silahlı mücadele ve "kürt savaşı"!

#1
yazıma başlamadan önce bir öneride bulunacağım.. şeyhül-insan dostumun açtığı bir konu linkini vereceğim.. burasının okunmasını önereceğim.. ve bu açtığım sayfada oradan alıntılar da yapacağım..
http://www.enternasyonalforum.net/sinif-mucadelesinin-araclari/8566-silahli-mucadele-uzerine-sorular.html

.....................................................................................................................

silahlı mücadele.; dünya komünist hareketlerinin en çok tartıştığı konulardan biridir.. ve yine., bu konu., kendi başlığı altında değil., başka başlıklar altında tartışılır., ele alınır..

* politik propaganda başlığı altında silahlı mücadele tartışılır..
* iktidarı almak başlığı altında silahlı mücacele tartışılır..
* örgütlenme başlığı altında silşahlı mücadele tartışılır..
* toplumsal muhalefetin evrimsel(nesnel) gelişimi ve devrimsel(iradi) gelişimi aşamaları başlığı altında tartışılır.
* aklıma gelmeyen başlıklar altında..

silahlı mücadele tartışmaları., sistemli olarak., 1800lerin ilk çeyreğinde tartışılmaya başlandı.. ilk ele alan izm.; anarşizm ve blanquizmdir.. daha sonra konuya marks dahil olmuştur..

ilk tartışmaların ana başlığı.; iktidarı alma ve koruma yolu-yöntemidir..

özellikle 1848 yenilgisinden sonra., silahlı mücadele.; örgütlenme ve propaganda başlıkları altında tartışılmaya başlanmıştır..

kitlelerin örgütlenmesi ve kitlelere propaganda yolları ve aynı zamanda iktidara yürüme tarzı anlamında tartışmalar yoğunlaşmıştır..

bu aşamadaki tartışmalar., iktidara yürüme ve alma anlamında silahlı mücadeleyi red etmemiştir.. ama örgütlenme ve propaganda zeminlerinde yoğun tartışılmıştır..
yani.; silahlı mücadele., örgütlenme-propaganda aracı mı? dır.. yoksa iktidarı alma aracı mı? dır..

silahlı mücadele zeminindeki tartışmalarda ortaya çıkan ilk ayrışma burasıdır..

- örgütlenme ve propaganda silahlı mücadele ile olur-olmaz..
- silahlı mücadele iktidarı alma aşaması ve koşulları içinde geçerli olabilir..

bu tartışmaların ana merkezi.; iktidarı almanın tarihsel-nesnel koşullarının olup-olmadığı üzerinde., yani başlığı altında., yoğunlaştı..

eğer.,iktidarı almanın tarihsel-nesnel objektif koşulları oluşmamış ise., haliyle iktidara yürünemez.. iktidara yürüyecek sınıf., o aşamaya hazırlanır..
bir şeyi açıklayayım.. buradaki sınıfın iktidara yürüme aşamasına gelmesi için yapılan hazırlık.. iktidarı alma hazırlığı değil., sınıfın gelişmesi(niceliksel) ve bilinçlenmesi(niteliksel) olayıdır..

işte bu aşamada., ortaya iki ayrı anlayış çıktı..
1- bu aşamalarda bile iktidarı almanın koşulları vardır.. sadece kitlelerin silahlandırılması ve iktidara yürütülmesi yaratılmalıdır..
bu kesimleri., anarşistler., blanquistler olarak tanımlayabiliriz..

2- özellikle.,1848 yenilgisinden sonra., kapitalist sistem ve egemen sınıflarının hala ilerici muhteva taşıdığı ve tarihsel ilerlemenin ana motoru olduğu., ana ezilen sınıfın ise halen gerekli nitel-nicel gelişmesini tamamlamadığı., yani tarihin değişim koşullarının henüz oluşmadığı., bu anlamda., ana ezilen sınıfın iktidarı alma koşullarının., tarihsel -nesnel oluşmadığı.. tezleri ortaya çıktı..
bu anlayışın ana tezi.; üretici güçler tezidir.

gerek lasalleciler.,gerek ingiliz sosyalistleri vs. benzer nedenlerle aynı çizgide idiler.. ama., bu kesimin başat çzigisini marks yaratmış ve bu kesimi etkileyebilmiştir..

1871 paris komünü birinci kesimin iddiaları noktasında bir ispat oldu.. bu gelişme., avrupayı sarstı.. ama çok kısa sürdü ve yenildi..
işte bu tarihten itibaren., marksın başını çektiği ikinci kesim çizgi-leri başat oldular.. enternasyonalde birlikte oldukları anartşistleri ve blanquistleri., aslında daha doğru söylem ve o dönemin litaratürü ile., terörizmi(silahlı mücadele) savunanları enternasyonal içinden tasfiye ettiler..
enternasyonaldan atılma resmi gerekçeler de.; terör eylemleri ile enternasyonalin yasal-meşru bir yapı olmasının örselendiği üzerinedir..

bu iki çizgi/anlayış.,kendi iç versiyonları ile., 1917(milad anlamında temsilen alındı) miladına kadar.. net biçimde karşılıklı mevzilenmiş halde ola geldi..

şunu demek istiyorum..
günümüz marksistlerin., leninist kesimleri., bu tarihsel süreci ve silahlı mücadele anlamındaki bu iki çizgisel karştlığı "unutmuş" tarih yazılımından silmişlerdir..

şu savunma arkasına sığınırlar..
üretici güçlerin gelişmişlik aşaması o dönemde silahlı mücadeleyi gerekli kılmıyordu.. çünkü., kapitalist sistem ve sınıfı halen tarihi ilerletiyordu.. devrimciydi.. bu anlamda., yerini alacak devrimci sınıf için henüz vakit gelmemişti..

bu tezin yaratıcısı marks.. 1883 ., halefi engels., 1895 yılında öldüler.. bu tarihe kadar da., üretici güçlerin artık gerekli aşamaya geldiği ve işçi sınıfının iktidarı alma koşullarının da oluştuğu üzerine tek kelimeleri yoktur.. 1917 devrimi ile bu tarihler arasında., 22 yıl var.. yani marks yada engels., yaşamlarındaki son yıllarda., 22 yıl sonrasını öngörememiler mi? yada., bu 22 yıl içinde üretici güçlerin gelişiminde hızlı ve köklü ne değişimler olmuştur..
bunlar yoktur.. silahlı mücadeleyi., ama belirli sınırlarla savunan lenin bile bunu izah etmeden., burjuvazi devrimci barutunu yitirmiş demiştir..

üretici güçler tezine göre.; burjuvazinin barutunu dolduran., yadaboşaltan., üreticigüçlerin geldiği aşamadır.. 1700lerin son çeyreğinde doldurdu ise 1800lerin sonunda boşaltmışise., bunun açıklaması barut ile değil.. barutu dolduran nesnel koşullarla., yani., üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi ile açıklanır..
lenin'de bu yok demiştim.. lenin emperyalizm ile bunu açıklar ama emperyalizm olarak yazdıkları ondan çok önce yazılmış., ama kapitalizm tanımı içindeki tezlerdir.. lenin.; buna sadece., kapitalizmin en son aşaması demiştir..

bunlar bir yana., marksın temel tezlerine göre bu devrimin koşulları rusya'da zaten mevcut değildi.. lenin buna da çözüm bulmuştur..
burjuvazinin eksik kalan devrimini işçi sınıfı tamalayacaktır.. demiştir.. zaten bu yüzen 1917 hemen öncesi ve sonrasında., yaratılan iktidara pd dememiştir.. işçi-köylü iktidarı demiştir..

buraya kadar anlattıklarım.. silahlı mücadele baz alınır ise., bu zeminde., günümüz., marksist ve marksist-leninistleri nezdinde yaratılmış.. tarihsel bir reformizm ve oportünizm ve tasfiyecilik tarihidir..

özellikle., 1917 sonrasında., küresel olarak ortaya çıkan komünizm empatisi ve güvencesi ile birlikte., marksın envanterinde olmayan., silahlı mücadeleler hızlandı..

ezilen etnik sınıflar.. yada etnik mücadele
en çarpıcı olanı vietnam sürecidir..
............. devam edecek...............







üreticigüçlerin gelişme süreci içinde ilerici olan sistem ve sınıfı vardır.. bu sistem aşamasını tamamlamadan., devrimin objektif koşulları nesnel olarak yok demektir..





 
#2
buraya kadar anlattıklarım.. silahlı mücadele baz alınır ise., bu zeminde., günümüz., marksist ve marksist-leninistleri nezdinde yaratılmış.. tarihsel bir reformizm ve oportünizm ve tasfiyecilik tarihidir..

yukarıda yaptığım tespit.. oldukça iddialı ve cesurcadır.. ama bir o kadarda., herkesin bilip de bilmemezliğe geldiği bir gerçekliktir..

yine de., hıristiyanlık bir din değildir.. isa!da peygamber değildir.. denildiğinde alınacak tepkilerin aynısını alırsın.. bu iddiaya., sadece hıristiyanlar itiraz etmez., müslümanlar da eder.. ama., ilginçtir., hepsinin başat aldığı yahudiler itiraz eder...

bu tespitime de., marksistler., itiraz etmez.. elbette ithamlara ederler ama sürecin böyle işlediğine itiraz etmezler.. çünkü., onlar., marksın tezlerini savunuyorlar..

kapitalizm aşamasını tamamlamadan işçi sınıfının iktidarı olanaksızdır.. olsa da işlevi yine burjuva ilerlemesi olacaktır..
işte oportünizm bu noktada başlar..

bu öngörüsel tespite rağmen., 1871 paris komünü pd olarak selamlandı.. eleştirildi ama hem selamlandı.,
selamlandı ama., akabinde., bunun yaratıcıları enternasyonalden tasfiye edildi..
edilme nedeni.; silahlı mücadele(terör) tarzını işletenler., bundan sonra., işçi sınıfı mücadelesi dahilinde sayılmasın.. bundan sonra görev(örgütlenme-mücadele biçimi) sınıfı bilinçlendirmek., sınıfın gelişmesini sağlayan üretici güçlerin gelişimine hizmet etmektir.. zaten bu durum kaçınılmaz tarihsel nesnel bir olgudur.. maddi yaşamın bilince akışının en bilimsel oluşumudur..

silahlı mücadele verenlerle yollar kalın çizgilerle ayrılırken., lasalleciler gibi., burjuva reformistleri ile yollar birleştirilmiştir.. genel oy silahının önemi., modernitenin gelişimi ve yerkürenin geri bölgelerine yayılımı vs. hep olumluluktur.. kapitalizm anlamında eleştiri ama üreticigüçler zemininde olumluluktur..

"günümüz".. silahlı mücadele savunucuları., şimdi kalkmış., marks ve dönemine yönelik en ufak eleştiriyi "küfür ve düşmanlık saymaktadır..
ama., utanmadan., o dönemin silahlı mücadele savunucularına küfür eden ve düşmanlık yapanların devamcısız derken., o düşmanların yarattığı her şeye sahipçıkmaktadırlar..

1848 ayaklanmaları., 1871 paris komünü., 1 mayıs., 8 mart., tüm bunlar., o dönemin marksizm düşmanlarının yaratımıdır..
kısaca., marksın oportünizmini ardılları katmerlice işletmiştir..

günümüz(20.yy.ve 21.yy.) m-l'leri.; silahlı mücadelenin gerekliliğini., kapitalizmin geldiği aşama ve bu anlamda sınıfın iktidarı alabilme nitel-nicel koşullarına vardığı tespitlerine mi? dayandırır..
HAYIR.. oysa temellerine aldıkları marks buna dayandırır.. sadece buna..
işte bu da oportünizmdir..

bu oportünizmin başat lideri de lenin'dir..
lenin.; bu marks dışı anlayışı rusyaya uyarlamıştır.. yani revize etmiştir.. işçi sınıfının nitel-nicel gelişmişliği ve kapitalizmin de bu anlamda nesnel gelişmişliği tezini es geçmiş., koşulların uygunluğu ve bunu kullanma yetisi öne çıkmıştır..
savaşın yarattığı kaos üzerinden devrimi örgütlemiştir..
yani., marksın tüm tezlerini altüst etmiştir.. yani., marksın tezlerin,n geçersiliğini ispatlamıştır.. sonra bunlara marks tezlerine uygun kılıflar yaratmıştır..

rusyada burjuva devrimi olmuştur.. 1905 "devrimi" burjuva devrimidir.. yetmez ise., 1917 nisan da bunun tamamlanmasıdır..
1789 fransız burjuva devrimi olduğundaki koşullar ile rusyadaki kapitalizm koşulları çok farklı değil., hatta daha ileri.. o tarihe burjuva devrimi deniliyor ise., buna da denilebilinir..
bu zeminlerde.. doğrudur.. ama şu eksiktir..marks 1789'u burjuva siyasal devrimleri olarak gördü.. kapitalizmin gelişip., tarihsel sürecini tamamladığı olgu olarak görmedi.. aksine bu siyasal devrimler ile üretici güçlerin tıkanıklığı aşıldı., kapitalizm kendi mecrasına., yani tarihsel ilerleme mecrasına girdi..
rusya 1905 ve 1917 nisan siyasal "devrimleri için bu denilebilinir..
işte lenin reviyonist-oportünistliği burada netleşir..

lenin.; burada., bu tezi es geçti.. siyasal üst yapı devrim!!lerini baz almaklayetindi.. üretici güçlerin gelişimindeki kalan işleri., sosyalist iktidar tamamlayacaktır dedi..

yani.; iktidara yürümenin koşullarını es geçtiğigibi., bu koşullara göre ortaya çıkacak olan silahlı mücadeleyi de ayaklanma ile tanımladı..
böyle yapmak zorundaydı.. hatta yer yer işçi sınıfı barşikat savaşlarını da olumlamak zorundaydı.. çünkü.,o zamana kadar., kitleleri örgütleme ve ayaklanmaya hazırlama mücadele biçimi olan silahlı mücadele(terör) eylemlerini., egemenler gibi"terör" olarak tanımladı..
lenin ve arkadaşları tarih yazarken., 1917 halk devrimini de revize ettiler.. 1917 halk devrimi ayaklanma değildi.. uzun bir iç savaş süreci sonunda tamamlandı.. sonrasının bütün devrimleri gibi..

bu anlamda., lenin ile başlayan marksist oportünizminin ikinci aşamasını anlatacağım..

...... devam edecek............


 
#3

bu bölüme başlamadan önce bir noktaya değineyim..
sonuçları., yani yıkımı yaşanmış bile olsa., rus halk devrimi bir değerdir.. ezilmişlerin yarattığı bir isyan bir özgürleşme deneyimi idi.. ve bunu lenin çizgisi başardı.. ama bu başarıya giden yolların basamaklarını sr ve narodnikler döşediler..
lenin., bunları bildiği halde., devrimi marksizme uyarlamaya çalışmakla oportünizm yapmış., ama marksizmden "sapma" ile de marksa göre olmaması gereken rusyada halk devrimi yapabilmiştir..
bunları belirtiyorum..çünkü anlamsız tartışma zeminleri yaşamak istemiyorum..
.......................................................................................

