süreç "devlet üzerinden uluslaşma" veya 1devlet ulusu" iken devlet dışı şekilde aşiretlerin ve kabilelerin ortaklaşa oluşturdukları veya almanya ve isviçre gibi ülkelerdeki "konfederasyonlar" üzerinden oluşturulmuş olan "demokratik uluslaşma" oluyor.

Burada ha bir ulusun oluşum aşamasından bahset ya da ulusların ortak yaşamından bahset sonuçta etnik bağların sahiplenme süreci yani "mülkiyet" üzerinden işletilen bir süreçten bahsediyoruz.


dediğim gibi insan toplumları "genişlemek" istiyor bunu aidiyetlik üzerinden onun ortaklaşması üzerinden yapmak istiyor.Fakat bunun nasıl gerçekleşeceği sorunu var??? devlet üzerinden mi??? yoksa senin de bahsettiğin gibi doğal melezleşme üzerinden mi??? işte bunu da belirleyen üretimin sahiplenilmesi yani mülkiyet oluyor.



İşte bu yönüyle bütün bu sınıfklaşma devletleşme iktidarlaşma zeminlerini "üretiimin sahiplenilmesi" üzerinden tanımlamak lazım.Temel sorun bu oluyor.
 
Son düzenleme:
#14
Burada "bir ulusun oluşması" ile "ulusların nasıl yaşamını" sürdüreceği ayrımına girmedim benim için ikisi de "demokratik ulus" tur.Yani erk üzerinden işleyen süreç "devlet üzerinden uluslaşma" veya 1devlet ulusu" iken devlet dışı şekilde aşiretlerin ve kabilelerin ortaklaşa oluşturdukları veya almanya ve isviçre gibi ülkelerdeki "konfederasyonla r" üzerinden oluşturulmuş olan "demokratik uluslaşma" oluyor.
bu cümlene katılıyorum..
Burada ha bir ulusun oluşum aşamasından bahset ya da ulusların ortak yaşamından bahset sonuçta etnik bağların sahiplenme süreci yani "mülkiyet" üzerinden işletilen bir süreçten bahsediyoruz.
bu cümleni de birlikte incelememiz gerekir..

bana göre.. uluslaşma süreçleri tarihin belirli bir aşamasında yani o topluluğun belirli bir aşamasında., çok şeyde olduğu gibi uluslaşmanın da doğal akışını bozmuştur..

insanları farklı bir hukuk ve kurumla iradi olarak bir araya getiren zemin mülkiyet biçimidir... bu bir araya geliş uluslaşmayı başlatmamıştır..
uluslaşmaya., bir topluluğun bir arada bulunmalarının sosyal-kültürel ve ekonomik-siyasal tanımlanması olarak baktığımızda aynı zamanda diğer insan topluluklarından kendini ayıran bir tanım olarak da bakmak zorundayız..
buna rağmen., insan topluluğu komünlerin bu şekilde ayrı olarak süreç işletme eğilimleri yoktu., aksine birleşme kaynaşma eğilimleri vardı.. farklı duruşların nedeni kendi yarattıkları topluluk anlamında mülkiyet içerse de özlerindeki mülkiyet anlayışından dolayı ortaklaşma karakterleri daha baskındı.. ve buna çabaladılar..

işte bu çabalar sürecinde özlerindeki mülkiyet anlayışını ortaklaşmalara aktaramadılar..
ortak mülkiyet yaşamı altındaki topluluk bütünü., diğerlerine göre özel mülkiyet(kabile) konumundaydı.. özlerindeki ortaklığı birliğe aktaramadılar.. ben bunu demokratik uluslaşmayı yaratamadılar-işletemediler olarak tespit ediyorum.. mülkiyetteki "ayrı duruş"., uluslaşma doğal süreçlerinin de ayrı duruş yaratmasına neden/zemin oldu.. elbette bazılarında bu yaşanmadı yeni bir sentez ile uluslaşma sürecine dönüştü ama bu sefer de doğal akış(demokratik) ile değil., hiyerarşi-tahakküm üzerinden olageldi..