1917 rusya halk devriminden sonra., marks görüşleri iki net çizgisel ayrışma yaşamıştır.. ben buna marks oportünizminin ayrışması diyorum..
ve bunu silahlı mücadele temelinde ele alıp., devam edeceğim.. diğer zeminleri konu dışıdır ama bağlantılıdır..

burada., oportünizm ikiye ayrılır..


birincileri marksist-leninistler'dir.; silahlı mücadeleyi silahlı ayaklanma olarak görürler.. marks belirtmemiştir ama lenin belirtmiştir.. kapitalizm sürecini tamamlamıştır.. bu anlamda devrimin objektif koşulları vardır.. subjektif koşullarını da parti oluşturacaktır.. oluşunca zaten silahlı ayaklanma ile iktidar alınacaktır.. ama o aşamaya kadar., silahlı mücadele temel değildir..
1918'den sonra., bu görüş avrupada kalmamıştır.. ama., ilginçtir.. iktidarı alacak işçi sınıfının nitel-nicel oluşmadığı., kapitalizmin tam gelişmediği hatta yarım bile gelişmediği doğu yarım kürede bu görüşler savunulmuştur..
tıpkı rusya halk devrimi gibi., ikinci savaşın yarattığı koşullar üzerine devrim yapmışlardır..

ikincileri., marksist-leninist ve "maoist"lerdir.. çin-vietnam kp'leri olmayan işçi sınıfı ile devrim yapmak için beklemek ile savaşmak arasında gidip gelirlerken., yaşamın diyalektiği onları "savaş"tırmak zorunda bırakmıştır..

marksist-leninistlerin etkisindeki kp'nin çin devrimi üzerindeki bu açmazlarını., yine rusya örneği gibi savaş çözmüştür.. savaş değişimi zorlamış., çin kp'si içinden mao ortaya çıkmıştır..
nasıl ki., 1917 de., rus kp'si içinden lenin çıkıp., marksın tezlerini aşmış ve rus halk devrimini yaratmışise., çin kp'siiçinden de maoçıkıp.,lenin tezlerini aşıp., çin devrimini yaratmıştır.. bunu ho amca ve küba izlemiştir..

silahlı ayaklanma yerine halk savaşı olarak formüle edilen yeni silahlı mücadele biçimi litaratüre girdiğinde., silahlı ayaklanma ile halk savaşı arasındaki fark nedir? tartışılmıştır..
bu ayrım.: sovyetik tipli ayaklanma strateji ile uzun süreli silahlı mücadele ile halk savaşı stratejisi olarak formüle edilmiştir..

aradaki farklar ise., ülkenin., kapitalistleşmesine göre tanımlanmıştır..
oysa., gerek çin gerek doğu avrupa devrimleri bu ikili tezlerin çok dışında oluşmuştur.. savaş ve japon işgalinin yarattığı devlet-halk refleksi ile başlayan bir toplu direniş içinde ve yine alman işgalinin yarattığı devlet-halk refleksi ile başlayan bir toplu direniş içinde yaşanan iç savaş sonrası bu devrimler olagelmiştir.. bu yüzden., tüm halk savaşı tezleri., gizli yada açık bir emperyalist işgal üzerine oturtulmaktadır.. yani., egemen bir devlete karşı anti-kapitalist bir halk devrimi değil., anti-sömürgeci bir devrim paradıgması asıl zemindir.. sanki bir gizli-açık işgal olmasa bu halk savaşı ve halk devrimi olası olmayacak., silahlı ayaklanma tarzında olması gerekecek..

teorik karmaşa.,oportünizmi yaratmıştır..her ne kadar., amaçlar masum ve haklı olsa da sonuçta zeminelrde teorik olarak oportünizm kalın hatları ile mevcuttur..

burjuva devrimini tamamlamış ülkelerde uzun süreli evrimci hazırlık ile yaratılan işçi sınıfı ayaklanması.. geçerlidir denilmiş., bu teze uygunluğu noktasında., rusyanın bu koşulları tamamlayıp tamamladığına bakılmamış.. bırakalım rusyayı., devrim sonrasında sömürgelerinden ortaya çıkan sosyalist devletlerin yapısına bile bakılmamış.. buralardaki devrim biçimi nedir? sorgulanmamıştır..
hatta bu sömürgelerdeki devrimlerin yaratılmasının uzun süreli bir iç savaş(halk savaşı) sonucu olduğu iddiaedilebilirdi.. ama bunu yapan rus kızılordusu olduğundan pek uymayacaktı.. zaten çarlık rusyası vatan anlayışı temelinden bakıldığından., 1917 de petrograd'da iktidar olmak sayesinde., çarlık mülkiyeti hakkına dayalı olarak., buralarda da devrim yapılmış sayıldı.. sadece 2 yıl süren bir iç savaş ile bu tescil ettirildi..
bu anlattığım teorik karmaşa ve oportünizme denk düşmeyen tek devrim.; küba devrimidir.. direk silahlı mücadele zemini üzerinden halkın örgütlenip., iktidara yürünmüştür.. ne bir savaş sözkonusudur.. ne de bir açık işgal.. direk sisteme karşı bir anti-kapitalist devrimdir.. ama bu devrim de., "teori"ye uydurulmuştur.. gizli işgal espirisi budur.. oysa abd askeri olarak küba devrimi sürecinde yoktur.. en azından., rus devriminde ingiltere güçleri çatışılmamış olsa dahi resmen vardı..

vietnam devrimi de bu anlamda açık işgal üzerine başlamıştır.. tamamlanması yani ikinci ve asıl devrim sayılan aşaması ise.,iki ayrı vietnam devleti arasında sürmüş., ama abd açık olarak yer almıştır..

şunu demek istiyorum.. 20.yy.devrimve silahlımücadeletezleriyaşamın gerçekleri içinden çıkmış olsa da oportünistçe var olan teorilere uydurulmuş garabetleştirilmiştir..

var olan., marksist-leninist ve maoist silahlı mücadele anlayışları bu anlamda oportünisttir..
amaç ve mücadele anlamında fedakarlık., içermesi ayrıdır.. teorik oportünizmi ayrıdır..

bu oportünizm.; yaratılan tüm halk devrimi deneyimleri ve bu deneyimlerin yarattığı değerleri çürüterek günümüze gelmiştir.. resmi tarih yazılımları gibi tarih "yazılmış"tır..

bu yüzden yaşamın koşullarının yarattığı fırsatlardan faydalanmalar., teorik doğrular ve tutarlılıkların üzerinden değil., toplumsal direnişler ve bu direnişleri örgütleyen öncülükler sayesinde olagelmiş ama bu teorik oportünizm yüzünden de., her yaratılan yıkılmıştır..

küba devrimi ve ikinvi vietnam devrimi hariç, tüm devrimler.,savaşın yarattığı koşulların değerlendirilmesi üzerine olagelmiştir.. bu teorilerin yaratımı değildir.. sırası ile., 1800'lerin marksizmine sadık kalınsaydı., rusyada devrim olamazdı.. leninizme sadık kalınsaydı., çin-arnavutluk-yugoslavya ve çin-vietnam-küba devrimleri olamazdı..

nasıl bir teorik zemin/paradıgma ise., aşıldıkça devrim olabilmektedir..
silahlı mücadele anlayışları da buna bağlıdır..
marksizmin silahlımücadele anlayışını lenşin aşmasaydı rusyada leninizmin silahlı mücadele anlayışını mao aşmasaydı çin'de devrim olmazdı.. maoizm'i fidel aşmasaydı küba'da devrim olmazdı..

marksa göre., kapitalizm gelişmesini tamamlanmadan işçisınıfının nicel çoüunluğu örgütlenip., ayaklanma aşamasına getirilmeden., silahlı mücadele olmaz devrim de olmaz.. ama rusyada oldu..

rusya devriminde işçi sınıfının rolü yok değildi ama marksın anlayışına göre de var değildi.. olmayan şey olmuş gibi"yazıldı".. buna rağmen çin olmayan işçisınıfı ve olmayan ayaklanma yerine silahlı mücadele ile kitleleri(köylülük) toparlayıp işçi sınıfı adına devrim yaptı.. bunu da açık işgale bağladı.. rus devriminden apartma "işçi sınıfı adına" tezi yazıldı..
küba.; işçi sınıfı yokken ve açık işgal de yokken., silahlı mücadele ile devrim yaptı.. maoizme kalsa abd işgalini beklemesi gerekecekti..

tüm bu küresel toplumsal savaşlar(devrimci mücadeleler) rusya dahil hepsinde marksizm adına red edildi.. çin.; hem marksizm hem de leninizm adına red edildi.. küba'ya maoizm adına red eklendi..
.... devam edecek.......

 
#4
tüm bu küresel toplumsal savaşlar(devrimci mücadeleler) rusya dahil hepsinde marksizm adına red edildi.. çin.; hem marksizm hem de leninizm adına red edildi.. küba'ya maoizm adına red eklendi..

bilindiği gibi., rus devrimi., marks tezlerinin çok dışında idi.. ve aynı süreçde avrupada devrimler bekleniyordu.. petrograd iktidarı tek başına devrimin bitişine kanıt değildi.. bu anlamda sovyetik ayaklanma gibi bir tez.. gerçeklikte olmayan bir şeydir.. asıl olarak uzun bir iç savaş sonrası netleşti.. ..

rusya sovyetik tip ayaklanma tezi ile ilgili bir diğer önemli nokta da.; rus devriminin., nicelik olarak gelişen işçi sınıfının leninsit birparti öncülüğünde., niteliksel politik örgütlendirilmesi sonucu iktidara yönelik bir ayaklanma ile olmamasıdır.. savaşın yıkımı üzerine ortaya çıkan her sınıfın var ola iktidara karşı çıkması ve savaşın bitmesi ile ortaya çıkan halk direnişi sonucudur..

her şeyden önce., ortada leninist çelik çekirdek disiplinli bir parti de yoktu.. ayaklanmayı örgütleyen ve önderlik yapan troçky leninist değil.. ayaklanmanın ana gücü kronştad asker sovyeti marksist değil..

rus halk devrimi "yazılan"lara göre olmadı.. olan marksa göre uyarlandı(yazıldı) ama marks ile ilgisi olmayınca buna leninizm olarak eklendi..
lenin., marksa hep sadık kalmaya çalıştı.. leninizm! marksı aşarak rus halk devrimini yapabildi ama marksa sadık kalarak sozyalizm kuruluşu işletti..
bu anlamda.; lenin marksist değildi demek., isa., inanç olarak., hıristiyan değil yahudi idi demek kadar doğru olmakla birlikte realitede geçerli değildir..
isa yahudiliği red etmeden aşmaya kalktı ama aşmadan yahudi kaldı.. ardılları ise., tevrata incili ekledi.. tevrat temel zemin kaldı.. işte bu yüzden marksizm ile m-l kan uyuşmazlığı yaşar..

uzunca anlattım.. çünkü., burası anlaşılmadan.,rus halk devrimindeki silahlı mücadele anlayışı çözümlenemez..

1917 rus halk devrimi., silahlı mücadeleyi savunanlara yeniahit yaniincil yazma fırsatı verdi ise de., tevrat ortada dururken., haliyle ortaya bir çok incil yani bir çok leninizm anlayışı çıktı.. ve birçok silahlı mücadele anlayışı da...

rus halk devriminden sonra., ortaya çıkan halk savaşı tezlerinin marks ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.. ama kendilerini lenin üzerinden marksa bağlarlar.. ama lenin'de halk savaşı yoktur..

yoktur.. ama., yerkürede var olan sömürgeler ve ezilen toplumlar isyan halindedir.. bu isyanların başat aktörleri ise., komünistler değildir.. ama içine girenler olmaktadır.. 1900'ların ilk çeyreği bitmeye başladığında., avrupada., vatanseverlik ve şövenizm hızla yükselirken., sovyetlerde aynı şekilde işçi sınıfının anavatanı anlayışı ve sovyet "rusya" devleti vatandaşlığı yükselmeye başlamıştı..

latin amerikada., zapata rüzgarı esmiş ve derin izler bırakmıştı.. marksist değildi.. sandino da değildi.. latin amerikada halk isyanları., ya kendi bağırlarından çıkan yerel eşkiya-önderlerin yada ispanyol kökenli anti-sömürgeci egemen coudillo(kurtarıcı) olan bolivar-san martin gibilerin zeminlerinde yükseldi..

çinde başlayan mao rüzgarı ile birlikte bu halk isyanları komünistlere yaklaştı.. aslında komünistler bu halk isyanlarına yaklaştı.. çünkü., marks ve lenin çizgisinin dışına çıkarak bunu yapabildiler ama "tarif" olarak m-l kaldılar.. çünkü., yerkürede sscb vardı.. komünistlik buraya bağlılıkileölçülüyordu.. bunu ispanya iç savaşında netleştirdiler.. sscb yanlısı olmayanlar tasfiye edildi..

2. savaş sonrası ortaya garabet bir durum çıktı.. ne marks ne lenin ile ilgisi olmayan ama marksı ve lenin'itemelalan halk savaşı ve halk iktidarı savunucuları..
bunlar çağın savaşçı neo-oportünistleri oldular..

savaşıyorlardı.. hem de fedakarca savaşıyor., kapitalist sitemin küreselleşmesini sarsıyorlardı.. aynı süreç içinde sscb ise geriye doğru "ilerliyordu"..

buraya virgül koyup., sürecin içinde., sürecin ideolojik zeminlerine bağlı olarak., silahlı mücadele anlayışlarına değineceğim..












ama küresel anlamda., halkların özgürlük mücadeleleri çeşitli biçimlerde yükseldi.. teorik oportünizmin yarattığı anlamsız tartışmalarla ilerleyen süreçler giderek kendini tekraralayan ama birsonuca ulaşamayan mücadelelere dönüştü..
silahlı mücadele ve yenilgi..sonrasında "koşullar" konumlar vs. tartışmaları ile karışık., silahlı mücadele tartışmaları..
özellikle reel sosyalizmlerin yılıkması ilebirlikte bu mücadele süreçleriçökmeye başladı tespitiyapılır..
 
#5
buraya virgül koyup., sürecin içinde., sürecin ideolojik zeminlerine bağlı olarak., silahlı mücadele anlayışlarına değineceğim..

küresel anlamda., halkların özgürlük mücadeleleri çeşitli biçimlerde yükseldi.. teorik oportünizmin yarattığı anlamsız tartışmalarla ilerleyen süreçler giderek kendini tekraralayan ama birsonuca ulaşamayan mücadelelere dönüştü..
silahlı mücadele ve yenilgi..sonrasında "koşullar" konumlar vs. tartışmaları ile karışık., silahlı mücadele tartışmaları..
özellikle reel sosyalizmlerin yılıkması ilebirlikte bu mücadele süreçleri çökmeye başladı tespiti yapılır
..


1800'lerden başlayan., günüze kadar gelen., komünist ideoloji çerçevesinde., silahlı mücadele anlayışlarının temelinde., iktidarı olgusu vardır.. bu noktada., anarşistlerden., blanquistlere ve marksist ve sonrasındaki m-l ve de mao vs. çizgilerinde bu temel olgudur..
ve çok da doğrudur..

iktidar bir güç ile elde edilir ve elde tutulur.. bu genel tanıma., bu "güç" de silahtır.. diye yanıt verilebilinir mi? .. hem evet., hem hayır..
biliyoruz ki., antik çağlarda ve öncesinde., ilk iktidarları meşru ve kalıcı kılan., olgu.; var olan erkin., o toplum nezdindeki sosyal-kültürel meşruiyetini sağlayan toplumsal hukuku idi.. o toplumsal yapıdaki erksel güç yer değiştirirken., şidet yaşansa bile., toplumsal hukuk meşruiyeti sağlanmadan kabül görmezdi..

yani.; kabile içindeki erk olan klan/oba(hanedan/aile)., bir sosyal-hukuka göre orada otururdu.. silahlı güç bu erki korumaktan çok., kabileyi korumakla işlevselliği nezdinde muteberdi.. elbette aynı zamanda., başka erksel güçler içinde caydırıcı özelliği vardı..
içlerinden bir başka silahlı güç., iktidar olabilmek için., bu toplumsal sosyal-hukuka dayanmak zorunda idi.. yada o hukuku değiştirmek.. zorunda idi..

devlet denilen nüvesel yapılaşma ile birlikte bu ilke değişmedi.. bedrettin isyanı denilen aslı börklüce mustafa isyanı olan olayda bedrettin., bir osmanlı şehzadesine dayanarak etkin olmaya çalışmıştır.. asıl isyan., bu şehzadenin tasfiyesi ile başlamıştır..

şunu söylemek istiyorum.. iktidar namlunun ucundadır söylemi sadece işin bir yanı., bir aracıdır.. burada aslolan.; iktidar kavramıdır..

hangi toplumsal tabana ve hangi meşruiyete bağlı olarak iktidar isteyeceksin .. bu önemlidir..

19.yy. komünist ideolojileri., buna işçi sınıfı adına olarak temel bir yanıt bulmuşlardır.. demagojiler bir yana., o dönemin tüm "izm"leri bu noktada çok netti.. sadece iktidara gidiş aracı ve zamanı noktasında farklılıkları vardı..

1848 yenilgi dönemi sonrasında ortay çıkan ve günümüzde komünizm ile aynı tanımla anılan marksizm.; öncelikle., iktidarı almanın zamanı ile ilgili teori üretti.. bu anlamda., silahlı mücadeleyi red etmese de., zamanı olmadığı gerekçesi ile o aşamada gereksiz olduğunu söylemiş oldu..
günümüz marksistlerinin bahaneleri ile bu., aynı şey değildir..

marks.; silahlı mücadeleyi tartışmadı.. iktidarı alma aşamasının henüz tarihse-nesnel olarak oluşmadığını iddia etti.. yani., ne güç., ne niyet., ne de gereklilik zemininde tartıştı.. kapitalizm ve sınıfının iktidarını meşru gördü.. ilerlemeci gördü.. bu anlamda., bakarsak., bu iktidara yönelik her karşı iktidar hamlesi üretici güçlerin tarihsel ilerlemesine karşı bir "devrim" olmak zorundadır..

elbette., ne 1848 ne 1871 hamlelerine karşı-devrim demedi.. sadece beyhude çaba ve kaçınılmaz tarihsel-nesnel yenilgi zeminleri dedi.. hatta ekledi.. tüm bunlar., aslında burjuva devrimlerine., yani üretici güçlerin ilerleme sürecine bir katkıdan öteye geçemez dedi..

günümüz silahlı mücadele savunucuları ve iktidar alma iddiası sahipleri.. bunu atlar..tarihte olmuşbir olgu ama şimdi geçti koşullar değişti der..
der.... ama..; o dönemin bu duruşunu da onaylar.. olumlar..
bir olumlama varsa., gerekçelerin de olumlanması var demektir..

iktidarı almanın koşullarının üretici güçlerin geldiği aşama ile bağlantısı., içeriğindeki en önemli fenomen.; iktidarı alacak olan sınıfın olması ile anlamlıdır..

ayrıca., bu sınıfın.,şu veya bu nitel-nicel varlığı da yetmez., iktidarı alma "hakkını" kazanabilmesi., üretici güçlerin geldiği aşamaya bağılıdır..
öncelikle bu nesnel "durum" oluşmalıdır.. bu nesnel durumun oluştuğunun delileri de vardır.. bunu da kapitalist üretim biçiminin alttan üste(ekonomik-sosyal-kültürel ve siyasal) hakimiyeti ve eski üretim biçimlerini ve güçlerini tasfiye etmiş olması ile açıklar..

bu temelde bakarsak.; ne rusya ne çin ne küba ne vietnam ne balkanlar ne kızılordu eli ile doğu avrupa olan-biten birer komünist devrim değildir.. kapitalizmin tamamlanmasına ve işçi sınıfının varlığının netleşmesine hizmet eden olgulardır..

o dönemler., marks gökyüzündeki yerinden aşağıya baktığında.. aynen bunu söylecekti.. söylediğinde itiraz edilse de., tarihin akışı bunu ispatlamıştır..

hindistanın 1800ler sonlarındaki konumuna bakarak marks.; ne söyledi ise., 1930-40.,50-70-80 yıllarında daha geri olan., afrika., çin hindi ve latin amerika ülkeleri için de aynısını söylerdi..
ama., marksı.; ne lenin dinledi bu temelde dikkate aldı.. ne de bu saydığım ülke marksistleri.. marksı başka zeminlerde dikkate aldılar.. ama tarih onlara ironi yaptı.. marksı haklı çıkarttı..

mesele iktidarı almak ve bunu silahlı mı? silahsız mı? almak değildir.. elbette silahla korunan bir iktidarı yine silahla alabilirsin.. marks buna istisnai olasılıklar dışında itiraz etmemiştir..
sadece., bunun zamanı ve alacak olan gücü(sınıfı) ile ilgili kesin net iddialarda bulunmuştur..

türkiyede., hem geri kapitalizm analiz-tespitleri yapacaksın.. hemde iktidarı alma iddiasında bulunacaksın..
hem., iktidarın silahlı mücadele ile alınacağını iddia edecek., hemde., alacak olan sınıfı kitlesel olarak örgütlemeyi silahlı mücadele yöntemleri ile yapmayacak., ve de., bu kitleyi zamanı gelince silahlı ayaklanma işinde başat sunacaksın..
bunun adına oportünizm denir.. üstelik marks teorilerini revize eden bir oportünizm..

diğerlerine gelince.;
türkiye., yarı yada yeni sömürge., gizli-açık emperyalist(yani kapiyalist) işgal altında., tespiti yapacaksın..
hem marksın temel tezlerine sadık kalacaksın., hemde marksın bu temel tezlerini red eden bir sınıf mücadelesi ve iktidarı alma stratejisi çizeceksin.. sınıfın olmadığı bir yerde iktidarı., olmayan sınıf adına., almaya aday olacaksın.. marks buna 1800'lerde ne diyordu çok açık..
bunlar diğerlerine göre marksı revize de edemiyorlar.. yahudiliği temel alan ama aslında kendilerini yeni bir din olarak ortaya çıkan iseviler gibiler.. pavlus ortaya çıkıp., bu yeni bir dindir dediğinde pavlusa perinçek diyeceksin.. ama pavlus izinde yürüyeceksin..

bu söylediklerim.. tartışılmaktan kaçınılan kuran ayetlerini tartışmaya açmaktır.. haliyle aforoz edileceğim., kafir ilan edileceğim..

mesele.: benim., bu çevrelerin., marksizm noktasındaki revizyoner oportnistliğini teşhirim değildir.. asıl sorun.. devlet ve iktidar zemininde saklıdır..
bu anlamda.,mesele.: silahlı mücadelenin toplumsal dönüşüm/devrim noktasındaki kullanımı zeminindeki "teori"ler de değildir.. bizzat., toplumsal devrimin devlet-iktidar ile özdeş tutulmasınadır..
bu noktada bile marksı revize ediyorlar..

marks.; toplumsal devrimi pd., yani devlet ve üzerinde iktidar olma ile tanımlamadı.. bu yüzden bu olguya., "siyasi devrim" dedi. toplumsal devrim demedi.. bu araç ile toplumsal devrime ilerlenebilinir dedi..

silahlı mücadele., iktidar ve devlet nezdinde., bu anlamda tartışılmalıdır.. bu anlamda., devlet-iktidar tartışılmalıdır..
yani.; toplumsal devrim süreci içinde devlet-iktidar olmadan bu olanaklı mı? olanaksız mı? yanibu zorunlu!! aşama zorunlu mu? bu tartışılmalıdır.. silahlı mücadele bunlardan birinin aracıdır temelinde tartışılmaz.. çünkü her ikisininde ve toplumsal mücadelenin her noktası içinde işlevsel bir araçtır..
nerde., nasıl., neden., hangi biçimlerle soruları ile tartışılır..


























 
#6
toplumsal kurtuluş., yada toplumsal özgürlük.; mülkiyetçi-sınıflı toplumsal sistemlerin ortaya çıkışından itibaren insanlığın ilgi alanı olmuştur..
tarih olarak., kim ne "yazmış" olursa olsun.. daima mülkiyet ve sınıf(kast) temellerinde sorgulanmıştır.. çözümler bu temeller üzerinden her sınıfın yaşadığı baskı zeminlerinde aranmıştır..

aydınlanma çağı ilebirlikte başat olan avrupa/batı "uygarlığı"., doğu uygarlığı gibi ayrımlar nedeniyle., insanlığın bu geçmiş tarihi süreçleri rafa kaldırılmış., uygarlık.; antik grek ve roma ile başlatılmıştır..
buradan(aydınlanma-pozitivizm-modernite) beslenen komünizm ideolojileri.. yine avrupa temellidir..

1700'lerle birlikte., öne çıkan., kapitalist modernite/aydınlanma felsefeleri., toplumsal yaşamı devlet-iktidar temelli sorgularken., devlet-iktidar karakterini de ekonomik yaşam zeminlerine göre tanımlamıştır..

devlet-iktidarda hangi sınıf-lar varsa., egemen onlardır.,ekonomik yaşamda da başat onlardır gibi kaba analitik çözümlemelerle., teoriler yazmışlardır.. 1700'lerin yükselen yıldız(ilerlemeci-devrimci) sınıfı burjuvazi olmuştur.. bu sınıf tanımının içindeki zeminlere önceleri bütünsel bakılmıştır.. bir tarafda aristokrasi ve kilise., diğer tarafta bunlara karşıt olan-lar.. ve iktidara adaylıkta en "müsait" olan bu karşıtlar içindeki başat sınıf da burjuvazi..

1800'lerin ilk çeyreğinden itibaren., burjuvazi dışında bir toplumsal kurtuluş önderi sınıf aranmış ise de yine kent yaşamı içindeki bir sınıf aday olarak seçilmiştir.. kent yaşamı içinde ezilenler arasında., üste en yakın sınıf çalışanlar olduğundan., işçi sınıfı tercih edilmiştir..

işsizler., başıbozuklar vs. bunlar., toplumsal yaşamı simgeleyen kent(burg) yaşamında en diplerdeydiler.. jack london bunlara uçurum insanları demiştir.. 1902 de yazılan bu roman çok anlamlıdır.. 1900'ler ingilterenin kapitalizmin gelişimi sürecinde altın çağlarıdır.. marksın da çok iyi gözlemlediği bir dönemdir(1850-1900).. ama londranın doğusu bu altın çağın dışındadır..
ne ironik bir şey.. batı uygarlığı simgesi doğu da karanlığın.. londra bile buna uygun konuşlanmış.. jack london.. tam yerinde bir tanım bulmuş.. uçurum insanları.. hukuk bile bunlara farklı işliyor.. romanda bu konu belgeleri ile anlatılır..

dönemin., ortaya çıkan ve adını mülkiyetsizlikten alan komün-istleri bu uçurum insanları ile ilgilenmemiştir.. bunlarla ilgili sınıf savaşı teorileri yoktur.. köylülerle ilgilenmişler ama kentlerin bu sessiz çoğunlukları ile ilgilenmemişlerdir.. oysa tüm ayaklanmaların baş "figüran"ları ve barikat önü savaşcıları yine bunlardı..
hikaye yazılmıştır.. kent yaşamında bir işi olan ayaklanmaya en son katılandır.. ve ayaklanmaları bastırmada da yine bu başıbozuklar en önde "figüran"dır..

bütün amaç., devlet-iktidardır.. iktidarı alan sınıf., devleti almış olacağından., toplumsal yaşamı yukarıdan aşağıya düzenleme gücüne sahip olacaktı.. dönemin., en keskin devlet-iktidar karşıtları anarşistler bile gerek sınıf noktasında., gerek ise devlet-iktidar noktasında farklı değillerdi.. komün kavramına sarılmakla çıkış yapabilme zeminlerine sahip olmalarına karşın., ipleri kent aydınlarına bırakmakla tarihsel hatalarını işlediler..

komünist manifestoyu mücadele ve örgütlenmeleri ile asıl yaratanlar., yazma işini hegelin sol versiyonu feurbach'cılıktan kopma aşamasında olan., marks-engels'e verdiler..
komünist manifesto.; modernite zeminlerine bağlı bir kent aydını manifestosudur.. adına yazılan işçiler ise gelecekteki aydın iktidarının figüranlarıdır..

1800'lerin ilk yarısında., anarşistler dahil., ortaya çıkan marks ve muadili çizgiler.: devlet-iktidar noktasında ortak akla sahiptiler..
işçi sınıfı adına toplumsal iktidar noktasında da ortak akla sahiplerdi..

anarşistler-blanquistler, iktidarı alma zamanı ve biçimi noktasında., bu ortak akıl zeminlerinde ayrıştılar.. bu kesimler.; kentlerde işçi sınıfını ve toplumsal dinamikleri örgütleyip., devleti ele geçirmeye odaklandılar..
marks bu dönem yükseliş yaptı.. özellikle1848 yenilgilerinin sonrasında., kapitalizm çözümlemeleri ve işçi sınıfının ve burjuvazinin tarihsel rolleri noktasında ortaya attığı kapsamlı-derinlikli akademik tezlerle ilgi odağı oldu..

ama bu noktada bir tek marks yoktu.. tek yönlü tarih "yazıldığından" ve tek yönlü okunduğundan., başkaca marks'ların varlığı tarihin "çöp sepetinde" kaldı..
marksın bir özelliği daha vardı.. dönemin başat aktörleri radikaller(teröristler) ile reformistler(trade unioncular) yani., anarşistler-blanquistler ile karşıtları arasındaki çatışmada., marks., önceleri orta-yolculuk yaptı.. özellikle blanquistler marks taşıyıcıları oldular..

marks.; devlet-iktidar noktasında., zamanın henüz gelmediğini akademik dille teorize etti.. 1848 ve sonrası atakların yenilgileri sonrası bu teori tuttu..

toplumsal devrimin., kaçınılmaz ilk durağı pd'dir.. buna siyasal devrim dedi..
yani., işçi sınıfı var olan devletin üzerinde iktidar olacak tek sınıf adayıdır.. böylece toplumsal devrimin önü açılacaktır..bu iktidar olan sınıf.; ilk etapda mülkiyeti bireyden alacak devlete devredecek.. ortada tek bir sınıf kalacak.. sonra da., hem devleti hemde bu tek kalan sınıfı eritecek dedi..

AMA.. diye de ekledi..
işçi sınıfının iktidar olabilmesi için., nicel ve nitel olarak gelişmesi gerekir.. bu sağlayan şey ise üretici güçlerin gelişme ilerlemesidir.. bu olmadan işçi sınıfı gelişemez.. kentlerde işçi sınıfının nicel-nitel gelişimi sanayileşme ile olanaklıdır.. sanayi nicel-nitel olarak geliştikçe herkes işçileşecek.. ne işsizler(uçurum insanları), ne de köylüler kalacaktır.. yani.,şu aşamalarda., kapitalizm gelişimi demek üretici güçlerin gelişimi demektir.. haliyleişçi sınıfının toplumsal yapıda nicel-nitel gelişimi demektir..

kapitalizmin başat sınıfı burjuvazidir ve devrimci-ilerlemeci kesimi de işçi sınıfını geliştiren., sanayi burjuvazisidir.. zamanı gelmedikçe devlet üzerinde iktidar olanaksızdır..
artı., bu koşulların olgunlaşması sürcinde zaten işçi sınıfı bilinç olarak da yetjkinleşecektir.. komünistlerin görevi de işçi sınıfını bu aşamaya hazırlamak bilinçlenmeyi tamamlamaktır..
o tarihsel dönemlerde.; bunca yenilgilerden sonra bu tezlerin tavan yapmaması olanaksızdır..

böylece., silahlı mücadele(dönemin litaratürüne göre terör)., şu aşamada geçersizdir anlayışının temelinde yatan.; işçi sınıfının nicel-nitel gelişiminin henüz nesnel olarak tamamlanmadığı tespitidir..

toparlarsam..
silahlı mücadele.: devlet-iktidar hedefi için bir araçtır..

devlet üzerinde iktidar olmak(siyasi devrim espirisi) toplumsal devrim(komünizm) için geçilmesi zorunlu bir aşamadır..

bunun olması için.; önce nesnel koşulların oluşması gerekir ki., nesnel olarak işçi sınıfı kendisi için sınıf olma yetisini kazanabilsin..

yenilgiler sonrası bu hikaye tuttu.. hızla., radikaller enternasyonalden tasfiye edildi sonra sınıf içinden tasfiye edildi.. bu amaçla reformist denilenlerle(lasalleciler) ortak parti kuruldu..

19.yy. silahlı mücadele karşıtları ve tasfiyecileri.; sonrasının marksist-leninistleri olan "radikallerin" atalarıdır..
............ devam edecek............
 
#7

.... devamı....
bu hikaye.; yani., üretici güçlerin "haydi abbas sıra sende deme" deme zamanı tezleri., 20.yy.da tartışılmaya başlandı.. çünkü., hala anarşistler vardı.. ama artık kitlesel mücadeleyi örgütleyemeseler de., örgütsel silahlı mücadele(terör) eylemleri yapabiliyorlardı.. özellikle "doğu"(doğu avrupa-balkanlar ve rusya) kesiminde ve avrupanın geri kalmış kesimlerinde(ispanya-italya) hala etkili idiler..

savaşın çanları çaldıkça., devlet-iktidar noktasında., yarın erkine oturacakları "vatan"ı savunma adına "aslına dönme"ye başlayan., modernitenin sol versiyonları., ile bu gelişmeleri sorgulayanlar ayrışmaya başladı..
ama kimse marksı tartışmadı..
öleli daha 20-25 yıl olmuştu.. kimse., üretici güçlerin artık işçi sınıfına "haydi abbas sıra sende" dediğini marks'dan duymamış., yada., bu gelişme biçimi ve hızına göre., en fazla., 10-20-25 yıl sonra şu nedenlerle., "vakit geldi" diyebiliriz öngörüsünü de duymamışlardı..
haliyle de., devlet-iktidar üzerine bir silahlı mücadele de hala geçerli değildi.. anarşistler bu geçersiz işleri yapmaya devam ediyordu.. sınıfın "dışında"ydılar..

lenin.. olmayanı yarattı..
yarattı ama., gerekçeleri marksda adı konmadan var olan ve başkaları tarafından ayrıntılı analiz edilmiş tanımlanmış bir şeye dayandı.. emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması..
lenin.; kapitalizm evresini tamamladı demedi.. deseydi rusyada bu tespiti yapmadan devrime soyunmazdı..

lenin ve tezlerinin marks ile olan ayrıksı yanları nedir? bunun için ortaya konulan revizyoner-oportünizm nedir? konumuz dışı.. ama.,lenin., sömürgeler için ulusal kurtuluş mücadelelerini sosyalizm olarak sunmadı.. bu amaçla bir silahlı mücadele ve örgütlenme tezleri de sunmadı.. sunsa idi.. elleri ile yarattıkları 1920-tkp'sine bu misyonu verirlerdi..
yani., devlet-iktidar noktasında., bazı marksizm ve eki leninizm., rusya ile sınırlı bir istisnayı kabül etti.. ötesine geçmedi..

19..yy silahlı mücadele ve devlet-iktidar anlayışında., marksın reformizmini aşan lenin oldu.. 20.yy. silahlı mücadele ve devlet-iktidar anlayışında ise lenin'i aşan mao oldu..
mao'ya., yani., çin devrimine kadar., m-l'ler.; stalin dahil.. silahlı mücadeleyi., devlet-iktidar olgusunu., anti-sömürgecilik temelinde., burjuva devrimi olarak olası gördüler..

işte bu tarihlerden itibaren., silahlı mücadele yine devlet-iktidar hedefli ama koşullar olarak tartışılmaya başlandı.. yani., 1800'lere dönülmüştü.. tek farkla., artık., üretici güçler "haydi abbas sıra sende" demişti..

avrupa bunu dinlemedi.. doğu denilen ezilen toplumlar bunu dinledi.. ama., marksın kapı gibi tezi önlerinde duruyordu..

iktidarı alacak olan sınıf., işçi sınıfıdır.. bu sınıf yoksa., "abbas"ın daha sırası gelmedi demektir.. haliyle ortada bir başka ilerici-devrimci sınıf var demektir.. buna kılıf bulundu.. milli burjuvazi.. bu sınıfla birlikte önce bağımsızlık milli demokratik devrim.. sonra pd süreci.. bunu öneren mao diye bilinir ama aslında komüntern zorlamasıdır.. burjuva devrimi olabilir demiştir.. mao da buna uygun tez geliştirmiştir..
ama.... ikinci aşamaya geçiş kanlı mı? olacak kansız mı?(erbakan)
bunu yaşam göze sokmuştur.. mdd tezi sahibi mao bile burjuvazinin millisini aramayı bırakmış., köylülerle birlikte., işçi sınıfını "bilincinde temsil ederek.., iktidara uzun bir yürüyüş yapmıştır..