dediğim gibi insan toplumları "genişlemek" istiyor bunu aidiyetlik üzerinden onun ortaklaşması üzerinden yapmak istiyor.Fakat bunun nasıl gerçekleşeceği sorunu var??? devlet üzerinden mi??? yoksa senin de bahsettiğin gibi doğal melezleşme üzerinden mi??? işte bunu da belirleyen üretimin sahiplenilmesi yani mülkiyet oluyor.
evet.. devlete giden süreç olarak baktığımızda aynen böyle oluyor.. uluslaşma süreçleri bir çeşit devlet uluslaşmasının nüvesel izleri oluyor.. yada henüz devlet olmasa da devletin özündeki hiyerarşi-tahakküm üzerinden uluslaşma oluşuyor..

İşte bu yönüyle bütün bu sınıfklaşma devletleşme iktidarlaşma zeminlerini "üretiimin sahiplenilmesi" üzerinden tanımlamak lazım.Temel sorun bu oluyor.
evet.. çok doğru..

bence bilincimizdeki zeminler ortak ama ifadelerimizde tanım-kavram sıkıntısı yüzünden "farklılıklar" var gibi görünüyor.. zamanla ortak tanım ve kavramlarla bu sıkıntıları da aşacağız..
bu vesile ile bir noktaya değineyim.. bir şeye kitap yada book demek çok önemli farklılık değildir.. hangi kitap nasıl okunmalı noktasında ortak ayrıştırma bilinci önemlidir..

farklı iki dili konuşan kişi birbirlerinin ne ddiğini anlayamaz ama biri konuşurken diğerine parmak sallıyorsa bunun tehdit kelimesi olduğunu anında anlar.. :)
 
#15
Bana göre.. uluslaşma süreçleri tarihin belirli bir aşamasında yani o topluluğun belirli bir aşamasında., çok şeyde olduğu gibi uluslaşmanın da doğal akışını bozmuştur..

insanları farklı bir hukuk ve kurumla iradi olarak bir araya getiren zemin mülkiyet biçimidir... bu bir araya geliş uluslaşmayı başlatmamıştır..
uluslaşmaya., bir topluluğun bir arada bulunmalarının sosyal-kültürel ve ekonomik-siyasal tanımlanması olarak baktığımızda aynı zamanda diğer insan topluluklarından kendini ayıran bir tanım olarak da bakmak zorundayız..
buna rağmen., insan topluluğu komünlerin bu şekilde ayrı olarak süreç işletme eğilimleri yoktu., aksine birleşme kaynaşma eğilimleri vardı.. farklı duruşların nedeni kendi yarattıkları topluluk anlamında mülkiyet içerse de özlerindeki mülkiyet anlayışından dolayı ortaklaşma karakterleri daha baskındı.. ve buna çabaladılar..

işte bu çabalar sürecinde özlerindeki mülkiyet anlayışını ortaklaşmalara aktaramadılar..
ortak mülkiyet yaşamı altındaki topluluk bütünü., diğerlerine göre özel mülkiyet(kabile) konumundaydı.. özlerindeki ortaklığı birliğe aktaramadılar.. ben bunu demokratik uluslaşmayı yaratamadılar-işletemediler olarak tespit ediyorum.. mülkiyetteki "ayrı duruş"., uluslaşma doğal süreçlerinin de ayrı duruş yaratmasına neden/zemin oldu.. elbette bazılarında bu yaşanmadı yeni bir sentez ile uluslaşma sürecine dönüştü ama bu sefer de doğal akış(demokratik) ile değil., hiyerarşi-tahakküm üzerinden olageldi..