çin deneyimini gören ardılları milli burjuva arayışını bırakmış., devrimci küçük burjuvaya razı olmuştur..

buraya kadar anlattıklarımda., silahlı mücadele devlet üzerinde iktidar amaçlı bir araçtır.. zaman-koşul ve biçim üzerinde farklı önermeler olmuştur.. hedef.; devlet üzerinde iktidar olmak., yada yoksa bir devlet yaratmak mücadelesidir..


türkiye solu bu noktada., klasik tkp çzigisinden silahlı mücadele anlamında ayrışma yaşamıştır.. diğer zeminlerde aynıdır..

artık., ne marksın temel tezleri ne de ülkedeki kapitalizm konumu bu anlamda işçisınıfının nicel-nitel konumu örgütlenmişlik halleri vs. önemlidir..
bunlara bir kılıf bulunmuştur..

anti-emperyalist!! bağımsızlık mücadelesi üzerinden sosyalizm..


... devam edecek..








 
#8
ulusal kurtuluş ve devlet-iktidar

marksizm olarak tanımlanan daha doğrusu tek alameti-farika olan marksist-komünizm.; silahlı mücadele anlayışına gardlı bir ideolojidir.. bu duruşunu., marsist-komünizm çizgisine sahip lenin revize etmiştir.. öncelikle., üretici güçler tezini revize etmiş., yine., sınıf mücadelesinin varacağı zorunlu evre pd tezini revize etmiştir..
bu revizyonu da marksizme leninizmi ekleyerek meşrulaştırmışlardır..

marksizmden bu ilk farklılaşma yada "aşma"., mao ile devam ederken., nicel-nitel işçi sınıfına bağlı siyasal ve toplumsal devrim tezi revize edilmiştir.. ikinci revizyon.; lenin revizyon zeminleri basamak yapılarak olagelmiştir.. zaten.,tüm teorik aılımlarda., ikinciler., revizyonlarında özellikle lenin zeminlerine dayanırlar.. lenin üzerinden marks ileilişkilenirler..

marks.; en azından.,işçi sınıfına bağlı bir toplumsal devrim stratejisi çizmişti.. yine.,en azından., devlet-iktidar olgusunu geçici bir aşama olarak ele alıyordu..

ve en önemlisi.; marks tezlerinde ulus ve ulus-devlet tanımı., bir etnisiteye dayalı değildi.. var olan sistemsel coğrafi-siyasi sınırlarla ilişkindi.. değişimlere aldırmazdı.. yani., vatan bütünlüğügibi anlyışı yoktu.."bölünme"-ayrılma olaylarına da., eğer burjuva devrimi karakteri taşıyacak ise olumlu bakardı..çünkü bu gelişmeleri feodalist işleyişin tasfiyesi olarak görüyordu.. sosyalizm süreci değil..
bu anlamda., hindistanın ingltereden kopmasını beklemediği gibi olumlamıyordu da.. ama geri emperyal ülkelerden olacak ve burjuva gelişimin önünü açacak kopmaları da destekliyordu..
istisnai olarak irlanda"yı desteklerken.,aslında bu çizgisi temelinde de bakıyorken., ingiliz işçi sınıfına olan olumsuz etkisini de düşünüyordu..

lenin.; bu noktalarda marksdan çok farklı değildi.. sadece pragmatist-oportünist bir çizgi işletti.. polonya noktasında., marksist olurken., orta asya halkları ve kafkaslar noktasında roza gibi kaba marksist(sadece işçi sınıfını baz almakla sınırlı duruş) oldu..

sonrasında., ortaya çıkan gelişmelere bakarsak., silahlı mücadelenin., halen., marksist ve leninistlerin temel mücadele çizgisi olmadığı görülür.. 1930-40lara kadar.,bu çizgiyi işleten hareketler., ya marksizm dışı yada., yerel ulusal "eşkiyalar"(anti-sömürgeciler) idi..
mao sonrası bu silahlı mücadele hareketleri "marksist-leninist" olarak tarih sahnesine çıktı..

bu aşamadaki en büyük revizyon marksın en temel tezleri üzerinde netleşti..

1-işçi sınıfının nicel-nitel gelişmişlik zorunluluğu., dolayısı ile kapitalizmin gelişmişliği zorunluluğu

ilk revizyon.; bunun olmadığı ülkelerde olası olan burjuva devrimleridir.. yerine., işçi-köylü ittifakı ile demokratik devrim ve burjuva devrimini burjuvasız tamamlayarak., sonrasında pd sürecine geçme..
bu anlayışın prototipi rusya., bir küresel savaş süreci içinde devlet-iktidar olma başarısını gösterirken., marksizmin hiçbir öngörüsünü ispatlamamış., aksine tersini ispatlamıştır..

mao ile simgelenebilecek ikinci revizyon.; işçi sınıfının olmadığı., kapitalist işleyişinin de hiç olmadığı ülkeleri sömürge ülkeleri olarak tanımlamlayı yine küresel savaş ile olan işgale bağlamıştır.. daha öncesinde de sömürge olan çin., açık işgal altında değil iken., çin kp'si leninist çizgide birdevrim süreci anlayışında idi.. bu koşullara göre., olası olan.; milli burjuva ile ittifak halinde demokratik devrimdi..
mao bunu savunduğu halde işletemeyip., köylülüğe dayanarak ve savaş ortamından da faydalanarak., köylülüküzerinden işçi sınıfı adna devrim yaptı..
son revizyonda bu idi.. işçi sınıfının nicel-nitel varlığı şart değil., ideolojik taşıyıcısı bir parti/örgüt yeterlidir..

marksın temel tezi olan üretici güçlerin gelişimi içindeki burjuva misyonunu rusyada işçi sınıfı devir aldı.. çinde parti/örgüt..

bilindiği gibi. bu anlayışlar..gerekeni yaptılar..yani üretici güçlerin önünü açtılar.. ama., teze göre tarih de gerekeni yaptı.. vardıkları evre kapitalizm oldu..

2-devlet-iktidar noktasında., proleterya diktası zorunluluğu
ve ulus olarak sisteme yerleşmesi (ama burjuva anlamda değil)
bu noktada da., ilk revizyon lenin tarafından yapıldı.. pd önüne bir ara aşama konuldu.. işçi-köylü iktidarı olarak., demokratik devrim..
mao-çin bunu sadece köylülüğe dayalı devrim ile işçi sınıfı ideolojisini taşıyan parti iktidarı.. olarak somutlaştırdı.. rusyadaki de farklı olmamıştı..

bu tarihten sonra., işçi sınıfının örgütlü ifadesi parti ile tanımlandı..

lenin.; ulusal anlamdaki iktidarı devlet-vatan olarak tanımlarken., devrimi de bu vatan sınırlarına hapsetti.. rusya gibi çok uluslu sistemlerde vatan tanımı ulusal olarak ortaya atılamazdı.. bu anlamda., sovyet ulusu kavramı yaratıldı bu marks çizgisine de uygundu.. ama., mao çizgisinde bu yoktu bunu etnisite olarak tanımladı..

bu yeni etnik-ulusal kurtuluş anlayışının devlet-iktidar olgusunun içeriğini marksist olarak doldurabilmek için.; anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri teorileri yaratıldı..

..............devam edecek..............



 
#9
ulusal kurtuluş ve devlet-iktidar-2

bu yeni etnik-ulusal kurtuluş anlayışının devlet-iktidar olgusunun içeriğini marksist olarak doldurabilmek için.; anti-emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri teorileri yaratıldı..

çin sürecine kadar., ulusal kurtuluş mücadeleleri., anti-sömürgecilik olarak tanımlanır ve içeriğinde işçisınıfı devrimi sosyalist devrim aranmazdı.. zaten olası da değildi.. olacak ise., olan., burjuva devrimi olabilirdi.. bu da.,üretici güçler tezine aykırı değildi..

anti-sömürgecilik tanımı., lenin sonrasında., anti-emperyalizm olarak ek aldı.. çünkü.; ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucu oluşacak devlet-iktidar noktasında., anti-sömürgecilik temelli aranmayan sınıfsal nitelik arandığı için., sınıfsal anlam içeren anti-emperyalizm eklendi.. anti-emperyalizm.; kapitalist olmamayı içerir.. ama bu da sulandırıldı..

anti-sömürgecilik.; bir ulusun yada "vatan"ın kurtuluşu ile tanımlanır.. sınıfsal iktidarı ile değil.. yani., "kurtulan" ulus ile vatan aynıdır.. aslında ulus da değil., vatan'dır..

sömürgecilik.; bir toplumun üzerine çökmüş olan işgalci sermaye mülkiyeti tanımıdır.. toprağın mülkiyeti değil.. çünkü.,toplumu mülkiyetine geçremedikten sonra toprak benim demenin anlamı yoktur.. ispanyol fetihçilerine karşı toplu intihar eylemi yapan yerli halk bunu ifade ediyordu.. üzerinde ben olmayacağım.. bakalım bu toprak ile ne yapacaksın.. ne yapabildi.. afrikadan köle ve anakaradan(avrupa) göç(kolonyalist) getirdi.. bu gelenlere sömürgeci denilemez.. denilemedide bu yüzden toprak baz alındı.. haliylede., anti-sömürgecilik toprak ile tanımlandı.. üzerindeki canlılar(insan) topluluğu yok edilmiş., bu sömürgecilik olarak teferruat oldu.. bu yüzden ermeni halkının katliamının özü sömürgeciliktir denilemiyor.., bu yüzden kürdistana smürge denilemiyor..

aynı topraklarda yaşayan asurluların diğer toplumlar üzerine çöküp., mülkiyetine alması yada maya'ların., diğer toplulukları mülkiyeti altına alması gibi.. sömürgeciliğin., aslında toplumlar üzerinde işletildiği es geçildi..
özellikle.,çin ve vietnam süreçleri bu vatan-devlet olgusunu öne çıkarttı., toplumları geriye itti..
ho amca., çin hindi komünist partisi yapılaşmasından., vietnam kp'sine daraldı.. yani "vatancı" oldu..

20. yy. sosyalizmi ulusal devletçi-vatancı çizgide giderek netleşti..

.........devam edecek.......................

 
#10
emperyalist "devlet"

anti-sömürgecilik.; bir ulusun yada "vatan"ın kurtuluşu ile tanımlanır.. sınıfsal iktidarı ile değil.. yani., "kurtulan" ulus ile vatan aynıdır.. aslında ulus da değil., vatan'dır..
mavi bölüm doğrudur.. ikincisi ise., müthiş bir yanılgıdır., ve bir o kadar da kapitalist modernitenin sokma aklıdır..

aslında., anti-sömürgecilik ile anti-kapitalist olmanın karıştırılmasından doğmuştur..

sömürgelerde komünistlerin ulusal kurtuluş hareketlerine ilgi duyması ve bir çok alanda bizzat önderlik yapması., klasik ve "eklenmiş" teoride revizyonu zorunlu kılmıştır..

klasik teoriye göre., anti-sömürgeciliğin zemini., burjuva devrimidir.. yani ulusal/yerel burjuvanın., kendine bir devlet-vatan yaratma işlevidir.. "eklenmiş" teoride ise., burjuvazi ilerici barutunu yitirdiğinden bu işlevi işçi-köylü sınıf iktidarı tamamlar.. işçi-köylü ittifakını da bir ulus ile tanımlarlar ve böylece ulusal devrim sınıfsal karakter kazanmış olur.. bunun adını da anti-emperyalizm olarak koymuşlardır..

komünistlerin ve sınıfın bir etnik tanımı olamayacağından dolayı., ulus., vatan ile tanımlanır.. viet-nam ulusu aslen çin ulusu ile akrabadır.. hollanda ulusunun aynı şekilde ingiliz anglsakson ulusu ile akraba olması gibi.. avrupada etnisite alttadır.. vatan üstde..
t.c. de böyledir.. önce vatan., sonra ulus.. ve hatta sınıf..

ağızlar alışmıştır.. türk işçi sınıfı.. oysa t.c. içinde kayıtlı işçilerin kaçı gerçek türk.. 1930larda reci(tütün) işçileri silme muhacirdi.. yine türk burjuvazisi içinde bir tek gerçek türk yoktur.. burada t.c.-vatan ile sınıf aynı içerik taşır.. etnisite değil.. bir tek.,gayrı-müslümlerde ve kürtlerde etnisite içerik taşır..

kısaca., 20.yy. ulusal kurtuluş., anti-sömürgecilik teorileri.; anti-emperyalizm tanımı ile devlet-vatan olarak içerik almış., içine etnisite ve sınıf sokuşturulmuştur..
bu virüs ile birlikte., milliyetçilik-şövenizm başat zehir olarak teoriyi kemirmiştir.. işin garabet yanı., ezilen ulus milliyetçiliği., "kötü" damgası yerken., "anti-emperyalist" ulusculuk., devlet-vatan "kurtuluşu" tanımları ile., "iyi" olarak komünist litaratürde yer almıştır..

silahlı mücadelenin bu "teori"lerle bağlantısı da bu vatan-devlet ile bağlantılıdır.. ve tarihsel köklere sahiptir..

var olunan toprakları.; üzerinde yaşayan toplumlara göre tanımlamayanlar., devlet ile tanımlamışlar., devleti de "vatan-ülke" olarak sahiplenmişlerdir.. devletin olmadığı "topraklara"., ne vatan.,ne de ülke denilebilinir.. toprakların bir vatan-ülke sınırı yoktur.. üzerinde yaşayan topluluklara göre sınır oluşur ve sürekli değişkendir.. ama topluluklar dışında bir mülkiyetsel coğrafi sınır çizilip., buna bir de siyasi bir tanım., devlet eklendiğinde vatan ortaya çıkar..

bir vatan-ülke için sömürge tanımı yapıldığında., onun bir de işgalcisi olması gerekir.. emperyalizm kavramının sömürgeci kavramı yerine geçmesi de teorideki revizyonların vardığı garabet bir sonuçtur..
bu revizyonun bir sonucu da., emperyalizmi devlet ile tanımlamaktır..

örneğin.; enerji tekelleri bir ülke-vatana el koyduğunda., bunu bir devlet üzerinden de yapabilir.. yada bizzat var olan devletin içine nüfuz ederek de yapabilir.. petrol ofisi "milli"dir ama küresel enerji tekellerine bağlıdır.. ne abd'ye ne ingiltereye.. uluslararası tekellere bağlıdır.. emperyalizm budur.. abd emperyalizmi ingiliz emperyalizmi diye birşey olmaz.. bugün., ırak and emperyalizmi tarafından işgal edildi diyorsanız.. oradaki ingiliz-hollanda-fransız ve hatta türk şirketlerine ne diyeceksiniz.. 1950-60 yıllarında.,türkiyedeki en etkin firmalar., alman-fransız iken., emperyalist işgalci devlet tanımı en az olan abd üzerinden tarif görüyordu..

her olguda karşımıza devlet çıkmaktadır.. teoriyi devlet ile olan bağlar bozmakta revize etmektedir..

silahlı mücadele de böyledir.. silahlı mücadele gerekliliği ve biçimleri., var toplumların kurtuluşu temelli değil., var olan devlet üzerinden teorize edilmiştir..

osmanlının bakiyesi t.c. bile osmanlı devleti-vatanı üzerinden değil., ankara iktidarı üzerinden analiz edilmiştir.. 1920 yılına kadar., vatan-devlet., tartışmasız istanbul ve osmanlı devleti-vatanı idi.. 1920'den sonra bu daraltıllarak lozan ile ankara merkezli bir t.c. vatanı ile sonlandı..
osmanlıdan bakiye t.c.'ye daralıp., giden sürece de ulusal milli kurtuluş denildi..
ortaya., parçalanmış toplumlardan oluşan bir devlet-vatan çıktı.. komünistler!! bu bakiye devlet-vatanı meşru sayıp., ikinci bir kurtuluş savaşı teorize ettiler.. silahlı mücadele gerekliliği de., bu bakiye vatan-devletin bir sömürge olması ile bağlantılandı.. parçalanmış toplumlar dikkate alınmadı..


sonuç.: silahlı mücadele bu vatan-devlet kurtuluşu üzerine mi? yoksa parçalanmış toplumlar üzerine mi? işletilmelidir..
sorusu ile .... devam edecek...
 
#11
silahlı mücadele bu vatan-devlet kurtuluşu üzerine mi? yoksa parçalanmış toplumlar üzerine mi? işletilmelidir..

bu sorunun bir ikilem olmadığını da belirteyim.. bazen bir toplumun kurtuluşu bir vatan kurtuluşu ara durağından da geçebilir.. önemli olan., neyin temel alındığıdır.. yine bir vatan'ın kurtuluşu bir toplum için kurtuluş "sayılır"ken., aynı vatan içindeki başka toplumlarda tersi sonuçlar yaratabilir.. örneğin., 1923 t.c. vatanı ile resmedilen bir kurtuluş., anadolu rumları için bir felaket olabildi..