sevgilili suat,

kesinlikle haklısın yani "mülkiyetin yapısı" uluslaşmayı gerçekleştirmese dahi onun yapısını(gerçekleşme şeklini),gerçekleşme hızını ... ve benzeri özellikleri belirlemektedir.Yani insan toplumlarındaki birleşme eğilimi "üretimsel sürecin gelişmesiyle" birlikte devam ederken,mülki,yetin yapısı ise bu "gelişmeye" göre şekil değiştiriyor veya kendini geleceğe aktaramıyor.Komünal süreç bu "demokratik uluslaşma" sürecini gerçekleştyiremedi yani kendini bir ileriye taşıyamadı.Onun yerine hiyerarşik-tahakküm üzerinden işleyen süreç gasp ile kendini büyüterek bu "gelişme sürecine" göre kendini şekillendirdi.Bugün ise ortadoğuda tam tersi yaşanıyor diyebiliriz.İki tarz da kendini bir ileriye taşıyabilmek istiyor yani var olan "ulus devletçi" yapı kriz içerisinde halklar bu sisteme karşı ayaklanıyor ve "ulusların ortak yaşamını tekrar kurabilecek" bir sisteme ihtiyaçları var.İşte "demokratik ulus" sistemi burada devreye girerek "rojavayı" yarattı.Devletçi sistem de kendini reformize etmeye çalışsa da bunu başarmakta sıkıntı çektiği için savaşlar yaşanıyor kısacası kaosun içerisinde devlet dışı ulusların ortak yaşam süreci,devletçi sisteme karşı güçlü bir alternatif olarak karşımıza çıkıyor.


Yani sistemler kendilerini bir ileriye taşımak için mücadele ediyorlar.Bunu da en kapsayıcı biçim üzerinden yani "etnisite" üzerinden gerçekleştiriyorlar.KÖH nin etnisiteye yaptığı vurgu bu yüzdendir.Çünkü her türlü değerleri yani maddi ve manevi değer yaratımlarını içerir.Üretiimsel bir bütünlük sürecidir.
 
#16
Sembolik putlaştırma üzerine

SEMBOLİK PUTLAŞTIRMA

özellikle pozitivist siyasette çıokça gördüğpümüz putlaştırma stili bu oluyor.Öncelikle bu "putlaştırmanın" yapısına bakmak lazım

bugün anarşist.marksist,ML vyea sosyal demokrat siyaset olsun bütün bu siyasetlerin temel olarak kullandığı smebollerden birisi "kızııl bayrak" sembolü oluyor.Aslında fransız ihtilalinden 1848 isyanlarına oradan paris komününe kadar geniş bir kullanıma sahip olan devrimci halk mücadelelerinin "sembolü" haline gelmiş "kızıl bayrak" bütün bu sol/sosyalist kamuoyu içerisinde de kullanılıyor.

burada asıl dikkat çekmek istediğim "kızıl bayrak tek bayrağımız "şeklinde konuşan "proleter devrimcilere" dir.Kızıl bayrak üzerinden devrimler yapıldı vietnam da çin de sscb de hepsinde "kızıl bayraklar" kullanıldı "proleter enternasyonalizmin" bayrağı "ulus devlet" sınırlarına hapsedildi.Ve de "resmi bayrak" olarak belirlendi.Gene küba ve benzeri ülkeleri daha samimi bulmak lazım "kızıl bayrak" üzerinden değil kendi "sömürgeci bayrakları" ve sömürgecillikten kalma toprakları üzerinden "devrim" yaptılar ve bu sistemi de devam ettirdiler ama Che guevara nın resmini paraya bastırarak da obnlar da "hata" ettiler.

orak-çekiç:ML ideoloji de "işçi köylü iktidarını" sembolen iilk olarak ekim devrimive öncesinde rusya da kullanıldı ve sonrasında "komünizmin fenomen bayrağı" ilan edildi.İsmi cismi anlamına bakılmadan her yerde kullanıldı.Orağın kendisi marksizmde olmamasına rağmen oraya monte edilmiş şekilde kaldı.Sosyalist olduğunu ilan eden ülkeler "proleter diktası" adıyla orak çekici kullandılar oysa bu "demokratik halk devriminin" sembolü bir aşamaya tekbül ederek kullanılıyordu.Sonrasında gelen ML ler işçiler ve "emekçiler" oportünizmini işletecek şekilde orak çekici de ellerinde oyuncak ettiler.