500-600 yıllık bir müslüman ve "türk" toplumsal tanım adı altında., hıristiyan olarak 1800.., etnisite olarak da 3 bin yıllık bir toplum., yaşadığı topraklardan sökülüp atıldı.. burada kıstas ne idi?? ..

kıstas.; ne toplum., ne üzerinde yaşanmışlığı olan topraklar kıstas alındı.. tek bir kıstas vardı.. müslüman bir devlet..

t.c. "arıtılma"sında., etnisite de kıstas alınmadı.. kalanların tümü türk değildi.. gelenlerin çoğu da türk değildi.. müslümandı..

kapitalist modernite sokma aklı ile komünist teoriler yazıldı ve hala bunların üzerinde tepiniliyor..

kısaca.; kapitalist modernite komünistleri., devlet üzerinden kurtuluş reçeteleri yazmaktadırlar.. toplumsal devrim onlar için ilerde ilgilenecekleri bir teferruattır.. hatta gereksiz bir zemindir..

rusya böyle olmuştur., çin böyle., arnavutluk böyle., yugoslavya biraz farklıdır., etnisite ağırlığı vardır.. küba., etnisite içermez devlet içerir ama toplumsal dönüşüm yanı da vardır..

bu durum.. teorideki karmaşanın yansımasıdır.. ama günümüzde., bu teori "netleşmiş"tir..
toprak vatan olmuş vatan ise zaten devlettir.. toplum-lar ise içindeki nesnelerdir..
devletin gelecekteki sahibi işçi sınıfı olacağından., işçi sınıfınında bir etnisite-toplumsal yapı içeriği olmadığından.,

kurtuluş.; işçisınıfı adına ifade edilir ve bu anlamda da sınıfın iktidar aracı devlet kurtuluşu.; hem vatanı hem de toplumu ifade eder..

komünistlerin devleti kurtarmak gibi garabet bir işi olamayacağından dolayı.; burada., devleti kurtarmaktan değil., vatanı kurtarmaktan bahsedilir.. vatan ise.; toplumu ifade eder..

işte zurna burada zırt demektedir..

bu vatan tarifi., kürtler için ne ifade eder.; kürtler hakkarşi deseler de onlar bunu., botan olarak bilir ve sınırları., resmi t.c. sınırları ile açıklanamaz.. zaten hakkarinin merkez ili olması da siyasidir.. şimdi de değiştirilmeye çalışılıyor..

ya ermeniler., rumlar., süryaniler vs. ya dersimliler.. tunç-eli vilayet kanunundan sonra sınırları değişti.. tanım da değişti..
sorsan., "keskinlerimiz"., dersim adına sahip çıkıyor ama bu resmi tunç bir elin ilan ettiği sınırlarını çizdiği dersimli tanımına sahip çıkıyor..

tıpkı.. ingilizlerin lozan ile çizdiğit.c. vatan tarifi ve sınırlarına sahip çıktıkları gibi..

bu sakat anlayışlar sorgulanmadı.. bu kokuşmuş kapitalist modernite sokma aklına çeşitli baharatlar katıldı hala yedirilmeye çalışılıyor..

bu vatan bizim abd defol...; vatan abd emperyalizmi gizli işgalindedir bu yüzden., önce., bu vatan., yani devlet kurtarılmalıdır.. sonra teferruatlarla ilgileneceğiz..

biz işçi sınıfı iktidarını(pd) savunuyoruz..; bu yüzden bu sınıfın iktidar olacağı bir devlet gereklidir.. var olanı bu anlamda sahipleniriz.. işçi sınıfını geliştiren her işine onay veririz..

etnik/sosyal mücadele sınıf birliğini bozar..; kürtler., benim sağ kolum sol bacağım., t.c. sınırları dışında kaldı.. yanibir parçam bu vatan sınırları dışında..ben yarımkurtuluş mu? yaşayacağım.. dediğinde buna yanıt., etnik siyaset bölücülük gericilik denilmektedir..

artvin'deki laz ve gürcüler de aynı sorunu yaşamaktadır.. trakyadaki türkler ve pomaklarda.. ama onlar "ikna" edildiğinden "sorun" yaratan kürtlerdir..kürtler., bu vatana ve kurtuluşuna sorun olmaktadırlar..

bu teorilerin varacağı yerler burası idi ve vardı da..

kapitalist modernite komünistleri.:
* 1800'lerde silahlı mücadeleye karşı idiler.. gerekçeleri.; üretici güçlere göre kapitalizm ve burjuva ilerlemecidir..
* 1900'lerde., kapitalizmi ve sınıfını artık ilerlemeci görmeyenleri ayrıştı... silahlı mücadeleyi savunmaya başladılar.,ama., bu seferde devlete-vatana sahip çıkmaya başladılar.. ilerlemeyi burjuva yerine devlet ile biz yapabiliriz dediler.. bu seferde., devletin ilerlemesi karşısında olan her kesime gerici dediler..
* 1900'lerin sonrarına gelindiğşinde bu ikinci "ilerleme" tezleri de reel yaşam içinde çöktü.. ilerleme doğru idi ama vardığı yer kapitalizm oldu..
şimdi.; reel sosyalizm yani kapitalist modernite komünistleri kapitalizme hizmet etti denildiğinde kızılıyor ama bunu yaşam ispatladı..
* 1900'lerin sonlarında ortaya çıkan bu gerçeklikleri analiz eden bazı kapitalist modernite komünistleri paradıgmasal değişime girdi..
ve 21. yy. komünizm anlayışları ortaya çıkmaya başladı..

burada ilginç bir tersine paralel gelişim yaşandı..
hala kapitalist modernite komünizm anlayışında ısrar edenlerin radikalleri., silahlı mücadele noktasında gerilerken., kapitalist modernite komünist anlayşını sorgulayıp.,aşanlar ise silahlı mücadele çizgisinde gelişme kaydetti..

bu gerçekliğe kimse itiraz edemez.. tersine düşüşe kendilerinde gerekçe "yazabilirler" ve diğerlerinin yükselişini de birsürügerekçeye bağlayabilirler.. ama sonuç bir gerçekliktir..

örneğin. t.c. ve bölge temelinde.;
1990 sonrasında., yükselen pkk silahlı mücadelesi karşısında ts silahlı mücadelesi geriye düşmüştür.. elbette sadece pkk silahlı mücadele ivmesi yüksekliği söz konusu değildir.. etnik ve sosyal(özellikle dinsel) tanımlarla hareket eden tüm kesimlerde bir yükseliş yaşanmıştır..

işin ilginç yanı.,ulusal kurtuluş(aslında vatan kurtuluşu) tanımı ile hareket eden kapitalist modernite komünist anlayışına sahip tüm latin amerika silahlı mücadeleleri de düşüş kaydetmişken., etnik temelli sayılan zapatistalar yükseliş kaydetmiştir..

.... sonraki bölümde bu son yazdığım bölümleri aşağıdaki tanımlamaya göre açımlayacağım...............................

etnisiteye dayalı bir mücadele işleyişi olumsuzluktur.. vatan-devlete dayalı olandan farklı değildir ama farkı bulabilen bunu toplumsal özgürleşmeye evirebilir..












 
#12
1920 ve sonrası

kapitalist modernite komünizmi 1917 rus halk devriminden sonra., ikiye ayrıldı.. marksistler ve marksist-leninistler..

marksistler.: avrupa marksist komünistleri olarak bilinen bu kesim., 1913-20 ara sürecinde., avrupada., ayaklanmacılar ve var olan kapitalist devletin restorasyoncuları olarak ayrıştılar.. 1920lerde ayaklanmacılar., restorasyoncuların katkılarıyla sistem tarafından., ya yenildiler yada tasfiye edildiler.. bu tarihten itibaren., kalanlar leninizme katıldılar..
marksist olarak kalanlar.,marksın ana tezlerine sadık kalmakla birlikte., kapitalizmin gelişme sürecinin daha devam ettiğini bu anlamda küreselleşme tamamlandığında sürecin tamamlanacağını öne sürerek., toplumsal örgütlenmeyi öne aldılar.. ve sürecin tedricen zaten kaçınılmaz aşamaya geleceği düşüncesiyle de., o aşamaya gelene kadar bu toplumsal örgütlenmenin yeterli mücadele biçimi olacağını öne sürdüler..
marks ve engelsin bu anlamda net öngörüsel açıklamalarının olmayışı da avantaj sağladı..

ama tarihi sarsan bir olay yaşanmıştı.. kapitalist modernite komünistlerinin çizgilerine göre olmayacak birşey olmuş., geri rusyada komünistler iktidar olmuştu.. ve 1917 yılında rusya başkentinde vuku bulan bu iktidara kimse kalıcı olacak diyemiyordu..

iç savaş sürecinde bu kalıcılık netleşti ve ingiliz-sscb "ticaret" anlaşması ile resmileşti.. bu arada., avrupadaki tüm devrimci dalgalar sönmüş., restorsasyoncular burjuva ittifaklarla iktidar olmuştu..

1920 sonrasında., radikal komünizm avrupada aydınlar çevresinde kalırken., doğuda., yeni bir akım olarak gelişmeye başladı..

marksist-leninistler.: rusya temelli bu akım., rus halk devrimini anavatan sayıp., avrupadaki yandaşlarının da., iktidar olma(ayaklanma-silahlı mücadele) dışında., bu anavatanın savunma kolu olması ile yetindiler.. entellektüel ve kitlesel yapılaşmaların tümü bu çizgide konuşlandı..
çünkü.; 1920 sonrası avrupada yükselen ulusalcı-devletçi akımlar yeni bir küresel savaşın suyunu ısıtıyorlardı.. 1. savaş bitmemiş bir savaş ve yapılan barışlar da., barış olmayan barıştı..
ikinci savaş nedeni de ortaya çıkan sscb varlığının bu arada yok edilmesi idi..

1920 küresel konsepti.; özellikle orta-doğu enerji havzasında yaratılan "düzen" noktasında ortak bir memnuniyete sahip değildi.. yine yaratılan düzen.; dengesizliklerin üzerinde bir kararsız denge olarak yaratılmıştı.. bu tür., kararsız denge sistemleri., sürekli sorun biriktirir..
aynı durum-lar.; afrikada.,çin-hindi ve amerika kıtasında da sorunlar biriktiriyordu..

ilk "istim salma" avrupa merkezli., metropol devletler arasında başladı.. almanya merkezli başlayan "değişimciler" atağı., 1920 konseptine avrupa düzeni olarak karşı çıktı.. buna., doğudan japonya katıldı..
kısaca., 20 yıl sonra., insanlık., yeni bir boğazlaşma sürecine girdi..

bu arada., sömürge yada., o zamanki söylem ile manda ülkeler de kaynamaktaydı ama komünistler her yerde bu işlerin başında değildi.. ağırlıklı milliyetçi akımlar başattı.. yine de çin ve vietnamda., komünistler içinden bu milliyetçi hareketlere yönelip., etkin olmaya başlayanlar çıkmıştı.. aslında bu yeni bir çizgisel gelişmeydi.. ama marksist-leninist zeminde idiler..
bunlara ikinci akım/nesil m-l'ler denilebilinir..


2. savaş ile devam edecek........................

 
#13
devamı



1940-50 arasında yaşanan savaş ve sonrasına bakıldığında., küresel kapitalist sistem varlığında köklü değişimler zorunlu hale gelmişti..

sscb savaş içinde çok sarsılmış ama yıkılmamış., üstelik., tüm balkanlara ve doğu avrupaya egemen olmuş., hatta berlin'de bir üs sahibi olmuştu..


arnavutluk ve yugoslavya savaşın da avantajı ile milliyetçi/ulusalcı akımları aşarak başat önder güç olmakla kalmamış iktidarı almıştı..

yunanistan'da komünistler aynı konumda ve atina kapılarına dayanmışken., sscb tarafından durduruldu.. bunların dışındaki balkan ve doğu avrupa ülkeleri komünistleri ise.; kızıl ordu sayesinde önce iktidar ortağı oldular sonra tek başlarına iktidar oldular..

sonra bunlar için halk savaşı ile ulusal kurtuluş teorileri yazıldı.. oysa., tümünün silahlı mücadeleleri(halk savaşı) savaşın içerisinde başlayan alman-italyan işgaline karşı idi.. yani çin ile benzerlikleri vardı..

bu., teorideki "tarih" revizyonu yüzünden., tüm ulusal mücadelelere




anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri tarifi "yazıldı" ..

iktidara işçi sınıfı adına gelen komünistler anlamında., bu ulusal kurtuluş süreçlerine anti-kapitalist demek., elbette doğrudur ama bunun yerine anti-emperyalist demek., olanı ve teoriyi revize etmektir..
öncelikle ulusal kurtuluşun aslında bir devlet-vatan kurtuluşu olduğunu görmek gerekir.. yani., bir etnisite/halk temelinde değil.,birvatan temelinde kurtuluş söz konusudur..

arnavutluk olarak., bu., bir yere kadar söylenebilir., ama yunanistan için söylenemez.. yugoslavya içinde., bulgaristan., polonya ve macaristan içinde., söylenemez..

arnavutluk sınırları dışında kalan arnavudlar vardı.. sonrasına kosava sorunu olarak çıktı..

yugoslavya adı üstünde., slavları tanımlasa da., içindeki makedon ve arnavudları tanımlamıyordu..
bulgaristan da içindeki müslümanları ve türkleri tanımlamıyordu..
yunanistan ise zaten ulusal kurtuluşun zafer sonucunu., burjuvaziye teslim etmişti.. ama içindeki türkleri-mekedonları yok sayarak..

1920 konsepti sınırlarındaki kısmi değişimlerle ortaya yine ulus-devletler çıkmıştı.. tanımları sosyalist idi ama toplumsal-sosyal-coğrafi yapısal olarak eski sistemdi..

aynı şekilde., orta-doğuda da bir dizi devletler ortaya çıktı.. bunlarda., zamanın manda devletlerinden üretilmiş ulus-devletlerdi.. o aşamaya kadar içlerinde., anti-sömürgeci ulusal isyanlar olmadı değil.. ama ortaya çıkan yine etnik/ulusal/halksal kurtuluş değil., var olan küresel mandalardan devlet yapma idi..

bu noktada., sonrasında ortaya çıkan., vietnam., cezayir., küba gibi ulusal kurtuluşlar., gerçekten ulusal kurtuluş süreçleridir.. kimisi anti-sömürgeci., kimisi., anti-sömürgeci ama anti-kapitalist idi..
hepsi toptan ulusal kurtuluş hanesine., anti-emperyalizm olarak toptan yazılıverdi.. ve her bir ulus-devlet., sosyalist olsun olmasın meşrulaştırıldı..

1950-60 sonrası.; artık., litaratüre yeni bir m-l çizgisi dahil oldu.. buna bazıları maoizm'mi haklı olarak ekledi..

anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelesi stratejisi ve teorileri..

anti-emperyalizm diye birşey olamaz.. emperyalizm karşıtı olmak demek., kapitalizmin küresel egemenlik işleyişi dışına çıkmak demektir.. bunu sscb bile başaramadı.. comegon gibi biryapıkurdu ama bunu da küresel kapitalizm(emperyalizm) ile ilişkilenme aracı olarak işletti..

herşeyden önce.; var olan devlet-vatan içinde anti-kapitalist olmadan bir kurtuluş tarifi olamaz.. olan sömürgecilikten kurtulmadır.. ama bu küresel kapitalizmden kurtulma anlamına da gelemez.. bu anlamda tümüne., üstelik ulusal(vatan-devlet) baz da bile., anti-kapitalist olmayan bir kurtuluşa!! anti-emperyalizm demek ahmaklıktır.. komünizmi kapitalist modernite içine hapsetmektir..

ulusal(vatan-devlet) bazın da olanları bile anti-emperyalist olarak tanımlamak ciddi iştir.. küresel kapitalizm işleyişinden koparak bu olasıdır.. hedefine eksik kalmış burjuva devrim işleyişini., ve üretici güçlerin eksik kalmışsanayileşmesini yani kapitalizmin tamamlanmasını koyan bir sosyalist işleyişin varacağı yeri yaşam ispatlamıştır..

marks bunu söylemiştir.. hindistanı anlatırken., sömürgeciliğin modernite olanını övmek amaçlı dememiştir.. kapitalizmin üreticigüçlerin gelişme syrine göre kaçınılmaz buralarda da tarihi ilerletecektir.. acı ile sömürüile yapacak ama kaçınılmaz yapacaktır demiştir..dediği de olmuştur.. hindistan ulusal kurtuluş savaşı vermeden kapitalistleşmiştir.. şimdi hindistan üzerinden başat güç teorileri "yazılıyor"..

sscb de aynı sonu yaşamıştır.. çin burada bu teorilerin yaşama kattığı bir ironidir.. halen kp iktidarddır ama işleyişi tamamen kapitalisttir.. devlet kapitalizminden sosyalist kisve ile kapitalizme geçmektedir..

1990.; tıpkı., 1917 gibi tarihi sarsan sscb çöküşünün miladı'dır.. aslında bu milad çok önce çanlarını çalmaya başlamıştır..
bu tarihlerle birlikte., komünist yazında sorgulamalar başlamıştır..

elbette her sorgulama daha doğruya yönelim olmadığı gibi., bu çöküşün meşrulaştırılması şeklinde de işletilmiştir.. hatta., 1917'nin bile gerisine düşen bir mücadele perspektifi ile kapitalizme teslim olma halleridir de..
avrupada., kapitalist küreselleşmeye libaralizm olarak eklemlenme şeklinde olagelirken., doğu yarım kürede devletçi-ulusalcılık ile 1800'leriyeniden yaşama hayalleri temelinde., kapitalizm içinde kalmaya evrilmiştir..

"yeniden"., ulusal kurtuluş ulusal vatan-devlet bağımsızlığı teorileri ısıtılmış., bunun adına da anti-emperyalizm denilmeye devam edilmiştir.. tarihde aynı suda iki defa yıkanamazsın.. ulus-devletler ve devletli sosyalizm., deneyim sonuçları alındı..
sorgulanması gereken budur..
1- devlet-iktidar
2-etnisiteye dayalı ama bunu toplumsal kurtuluş-dönüşüm temelli değil., devlet-vatan temelli ele almak..

kısaca.;
etnisiteye dayalı bir mücadele işleyişi olumsuzluktur.. vatan-devlete dayalı olandan farklı değildir ama farkı bulabilen bunu toplumsal özgürleşmeye evirebilir..

... bu anlamda bu sorgulamaları yaşayan ve u temelde bir paradıgmasal değişime giren ama bu sürecini de silahlı mücadele ile işleten somut bir halk özgürlük hareketi ile yazıma devam edeceğim..























 
#14
kürt toplumunda silahlı mücadele-

GENEL BİR DEĞERLENDİRME
konuyu işlerken.,özellikle., belirli bir tarih kesitindeki örgütlü kürt silahlı mücadelesi ve hareketleri üzerinden devam edeceğim..

20.yy. silahlı mücadele anlayışları ve biçimleri., anti-sömürgecilik üzerinden işliyordu.. komünistlerin bu süreçlere katılımı., 1920-30 sonrasına denk düşer ve asıl olarak., 2. savaş sonrasında başat hale gelmiştir..

latin amerikada., daha öncesinde var olan ve coudillo(kurtarıcı) denilen., ispanyol kökenli ama sömürgelerin "yerli" halkı olmuş yerel egemenlere ve tabanı olan mestizo(ispanyol-yerli karışımı melez)kesimlerin önderliğinde anti-sömürgecilik bazlı bir ulus-devlet olma süreçlerine konünistler de katılmış hatta başat olmaya başlamıştı..
orta-doğuda da süreç benzer şekilde gelişti.. afrikada da..

ortaya çıkan bu komünist ulusal kurtuluş hareketleri.; geçmişteki bu anti-sömürgeci çizgiden farklılık içeriyordu.. çünkü., aynı zamanda., anti-kapitalist çizgide idiler..
ne yazık ki., geçmişlerini bu burjuva-egemen çizgilere bağladı., onların anti-sömürgeci karakterine sahipçıkarken., anti-kapitalist olmayan yanları ile ortaklaşabilmek için., toptan anti-emperyalist ulusal kurtuluş gibi garabet bir teori yazdılar..

hedefleri ortakdı.. vatan-devlet kurtuluşu ve kuruluşu.. 20.yy. bu komünist ulusal kurtuluşhareketlerinin tümü., ulus tanımını sadece taban anlamında etiket gibi kullandılar., asıl olarak devlet-vatan tanımını öne çıkarttılar.. böylece., toplumsal(ulusal kurtuluş) vatan-devlet bağımsızlığına daraltıldı..

bu yeni gelişme!!.; yeni tartışmaları da ortaya çıkarttı..
her ulusal kurtuluş., ilerici mi? dir..

kıstas.; anti-emperyalist ise ilericidir.. bir emperyalist devlet ile ilişkili ise değildir gibi "duruma göre" demagojik tespitlere zemin sağladı..

bolivar., san martin vs.gibi latin hareketleri ispanya sömürge yönetimi karşında devrimci ve anti-emperyalist ilan ederken., bu güçlerin abd-fransız-ingiliz ilişkileri atlandı.. atlanınca., sadece iağanyol egemenliğine değil., bolivar gibi "yerel" ulusal egemenlere de karşı gelişen hidalgo hareketi gibi asıl yerli ulus/halk hareketleri es geçildi..

teorik olarak 1800'lerden beri etkisini geliştirerek gelen aydınlanma-pozitivizm ve buradan çıkan üretici güçler teorisi.; kapitalist modernite komünistliğinin temel ideolojik virüs zeminlerini yaratmıştır..

bu virüs., ulusal kurtuluş., asıl söylemi ile var olan ulus-devletler ve bunların hegomanik işleyişi olan sömürgeci işleyişine karşı gelişen toplumsal değişim hareketlerine de işlemiştir..

yazım içersinde değinmiştim.. sömürgecilik., topraklar üzerinde değil., toplumlar üzerinde işletilebilir..

asur sömürgeciliği., bir toplumu yaşadığı alan/toprak üzerinden alıp., bir başka boş alana yada başka toplumların arasında bir alana/toprağa yerleştirip., bu toplum üzerinden artı-rant sağlayabiliyordu.. bu tür işleyişler., bazı alan/topraklarda sentez değil., suni melez halklar/uluslar yaratmıştır.. latin amerika bu noktada en bariz örnektir..

bu anlamda.; toplumsal kurtuluş yada ulusal kurtuluş denilen olgu kendi özü ve nesnelliği ile bir toprak özgürleşmesi değil., asıl olarak., sömürgecilik ile yaratılmış olan., bozuk dokulu bir toplumsal yapı ve yaşam biçimi özgürleşmesidir..

işte bu es geçildi ve özgürleşme/bağımsızlaşma.; toprak üzerinden vatan-devlet ile tanımlandı.. bu anlayış.; kapitalist modernitenin gelişen toplumsal özgürleşmelere soktuğu akıldır..
 
#15
genel bir değerlendirmenin deevamı



1968 baz alınırsa.;
küresel olarak., iki ayrı toplumsal özgürleşme anlayışı ortaya çıktı..
birincisi., 1800'lerden beri süregelen., devlet-vatan ve iktidarı temelli devrim anlayışı..
ikincisi.; devlet-iktidar dışında toplumsal örgütlenme ve değişim temelli devrim anlayışı..


özellikle vurgu yapayım.. devrim anlamında dibe çökmüş avrupa-abd(batı) komünizmine tepki olarak gelişen bir sürü hareket., devlet-iktidar dışı özgürleşmeyi temel almışlardı.. bu sürece., komünist olmayan ve de., m-l anlamında komünist olmayan bir sürü çevre katıldı.. kendilerini açık olarak., m-l olarak tanımlamayan bu çerçevede örgütlenme ve pratik sergilemeyen., ama komünist olan vietnam ve latin amerika silahlı mücadeleleri bu avrupa-abd(batı) komünistlerini ve radikal demokratlarını etkiledi.


abd içinde., karapanterler ve karayip devrimcileri temelli şiddeti savunan ama iktidar anlayışı olmayan., örgütlenmeler ortaya çıktı.. aynı zamanda.,silahlımücadele içermeyen ama silahsız şiddetli muhalefet pratiğisergileyen anti-iktidar hareketlenmeleri ortaya çıktı..


avrupada., raf-kızıl tuğaylar vs.gibi bir çok devlet iktidarını hedeflemeyen ama işleyişlerine karşı silahlı mücadele veren hareketler ve abd örneği gibi radikal demokrat pratikler ortaya çıktı..

tüm bu batı temelli gelişmelerin gözü sömürgeler ve bağımsız ama "gelişmemiş" ülkelerdeki ulusal mücadelelere dikili idi..

bu alanlarda ise., silahlı mücadeleyi temel alan ve vatan-devlet kurma yada olanı "bağımsızlaştırma" anlayışı temelinde olan hareketler yükseldi..


çin devrimi ve arkasından gelişen vietnam devrimi ulusal bağımsızlık sürecinin bir devlet-iktidar ile taçlanabileceğini ispatladı.. elbette bunun için de., bir emperyalist devlet tanımı gerekti.. küresel egemenliğin dönemsel başat muhafızı abd bu tanıma cuk diye oturdu.. vietnam devriminin en önemliilk aşaması olan fransız emperyalist devleti ile olan savaşı battal gazi hikayesi konumuna düştü..


soğuk savaş sürecinin de etkisi ile.,sscb bu anlayışları körükledi.. bir tarafda batı/emperyalist kamp ve lidersel temsili abd... diğer tarafta ulusal kurtuluş ile sosyalizm kampı ve lideri sscb..


1960--'lardan sonra., sscb sorgulanmaya başlandı..çünkü., ulusal kurtuluş!! süreçlerinde pragmatist davranmaya başlamıştı.. 70'lerle birlikte netleşen., çin-sscb kamplaşması ve eklenen arnavud'luk kamplaşması ve ortaya çıkan bağlantısızlar hareketi ile teoride dahil., pratikler de karmaşıklaştı.,sapla saman birbirine karıştı..

1970 sonrasında sscb içindeki revizyoner gelişmenin kapitalizme ilerlediğ iartık saklanamaz haldeydi.. ve bu gelişmelere tepki olarak başlayan., sosyalist kamp içindeki çatlamalar., iki kutuplu küresel sistemi ikikutuplu ve her bir kutup içindeki ayrı kutuplar haline dönüştürdü..

kapitalist blok içinde., abd başatlığı ve işleyişi sorgulanırken., sosyalist blok içinde de sscb başatlığı sorgulanmış hatta sahip çıkılan çin başatlığı da sorgulanmaya başlanmıştı.. arnavudluk cephesi budur.. bunlara bir de her iki kutup(kapitalist-sosyalist) içinden çıkmış., karma bir ek kutup da eklendi.. bağlantısızlar..

sürecin nereye evrildiğini görememek bir yana., var olan silahlı mücadelele temelli devrimci mücadelelerinde artık kendi ekseni etrafında dönüp durduğu da görülemedi..

dünya.,1917 de olduğu gibi bir daha sarsıldı..
sscb çatışmasız sessizce çökmüştü.. bu çöküşü sscb karşıtı ülkeler domino etksi gibi devam ettirdiler.. klanı da kapitalizm ya ekonomik yada askeri müdahalelerle "hal" ettiler..

1990 bu anlamda milad kabül edilir..

işte bu süreci gören ve iyi okuyan kürt özgürlük hareketi., hızla paradıgmasal değişim arayışına girdi.. 1990 ve 200 arasında bu değişim süreci yaşandı..
eski anlayışın kalıntıları ve yaratımları., üzerinden bir değişim işletildi.. burada dikkat edilemsi gerekilen nokta şudur..

diğer örnekleri.; ya hala klasik argüman ve şekillerde kalmaya devam edip., ama giderek eski güçlerinden geriye düşerken., bazıları paradıgmasal değişimlerini oportünistçe işletme sürecine başladılar..

silahlı mücadeleyi hala savunalar ile artık savunmayanlar ayrışması., toplumsal mücadelelerin kitlesel yanına da yansıdı..
her iki kesim kitle kaybı noktasında aynı sonu yaşadı.. her ikikesim.; ne kendi eski kitlelerini elde tutabildine de değişim yaşayanlar bunu kitleye içererek yapabildi..
bunları türkiye sınırları olarak lokalişleyeceğim.. ama bu durum küresel olarak da farklı değildi.. elbette her alanda ayrı işlediama öz olarak aynıdır..

kürt özgürlük hareketi.; paradıgmasal değişimini.,öncelikle örgütsel yapısında içselleştirdi.. kabül gördürdü ve aynı şekilde kitle yapısına da işleyebildi.. bu paradıgmasal değişime., sadece kendi kitleinden değil., dışındaki tabandan da yanıt alabildi..

.... devam edecek....





 
#16
burada ilginç bir tersine paralel gelişim yaşandı..
hala kapitalist modernite komünizm anlayışında ısrar edenlerin radikalleri., silahlı mücadele noktasında gerilerken., kapitalist modernite komünist anlayşını sorgulayıp.,aşanlar ise silahlı mücadele çizgisinde gelişme kaydetti..

bu gerçekliğe kimse itiraz edemez.. tersine düşüşe kendilerinde gerekçe "yazabilirler" ve diğerlerinin yükselişini de birsürügerekçeye bağlayabilirler.. ama sonuç bir gerçekliktir..

örneğin. t.c. ve bölge temelinde.;
1990 sonrasında., yükselen pkk silahlı mücadelesi karşısında ts silahlı mücadelesi geriye düşmüştür.. elbette sadece pkk silahlı mücadele ivmesi yüksekliği söz konusu değildir.. etnik ve sosyal(özellikle dinsel) tanımlarla hareket eden tüm kesimlerde bir yükseliş yaşanmıştır..

işin ilginç yanı.,ulusal kurtuluş(aslında vatan kurtuluşu) tanımı ile hareket eden kapitalist modernite komünist anlayışına sahip tüm latin amerika silahlı mücadeleleri de düşüş kaydetmişken., etnik temelli sayılan zapatistalar yükseliş kaydetmiştir..

.... sonraki bölümde bu son yazdığım bölümleri aşağıdaki tanımlamaya göre açımlayacağım....... .................... ....

etnisiteye dayalı bir mücadele işleyişi olumsuzluktur.. vatan-devlete dayalı olandan farklı değildir ama farkı bulabilen bunu toplumsal özgürleşmeye evirebilir..
sevgili suat,buradaki testipinizi çok doğru ve değerli buluyorum

Bugün Mapuçe halkının Şilideki özgürlük mücadelesi ile ilgili bir yazı paylaştım.O yazıyla ilgili aslında sadece latin amerikada ve gözümüzün önünde Kürdistanda değil küresel çapta gelişecek toplumsal özgürlük mücadeleleri adına kullandığınız ifadeler değerlidir.

İşin "nesnel" kısmına odaklanırsak düşüşe geçen ve kapitalist moderniteye "hızlıca" teslim olan anlayışlara bakmak lazım.Sandinistler Nikaragua da FMLN el salvador da tupamarolar uruguay da aydınlık yol peru da Allende nin devamcıları Şili de... ya kaybetti ya da çizgisii "hızlı" kaybetti yada kaybetmek zorunda kaldı (konjektüre uydu).Aynı işler afrikada Angola MPLA Mozambik FRELMO ve güney afrika Afrika ulusal kongresi nezdinde gerçekleşti


buradaki örgütler "ulusal kutuluşçu" ve ML veya maocu çizgi emelinde mevcut devlet sınırlarında "iktidar perspektifli " hareketler ve ele geçirdikleri ölçüdeki sonlarına işaret etmekte.Bir dönem Sovyetler de bir -kaç revizyonist "hain" çıktı sovyetleri bitirdi denilirdi ya demekki o hainlerin elleri çok uzunmuş ki bütün "ulusal kurtuluşçu" mücadeleleri batıranlar bu "hainler" olmuş


"ulus-devlet sınırlarını" temel almayan ya da devrim perspektifi bu sınırları aşan hareketler içinden çıkmış "devrimci" dinamiklere de bir göz atalım

Zapatistalar,Kürt halk özgürlük Mücadelesi,Topraksızlar (kurtuluş teolojisi kökenli),CONAİE ekvador yerli halkların konfederal çatı örgütü...

geliştikleri ortamlara bakarsak geçmişten gelme etnik topluluk temelli ya da dinsel topluluk kökenliler.Bu köken içerisinde devrimci-özgürlükçü çizgi olarak geliştiler.Ve zamanla temel aldıkları stratejiler ve görüşler de değişti sisteme "adapte" olmaktansa onla mücadele etmenin ve örgütlenmenin farklı yollarını inşa ettiler.Kürt halk özgürlük mücadelesi bu işi sosyal-bilim (bilimsel sosyalizm) düzeyine taşıdı farklı dinamilker yarattı


Kısacası geçmişten gelme tarihsel-toplumsal değerlerin direnişi içinden çıkmış özgürlükçü-devrimci çizgiler kendinilerini de "tarihselleştirdi" ve bu ölçüde ideolojik-zihniyet olarak sistemden kopmaları da kolaylaştı.Sistemden kopamayanlar vatan-devlet sınırlarına hakim oldu ve içinden sermayesel birikimi yaratarak kendini bitirdi ya da mücadele içerisinde tasfiye oldu ya da yenildi (aydınlık yol,IRA,tamil kaplanları...)
 
#17
sevgili dostum.. 2013 yılında başladığım bir yazı yarım kalmış.. neden yarım kaldı anımsamıyorum.. ama güncellenmesine yol açtığın için özel teşekkür ederim.. bugün süreçle ilgili bir yazı yazacaktım.. başladım bir işim çıktı.. uzun aradan sonra bilgisayar başına geldiğimde bu yazımı aradım ama bulmayı başaramamıştım.. çünkü süreç analizini mücadele biçimleri ile bağlantılayacaktım..

bilindiği gibi bakur'da bir savaş yaşanıyor.. buna bir halkın direniş savaşı dememek için direnenler var.. bu savaşın bir tarafı işgalci konumunda iken diğer tarafı ise direnen halk konumunda..

sistem ve taraftarları bu direnişe terör diyor.. bu tespiti anlıyorum.. çok normal.. sistem başka türlü tespit koymaz.. ama.. sistemin dışında olduğunu iddia edenlerin bu savaş karşısındaki duruşu "anlamlı"..

herkes kürt halkı direniyor tespitini yapıyor.. "sorun"., bu tespit sonrası gelen cümlelerde yatıyor..