bu oyuncak etme durumunu işleten partilerden birisi de SBKP nin devamcısı meşhur RFKP,kendi ortak çekiç bayrağında "revizyona" giderek arka plana bir de "kitap" ekledi ki "teknokratı ve okumuş kesimii" sembolize etmek adına bunu yaptı.SSCBde de teknokratlar vardı hatta merkezi planlamadna tut da fabrikaların yönetimi de teknokratların elindeydi ama hiçbir zaman "kitap" kullanılmamıştır.Dediğimiz gibi "proleterya diktası" ile sanayileşme üzerinden proleterleşmeyi temsil eden anlayış yerini "oraklı köylülere" ve "kitapluı teknokratlara" kısacası "işçiler ve emekçiler söylemine" bıraktı.



anarşistler de aynısını işlettiler kara-kızıl bayrak ve A işareti gibhi sembolleri kullandılar.Dünyada bütün anarşistlerin yuvarlak içerisinde A işaretini kullanması dahi garabet bir durum yani egemen dilin sembolü "egemenlere karşı çıkan" anarşistlerin temel sembolü olmuş durumda.Bu arada başka bir etnisiteyi gösteren veya toplumsallığı sembolize eden hiçbir bayrak kullanılmadı salt aynı bayraklar üzerinden "enternasyonalizm" süreci işletildi.


feministler eklolijistler de yeşil ve mor üzerinden kendilerini tanımladılar.



Sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum.Enternasyonal bayrak ve sembol kullanımı tabii ki gerekli ve güzel de bir şey.Yani ortak paylaşımın ve ortak karar almanın bir ürünü olarak bütün devrimcilerin ortak yaratımı olarak bunların kullanıılmasında hiçbir sakınca yok.Fakat bayraklar ve semboller üzerinden gerçekleştirilen "tanrısallaştırma" da bir o kadar uzak durmamız gereken bir durum oluyor.Enternasyonalizm demokratik ulusların birliği şeklinde ortaklaşma süresince gerçekleşecek,ortaklaşma üzerijnden işletilecek bir süreçtir.Bayrakları da "ulus devletler" giibi putlaştırarak kullanmaktan ziyade "etnisitel bayraklardan" tut da feminist komünist ve her türlü mücadelenin sembolleriyle ortaklaşılacak şekilde süreçler yaratılabilir.Demokratik uluslaşma çeşitlilik demektir herkesi kendi bayrağıyla bu süreci işetlemeye çağırır ve oluşturuan bayrakların da ortak değerlerin temsil etme üzerinden şekillenmesi temelinde kabul eder.

KÖH orak çekiçli bayrağı kaldırdı diye çok laf edilmiştiOrak çekiç kaldırıldı yerine "kürdistani" renkler konulduı fakat ortada "kızılş yıldız" durmaya devam ediyor yeri geldiğinde o kızıllık morlaşıyor yeri geldiğinde yeşilleşiyor.
 
Son düzenleme:
#17
SF de bir tartışma sürüyor

http://www.sosyalistforum.net/bizden-makaleler/77676-daha-fazla-d-nmek-5.html#post356350

aynı buradaki tanımlar ve kavramlar sorunu işleniyor sanki.Dikkatli bakarsak "uygarllığın tanımları ve kavramları" üzerinden "devrimcilik" taslayan bir arkadaşla karşılacağız(hasan karataş).

Mülkiyet tanımına gitmiş TDK dan bakmış :D neymiş alım-satım mış ve sermayeymiş.B,ir de bunun üzerinden "mülkiyet örgütlenmesini" eleştiriyor.Özgür toplum "mülkiyet örgütlenmesi" ile klanların doğadan farklılaşmasını yani tabularla inşa edilmiş sistemi kast ediyor.Hasan karataş ise o sistemi "aştığı" için şimdiki "mülkiyet" üzerinden özgür toplumu eleştiriyor.Aynı "demokrasi" kavramı üzerinden KÖH ü eleştirdiği gibi eleştirecek bir alanı olmadığında "moderniteye başvurarak" suçlama yapıyor.
 
Üst