1- kürt siyasalı içindeki bir kesim.; bu direniş bağımsız kürdistana evirilmelidir diyor ama direnişte yer almıyorlar.. bu da ilginç.. hazır halk isyanda katıl., öncülük yap., ya bağımsızlığını ilan et yada örneğin sahip çıktığın güneyle birleşmeyi savun ve işlet.. ama burada bir sorun var.. sahip çıkılan ve başat sayılan güney., bakur ile ilgilenmiyor aksine direnen kürt halkına savaş açmış t.c. iktidarı ile ilişkili.. direnişi de onaylamıyor..
bu bir çeşit demagojik yaklaşım oluyor.. yani sol gösterip sağ vuruluyor..

bir başka kesim.; bu direnişe gerek olmadığını direniş denilen şeyin halkın gereksiz kışkırtılması olduğunu iddia ediyor ve bu olayların legal kürt siyasal mücadele dinamiklerini bastırdığını ve çözüm olanaklarını örselediğini söylüyor..
kısaca bu her iki kesimin ortak "sorunu" özgürlük hareketi ve yarattığı direnişçi kitle gücü oluyor.. sistemin bu gücü yenmesini istiyorlar ve bu sonuca göre pozisyon alıyorlar..

burada konu olan bağımsız kürdistan deyip., silahlı mücadeleyi örgütlemeyi bırakın var olan direnişe bile katılmama olayıdır.. bunlara objektif kontra(kontra olmayan ama buna dolaylı hizmet eden) kesim de diyebilirim.. haliyle subjektif(görevli) kontralar için kullanılır zemin oluyor..

2- türkiye solu içindekiler.;
bunların enternasyonalist olan kesimi ya direniş içinde yada direnişe demokratik zeminlerde ortak oluyorlar.. bunların açmazı ise., doğru mevzide ve pratik içinde olmalarına karşın bu direniş ile kendi asıl misyonları arasında kalmalarıdır.. yani asıl mücadele alanlarında çözüm üretememeleridir.. bunun nedeni de bu yazı dizisinde bahsettiğim teorik-pratik zaaflı zeminlerdir.. bakur'da yükselen direniş batıda devrimci duruma yol açamaz.. yani batıda iktidara yürüme olanağı yaratamaz ama yürümek isteyenlere lojistik(ideolojik-pratik-örgütsel) cephe vs. anlamında işlevsel olabilir..
bakur'da komünler ve öz savunma işletiliyorsa batıda kendi ideolojilerine denk düşecek tarzda fabrikalarda mahallelerde halk meclisleri/konseyleri ve işçi meclisleri/konseyleri yada cepheleri yaratılabilinir.. örneğin demokratik özerklik kendi çizgilerine ters düşen bir önerme değildir.. sovyetler gibi işletilebilinir..

bahsettiğim teorik yapı ve pratik ile yaşam arasındaki uyumsuzluk bakur'da yükselen direnişin batıya olumlu değil., olumsuz yansımasına neden oluyor.. örneğin gezi direnişi sürecinde enternasyonalist kesim bu anlamda örgütlenmelerin yaratılmasını önemsemedi işin pratik hamaset yanında takılı kaldı..
bakur direnişini sahiplenmek ve yanında yer almak bir yere kadar anlamlıdır.. asıl anlamlı olacak olan batıda bir cephe açmaktır.. bakur tarzı olması şart değil., barış-demokrasi üzerinden bile olsa önemlidir..

nasyonalist kesim.; bunların radikal!! olanları batıdan kürt halkına sesleniyor.. direnişinizi sahipleniyoruz ama örgütünüzü/örgütlülüğünüzü terk edin bize katılın diyorlar.. diyelim doğru söylüyorlar.. bakur'da nerdeler de onlara katılım yapılacak ve bakurdan ankarada iktidar olunabilinir mi?.. hadi bakur'dan yola çıktılar batıda hangi savaş var ki ona katılım yapacaklar.. bu kesim.; hem objektif hem de subjektif iç içe işleyen bir kotra faliyet alanıdır..
buradaki konu ile bağlantılı ele alırsam., bu kesim kendi çizgisi temelinde bile yaşamın içinde değiller..
radikaller dışında kalanlar ise aleni sistem nasyonalist sol cephesi olarak örgütlenme içindeler.. görevleri de bakurdan kürtçe yükselen direniş(berxwedan) rüzgarının batıda karşılık bulmaması için çabalamaktır.. neyseki kendi iç çelişkileri-çatışmaları sayesinde ciddi bir cephe yaratamıyorlar..

bakur halkı ne yapmalı.. özgürlük hareketi ne yapmalı..
devam edecek..........................
 
#18
devamı

bakur halkı ne yapmalı.. özgürlük hareketi ne yapmalı..

devlet işgalci bir güç olarak saldırıyor halk direniyor.. hukuka uygun!! olarak mahalle mahalle sokağa çıkma yasağı konuluyor ama sokağa giremeyen devlet girdiğinde ise savaş tarzı işleten yine devlet.. üstelik kalamıyor.. tsk'nın sokakları yürüyerek terk etmesi ve yanıbaşında halkın sloganlarla bu çıkışa tepki koyması ciddi bir fotoğraftır.. bu salakça işe sistemden de itirazlar geldi.. sanırım amaç bir saldırı olsunda sokaklar kan gölüne dönsün istendi ama bazen provakasyonlar ter teper direnenler lehinde eylem sonuçları yaratır.. bu fotoğraf da böyle idi..
çoğu kesim işin bu yanına bakmıyor.. görenler ise bunu doğpru aktaramıyor işin hamaset yanında taklı kalıyor..
bakurda bir çeşit ikili iktidar durumu yaşanıyor.. bunu klasik bir iktidar ve karşı iktidar zeminlerinde okumayın..

bakurda şu aşamada toplumun önemli bir kesimi yada belirli sayıda olsun bir kesimi varlığını devlet dışı yürütüyor.. aynı olmasa da öz olarak benzer bir süreç rojava'da görüldü.. buradan yola çıkıp., pkk bunun neresinde ve neden ovaya inmiyor ve savaşa fiilen dahil olmuyor diyenler var..

işte konu ile ilgili olan yan burasıdır..

özgürlük hareketinin ne devlet ne de bir devlet üzerinde iktidar hedefi var.. bunu halk yapacak.. tıpkı rojava'da olduğu gibi ypg öz savunmada bir araç ise ve birleşik öz savunma gücü için çekirdek ise özgürlük hareketi de askeri anlamda kendini bu konuma hazırlıyor..

t.c. bakur'da işgalci konumunda derinleşir ve halk direnişi de demokratik özerklik temelinde derinleşirse bakur ikinci bir rojava olacaktır.. ve bunu rojava ile resmi(sınırsal statü) olarak yapmayacak., t.c. içinde bir rojava olacaktır..

halkın gelmediği bir aşamaya örgütün gelmesi kaçınılmaz olarak devlet-iktidar odağı olmayı yaratır ve halkı geriye iter.. yani., halkı ileriye taşımak ayrıdır.. iktidar odağı biziz bizi takip edin demek ayrıdır.. rojavada bu yapılsaydı bugün halkların birleşik demokratik konfedersyonundan değil., kürtlerin de değil., pyd'nin bir örgütün/partinin dükalığından bahsediyor olurduk..

marinaleda'nın bahsettiği Mapuçe halkı ve chipas örneği.; bu çizginin kendine has süreci ile bir başka örneklerindendir..
 
#19
PKK çizgisi Devrimci Halk Savaşını bir mücadele tarzı olarak tanımladı...Peki "silahlı mücadele" içerisinde Halkların özgürlük mücadelesi içerisinde bir mücadele tarzı olarak önerilen Devrimci Halk Savaşı neyi hedefler...

http://www.serxwebun.org/index.php?sys=naverok&id=46


Bundan önceki kısımda Devrimci Halk Savaşı’nın bağlı olduğu amaçlar ya da yerine getireceği görevler üzerinde durduk. Önderliğimiz tarafından temel amaç olarak, “Varlığını Koruma ve Özgürlüğünü Kazanma” tanımı getirilmişti. Varlığını korumak, yani soykırımı durdurmak, yok etmek, ulusal ve toplumsal varlığı güvenceye almak, onun yaşam güvenliğini ortaya çıkartmaktır. Özgürlüğünü kazanmak da, elbette her düzeyde toplumsal özgürlüğün sağlandığı bir demokratik sistemi, demokratik toplum sistemini ortaya çıkartmaktır. Sadece dar bir ulusal özgürlük ile sınırlı değiliz. Dikkat edilirse, ulusal özgürlük mücadelesini; dil, kimlik, kültür özgürlüğü mücadelesini bir paradigma mücadelesi halinde ele alıyoruz. Sınıflı, cinsiyetçi toplum sisteminin aşılarak her kesimin, her kişinin, bütün toplulukların özgürce katıldığı, örgütlü olarak yer aldığı, yaşamlarını kendi örgütlülükleri temelinde özgürce sürdürebildikleri bir demokratik sistemi ortaya çıkartmayı hedefliyoruz.

Bazıları bunu dar bir dil kültür sorunu gibi ortaya koymaya çalışıyorlar. Bazıları “bu özgürlükleri devletle sağlayabiliriz” diyorlar. Biz, bu iki görüşü de doğru bulmuyoruz. Kürt sorunu, ulusal sorun ne dar bir dil kültür sorunu, kültürel özgürlükle yalnız başına çözülebilecek bir sorun, ne de devletin özgürlük ve demokrasi getirmesiyle çözülecek bir sorundur. Kürt sorunu kapsamlı ve bütünlüklü bir sorundur. Aslında hiyerarşik devletçi sistemin yarattığı bütün toplumsal sorunları içinde taşıyan bir sorundur. Kapitalist modernitenin hakim kıldığı sorunların hepsini şimdi yaşıyor. Dolayısıyla dil kültür özgürlüğü bile ancak bütünlüklü bir toplumsal özgürlük yaklaşımıyla, kadın özgürlüğü ekseninden başlamak üzere, tüm toplumsal kesimlerin, bireylerin, azınlıkların ekonomiden güvenliğe kadar bütün alanlarda özgür yaşayabilecekleri bir sisteme ulaşmayı ifade ediyor. Onunla birleştiği zaman ancak gerçekleşebilir, kalıcı olabilir. Önder Apo, geçmişte de “ancak özgür bir halkın dili özgür olabilir” dedi. Kendisi özgür olmayan halka dil ve kültür özgürlüğü getiremezsiniz. Köle bir halk özgür konuşamaz, özgür düşünemez ve yaşayamaz. O bakımdan da özgürlüğü daraltıcı yaklaşımlar doğru değildir. Onlar dar milliyetçi yaklaşımlar oluyorlar.

Diğer yandan yine devletçi, milliyetçi yaklaşımlar da çözümleyici değillerdir. Kürt’ü, Türkçe veya Arapça soykırımdan geçirmek değil de, Kürtçe soykırımdan geçirmek gibi bir şey oluyor. Bazıları bunu bir ilerleme sayıyorlar. Hiç olmazsa ölecekse de, anladığı dilden ölsün denebilir. Fakat biz bu ehveni şer yaklaşımını doğru bulamayız. Bir özgürlük hareketi olarak kendimizi böyle bir ilkede, anlayışta tutamayız. Ölmemesini ve özgür yaşamasını sağlatacak, yaratacak bir yaklaşımı elbette esas alırız. O bakımdan da devletin özgürlük değil, toplumsal özgürlükleri, demokrasiyi, doğal toplumu, toplum doğasını parçalayan, darbeleyen, bölen, çatıştıran, çeliştiren, ona egemenlik ve kölelik getiren, baskı ve sömürü yaratan bir sistem olduğunu anlamamız gerekiyor.

Devleti kutsayan, öven düşüncelerin hepsi devletler tarafından üretilmiş düşüncelerdir. Toplumlar üzerinde, insanlar üzerinde egemenlik kurabilmek için yaratılmışlardır. Eğer gerçekten bir devletçi kişi değilsek, devletçilikten beslenen, yemlenen konumda değilsek o zaman gerçekçi bakmamız lazım. Bütün kötülüklerin kaynağını “özgürlükleri, güzellikleri, iyilikleri de yarat, sen bunun yaratıcısı olacaksın” diye ele alamayız. Bu, tutarsızlık olur. Zaten dikkat edilirse bu, şimdiye kadarki özgürlük düşüncelerinin, eylemlerinin yaşadığı temel iç tutarsızlıktı. Onun için hep birer eylem ve güzel arayış olarak kaldılar. Geçici gelişmeler olabildiler. Toplum doğasını geliştiren, demokratik yapıda ilerleten bir sistem olamadılar. Bu çelişkiyi de devletçi düşünce ortaya çıkarttı. Doğal toplumu parçalarken, toplumsal zihniyeti de bu biçimde yeniden yapılandırdı. Kendi egemenliğini sürekli kılacak, varlığını sürekli yaşatacak bir zihniyet temeline oturttu. İşte bu, oradan geliyor. Bunu bilmek ve anlamak zor değildir.



Devletçi paradigmaya karşı

demokratik toplum paradigması



Biz özgürlük mücadelesini bir paradigmasal mücadele olarak ele alıyoruz. Yani devletçi paradigmaya karşı, demokratik toplum paradigmasının gerçekleşmesi, hakim kılınması, toplumsal sistemin buna göre oluşturulması temelinde ele alıyoruz. Bütün alanlarda özgürlüğü öngörüyoruz. Bu bizim felsefemiz, ideolojik siyasi çizgimizdir. Kısacası siyasi programımızdır. Bu temelde amaçlar, görevler olarak soykırımı durdurmak, yıkmak, demokratik toplumu inşa etmek olarak ortaya koyduk. Mevcut temel ilkenin pratikte gerçekleşmesini böyle öngördük. Bunu mevcut devletçi sistemin daraltılması ve KCK sisteminin örgütlendirilip korunması, savunulması olarak da belirttik.

KCK sistemi esnek bir sistemdir. Çünkü demokratiktir. Demokratik sistemler esnektirler. Devletçi sistemler katı, mutlakçı ve egemenlikçidirler. Dolayısıyla KCK sisteminin inşası, yaşatılması, var edilmesi ucu açık olarak birçok boyutta gerçekleşebiliyor. Onun temel yedi boyutunu ortaya koyduk. Bu bizim parti programımızdır. PKK programının temel yedi ilkesini ya da bölümünü ifade ediyor. Böyle tanımlayabiliriz. Bu bölümlerin, gerçekleştirilmesi gereken görevlerin ayrıntıları vardır. KCK sisteminin örgütlendirilmesi ve işler kılınması partimizin temel görevidir. KCK sisteminin esnekliği, kendi başına var olabildiği gibi, devletçi sistemlerle de iç içe, yan yana belli bir ilişki ve çelişki temelinde var olabilme özelliğine sahip bulunmasından ileri geliyor. Devletçi sistemleri hemen reddedip tümden yok etmeyi hedeflemiyor; “ya devletçi sistem var olur ya da ben var olurum” demiyor. Bunu söyleyenler ulus devletçi sistemlerdir. Dikkat edilirse, ulus devletler kendilerinden başka bir varlık kabul etmiyorlar, tanımıyorlar, var olanları yok etmek istiyorlar.

KCK sistemi öyle değildir. Kendi başına da var olabilir, devletsiz de varlık gösterebilir, yaşayabilir. Fakat çok değişik düzeylerde devletçi sistemlerle de iç içe var olabilir. Yine bütünlüklü, öngörülen yedi boyutun tümünü yetkince örgütleyerek, bütünlüklü bir sistem halinde var olabileceği gibi, bir veya birkaç boyutun örgütlenmesiyle, bir boyutun belli bir düzeyde örgütlenmesiyle de var olabilir. Böyle oldu diye KCK sistemi yoktur, Demokratik Konfederalizm oluşmamıştır denilemez. Eksikliklerinin olduğu söylenebilir. Yine “hala inşa edilmesi gereken yönleri bulunuyor” diye ifade edilebilir. Ama KCK sisteminin varolması için illa yedi boyutun yüzde yüz inşa edilmiş, örgütlendirilmiş olması da gerekmez. Yüzde otuzu örgütlenebilir, yüzde altmışı da örgütlenebilir, yüzde yüzü de örgütlenebilir. Bir boyut yüzde seksen örgütlenebilir, bir boyut yüzde kırk da örgütlenebilir. Bütün bunlarla da KCK sistemi var olabilir. KCK sistemi, aynı zamanda demokratik mücadele sistemidir. Özgürleşme ve demokratikleşme mücadelesi süreci de diyebiliriz. O bakımdan yerine getireceği görevler de buna göre belirleniyor. Bu noktada böyle bir mücadeleyi yürütmenin hedefleri de buradan ortaya çıkıyor.

Biz geçmişte de savaş yürüttük. 1 Haziran 2004’ten bu yana, düşük yoğunluklu bir aktif savunma savaşı içinde olduk. Bu savaşı orta yoğunluklu düzeye de çıkartmaya çalıştık. Son zamanlarda deneme düzeyinde de olsa yaşadık. Daha önce uzun süreli halk savaşı temelinde, sert gerilla savaşımları içerisinde olduk. Belli bir hedef programımız oluştu. Kimleri hedefleyeceğimiz ve nasıl vuracağımız konularını hep önemli bir sorun yaptık. Değerlendirdik, tartıştık, ele aldık, planladık ve ona göre pratik geliştirmeye çalıştık. Şimdi Devrimci Halk Savaşı, meşru savunma duruşumuzda yeni bir savaş duruşu olarak ortaya çıkmaktadır. Yerine getirmekle yükümlü olduğu temel görevleri vardır. Bu görevleri gerçekleştirmede neleri hedefleyeceğini, neleri yıkıp kuracağını ve koruyacağını da program düzeyinde netleştirmemiz gerekmektedir.

Biz geçmiş dönemlerde de savaşlar yürüttük. O savaşın da belli hedefleri vardı. Geçmiş dönemdeki savaşımızın hedefleri neyse ona göre hareket edildi. Geçen dönemde böyle yaklaşımların ortaya çıktığını gözledik. Bu da, Devrimci Halk Savaşı’nda eskiyi tekrarlamak oldu. Hem paradigma değişmiş, hem buna dayalı programımız değişmiş, hem de stratejimiz değişmiş, ama biz yürüttüğümüz savaşın hedeflerinde ve yöntemlerinde değişiklik yapmıyoruz. O halde bu tutum ne paradigma ve program değişimini ne de strateji değişimini kabul ediyor, kaldırıyor. Hiçbir şeyin değiştirilmemiş olduğu anlamına geliyor. Çünkü pratikte ne yaparsak düşüncemizin, amaçlarımızın o olduğu anlaşılıyor. Ya da gerçek anlamda onlardan oluşuyor. “Biz, düşünce olarak şunları öngörüyoruz, ama pratikte de başka şey yapıyoruz” diyemeyiz. Bu pratik, bu düşünceye uygundur. O zaman o düşüncenin hiçbir değeri olamaz. Gerçek olan pratiktir.

Pratik eski paradigma, eski program ve stratejiye göreyse o zaman sen bu değişikliklerin hiçbirini yapmamışsın, yeniye gelmemişsin, eskiyi yaşıyor ve yaşatıyorsun demektir. Bunların çok fazla yaşandığını biliyoruz. Bu konu, bu hususlar bütün toplantılarımızın, konferanslarımızın, yönetim toplantılarımızın, eğitimlerimizin temel tartışma, eleştiri ve özeleştiri konusu oluyor. Böyle olduğu bilinmektedir. Bu anlamda bilinmeyen, netleşmemiş bir durum söz konusu değildir. Bu da doğru değildir. O zaman değişememiş oluyoruz, eskiyi tekrarlıyoruz. Sürecin gerisinde kalıyoruz. O çabanın, mücadelenin –ne kadar cesur ve fedakar olursa olsun– sonuç vermesi, başarı getirmesi mümkün değildir. Bir kere çizgiye uygun değildir. O halde biz içinde bulunduğumuz sürecin gereklerine göre bir mücadele yürütüyoruz. Teorimizi ona göre oluşturmuş, programımızı ona göre belirlemişiz. Stratejimizi ona göre çiziyoruz. O halde hedefler programımızı da yürüteceğimiz savaşta buna göre belirlememiz lazım. Programımızın ortaya koyduğu, savaşla gerçekleştirmek istediğimiz görevlerin gereğine göre bir hedef programımızın oluşması gerekli.

Şimdi buradan baktığımızda, yeni bir hedefler programına ihtiyacımız vardır. Özellikle 1 Haziran 2004’ten bu yana yürüttüğümüz mücadelenin hedefler programı, orduyla çatışmaya girmekti. Askeri güçlere darbe vurup devleti diyaloga zorlamayı hedefleyen bir savaştı. Bu zorlamayı kuvvetlendirebilmek için zaman zaman polislere de vurabilsek, ekonomik hedefleri de programımıza alabilsek diye çalışmalar, arayışlar içinde olduk. Bu iki alanda kısmi girişimler yaşandı. Gerçekten de zayıf kaldı. Çoğunlukla bunlar kağıt üzerinde kaldılar, sözde kaldılar. Genel planda ise sadece askeri hedeflere, belli taktiklerle eylem yapabilen, askeri saldırılar karşısında kendini savunmaya çalışan bir savaş duruşu içinde olduk.



Demokratik Konferderalizm inşasını bütün boyutlarda gerçekleştirmeliyiz



Şimdi dikkat edilirse böyle bir duruşla bundan önceki bölümde ortaya koyduğumuz görevleri yerine getiremeyiz. Yani sömürgeci soykırım sistemini kıran, parçalayan, işlevsiz kılan, mevcut ulus devlet sistemini gerileten, daraltan, sınırlayan, onun yerine KCK sistemini, Demokratik Konfederalizm sistemini bütün boyutlarıyla örgütleyen ve savunan bir gelişmeyi ortaya çıkartamayız. Böyle bir mücadeleyi yürütemeyiz bile. O halde amaçlarımız bunlarsa, amaçlarımız devleti veya soykırım sistemini bu düzeyde geriletmek, yerine demokratik toplum sistemini inşa etmek ise, devleti sınırlandırıp daraltarak, Demokratik Konfederalizmi onun yerine inşa etmekse ve bunu bütün boyutlarda yapmak ise o zaman bütün bu boyutları içeren bir mücadele yürütmek zorundayız.

Devrimci Halk Savaşı’nın çalışma programı, eylem programı, mücadele programının bütün bu yedi boyutu içerisine alan düzeyde olması lazım. Her alanda mücadele yürütebilmemiz gereklidir. Yanlış anlama olmamalıdır. Mücadeleyi elbette her alanda yürütmeliyiz. İnşayı bütün boyutlarda gerçekleştirmeye çalışmalıyız. “Her boyutta aynı düzeyde gelişmeler olmaz, farklılıklar olur” demek, bütün boyutlarda mücadele etmek gerekmez anlamına gelmiyor. Bu da olabilir. Örneğin fiilen geçen altı yedi yıllık süre içerisinde, hemen hemen sadece siyasi boyut öne çıktı. Çok sınırlı bir kültürel boyut mücadelesi verdik. Kısmen de gerilla düzeyinde bir askeri boyut mücadelesi oldu. Onun dışında mücadelenin hepsi siyasi boyutta oldu. Ne ekonomik boyutu geliştirdik, öyle bir mücadele yürüttük, ne sosyal, ne de hukuki boyutu geliştirdik. Aslında öz savunma boyutunu bile işlemedik, ciddi bir diplomatik boyut geliştirmedik. Sosyal, kültürel boyuta ilişkin bazı şeyler istedik. Ama bu, Demokratik Konfederalizm istemek değildir.

O halde niye istedik? Karşı tarafı teşhir etmek için istedik. Yoksa devlet yapsın diye değil. Devletin gerçeğini ortaya çıkartabilmek, Kürt sorununun nasıl bir sorun olduğunu herkese gösterebilmek için istedik. Çelişkileri ortaya koymak, açığa çıkartmak için istedik. Bazen de yanlışlık oldu. Bazıları da bunları devlet yapacak diye sandılar. Devletten ister oldular. Bu da bir yanlışlık oldu. Eleştiri ve özeleştiriyle düzeltmemiz gereken bir hususu oluşturuyor. Şimdi “kendi irademizle, öz gücümüzle, direnişimizle KCK sistemini inşa edeceğiz, Demokratik Konfederalizmi örgütleyeceğiz, devleti daraltacağız, sınırlandıracağız, Kürt sorununu kendi gücümüzle çözeceğiz” derken elbette ki kimseden bir şey isteyemeyiz. Başkaları bir şeyler yapsın diye istekte bulunamayız. Her şeyi yerinde, zamanında doğru bir planlamayla kendimiz yapmak durumundayız. Onun için de böyle büyük bir mücadele yürütüyorsak, o halde KCK sisteminin bütünlüklü bir inşasını da gündemimize koymak durumundayız. Savaş yürütmenin gereği de budur.

Savaş gibi bir mücadeleyi göze alıyorsak, onun önüne büyük hedefler koymak durumundayız. Bir savaşı geliştirebilmek, sürekli kılabilmek, dayanaklarını oluşturabilmek için kendimizi, toplumu örgütlemek durumundayız. Mevcut Devrimci Halk Savaşı’nda savaşı kendi programı, planı doğrultusunda geliştirdiğimiz ölçüde KCK sistemi örgütlenir, KCK sistemini örgütleyebildiğimiz oranda biz savaşı geliştirebiliriz. Çünkü savaşı geliştirecek güç, o sistemdir. Savaş ekonomik dayanağını, hukuki, sosyal gücünü, siyasi gücünü, mali gücünü, kültürel gücünü elbette ki örgütlülüğünden alacaktır. Bunlara dayanacak ki savaş yapılabilsin, yaşayabilsin. Sadece bir savaş olmaktan çıkarak, bir toplumsal olay haline gelsin. Toplumsal devrime dönüşsün. Yoksa silahlanmış güçlerin, ne yapmak istedikleri belli olmayan bir vuruşması haline gelebilir. Bu tehlike her zaman vardır. Biz bu biçimde savaşamayız. Devrimci Halk Savaşı, kesinlikle böyle bir savaş değildir. Savaş, bu duruma düştüğü zaman çeteleşmiş olur. Amaçlarından, ilkelerinden ve ölçülerinden kopmuş, sadece vuruşmayı içeren, intikam duygularını körükleyen veya tatmin eden bir olay haline gelmiş olur. Böyle bir savaş da, kesinlikle Devrimci Halk Savaşı değildir. Devrimci Halk Savaşı’nın her şeyden önce böyle olmayacağını bilmemiz, anlamamız gerekiyor.

Bu çerçevede değerlendirdiğimizde Devrimci Halk Savaşı’nın hedefler programını yeniden ve yeterli bir biçimde inşa etmemiz gerekiyor. Bütün boyutlara göre de bunları tanımlamamız lazım. Örneğin ekonomik ve ekolojik boyuta ilişkin hedefler programımız elbette olacaktır. KCK’nin öngördüğü, demokratik modernite çizgisinin öngördüğü bir ekonomik boyut vardır. Önderlik savunmada, “tekelci, bu temelde tahakkümcü, sömürücü ekonomiye, sadece pazar için meta üretimine karşıyız” diyor. Demokratik Konfederalizmin ekonomik sistemi böyledir. Bu da tümüyle ekolojik sisteme dayalı bir ekonomik yapılanmadır. Ekonomik ve ekolojik toplumu, temel toplumsal duruş olarak tanımladı. Şimdi bunlarla çelişen, bunlara zarar veren ekonomik yapılar bizim hedefimizdir ve biz onları reddediyoruz. Böyle bir ekonomik modelle örgütlemeyi öngörüyoruz.

Diğer yandan savaş yürütüyoruz. Savaşa hizmet eden, özel savaşa bağlı geliştirilen, özel savaşın destekçisi, mali kaynağı olan ekonomik yapılar, ekonomik hedeflerimiz arasında olacaktır. Biz, bütün ekonomik sisteme karşı değiliz. Dışımızda, devlet veya özel kişiler tarafından geliştirilen bütün ekonomik faaliyetleri reddetmeyeceğiz. Bizim dışımızdaki bütün ekonomik faaliyetler yasaktır, hepsi hedefimizdir diyemeyiz. Öyle dersek yanlış olur. Kendi ekonomik modelimizi geliştirmeye çalışacağız. O inşa görevidir.

Bunun dışında da, toplumsal yaşam içinde yer edinebilen, demokratik sistemle temelde çok fazla çelişmeyen, ekonomik faaliyetleri meşru göreceğiz, kabul edeceğiz. İster kamu çalışması temelinde olsun, isterse özel mülkiyet temelinde olsun, bunları meşru göreceğiz. Bunlar dışındaki ekonomik kaynakları hedefleyeceğiz. Bunun yanında bir de kooperatif, kolektif, toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı esas alan, kullanım değeriyle yüklü ekonomik faaliyetleri örgütleyeceğiz. Her alanda inşa etmeye, geliştirmeye, böylece toplumun ekonomik ihtiyaçlarını, beslenme ihtiyaçlarını kendi üretimiyle sağlayacağı bir durumu ortaya çıkartmaya çalışacağız.



Çift dilli eğitim



Yine sosyal boyut alanında hedeflerimiz var. Bu, eğitim, sağlık, spor gibi faaliyetleri içeriyor. Bu noktada da neyi hedefleyeceğimizi iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Örneğin eğitim faaliyetlerinde tümüyle asimilasyona dayalı, devlet ideolojisiyle donatmayı hedefleyen eğitim faaliyetlerini engelleyeceğiz. Ama eğitimi tümden yok mu edeceğiz? Örneğin DTK “çift dilli eğitimi kabul ediyoruz” diye karar aldı. Demokratik toplumun çift dilli varolmasını öngördü. Bu önemli bir karardı. Bunu eğitim başta olmak üzere, toplumsal yaşamın diğer bütün alanlarında gerçekleştirmeyi öngörebiliriz. En azından eğitimin bir kere böyle olmasını, çift dilli olduğu, asimilasyonu öngörmediği, bir de bir ideolojik faaliyet, beyin yıkama faaliyeti olmadığı müddetçe, bu tür eğitim faaliyetlerine izin vermeliyiz. Ama böyle olmayan, tamamen asimilasyonu öngören eğitim kurumlarını da hedef alacağız. Bunun dışında demokrasiye açık, çift dilliliği kabul eden eğitim ortamlarını elbette ki hedeflemeyeceğiz. Buna karşıt kendi eğitim sistemimizi, etkili olduğumuz oranda örgütleyip geliştirmeyi de öngöreceğiz. Kendimiz inşa etmezsek, var olanı, devlete ait olanı da tümden durdurursak o zaman doğru olmayan, sürdürülemeyecek bir durum ortaya çıkar. Oysa yanlış bulduklarımızı gerilettiğimiz ölçüde, doğru gördüğümüzü, demokratik gördüğümüzü inşa edeceğiz. Dikkat edilirse eğitim alanında da hem hedefleyeceğimiz, hem de kabul edeceğimiz durumlar var. Ayrım yapmamız gerekiyor. Hepsini birden hedeflersek, o doğru olmaz. O zaman devleti tümden reddeden bir duruma geliriz. 1980’li, ‘90’lı yıllardaki uzun süreli halk savaşı stratejisinin çerçevesine düşeriz. Demokratik Konfederalizm veya devlet artı demokrasi programını reddetmiş oluruz.

Sağlık kurumlarının halka hizmet eder hale getirilmesini önemsememiz lazım. Bunları reddetmeyeceğiz. Örneğin şimdi öyle bir duruma gelmiş ki, zaten bir topluma hizmet kurumu olmaktan öteye asimilasyon kurumuna dönüştürülüyor. “Türkçe bilmeyene sağlık hizmeti verilmez” diye kural koyan, uygulama yapan yerler var. Bunlar soykırımcı ocaklardır. Elbette bunları etkisizleştirmek, böyle olmaktan çıkartmak gerekiyor. Ama halkın sağlık hizmetlerini, demokratik çerçevede bir hizmet olarak, kesinlikle asimilasyona ve sömürüye yer vermeyecek şekilde yerine getiren kurumları kabul etmeliyiz ve hedeflememeliyiz. Diğer yandan kendi sağlık kurumlarımızı geliştirmeliyiz. Bu faaliyet en kolay geliştirilecek faaliyettir de. Devlet buna el attı, toplumu kendine bağlamak için, özel savaşın bir faaliyeti olarak kullandı. Biz yapamadık. Bunu da savaşla yapmak gerekmiyordu ki! Aslında savaşsız geçen yasal, legal dönemde en rahat, en fazla yapabileceğimiz bir faaliyetken çok az yapabildik. Şimdi bu konular üzerinde daha fazla durmamız gerekiyor.

Spor ve benzeri, gençliğin bu yönlü eğitimleri de aynı konudur. Dikkat edelim, toplumu, ulusu temsil eden kurumları geliştiremedik. Sporu özendiren, genişleten, geliştiren, gençliğin fiziki eğitimi haline getiren bir politikayı izleyemedik. Aslında bu kadar belediyeler vardı. Bunları çok fazla yapabilirlerdi. Ancak öyle olmadı. Ulusu, toplumu müsabakalarda temsil edecek doğru dürüst bir spor kulübü bile örgütleyemedik. Bu, bizim için geri bir durumdur. Aslında devletten beklentili duruşun sonucu oldu. Önünde engeller olduğundan dolayı olmadı. Bu engeller aşılabilirdi. Fakat aşamadık. Şimdi bunu geliştirmenin imkanları vardır.

Mevcut hukuk sistemini Kürt halkının özgür duruşunu suç sayıyor

En önemli boyutlardan biri hukuki boyut oluyor. Mevcut hukuk sistemini, yargı sistemini işletmeyeceğiz. Çünkü bu hukuk ve yargı soykırımcıdır. Kürt halkının özgür duruşunu suç sayıyor, terörizm sayıyor ve insanlık dışı görüp cezalandırıyor. Biz o hukuk kurumunu, sistemini, yargısını kabul edemeyiz. Dolayısıyla onu işlemez kılacağız. Onun yerine Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü esas alan bir hukuk anlayışı ve yargı sistemini geliştirip örgütleyeceğiz ve işler kılacağız. Dikkat edilirse, hukuk alanı bile çok önemli bir mücadele alanı oluyor. Mevcut mahkemeler işlediği müddetçe, onların neyi suç saydığı, neyi doğru bulduğu ortadadır. Onlar, soykırım mahkemeleridir. Öyle toplumsal sorunlara bakmıyorlar. O yönlü olanlar var. Belki halk içerisindeki olayları çözümleyen mahkemeleri biraz düzelterek, demokratikleştirerek işletebilir. Fakat hiç düzeltilmeden kesinlikle işletilemez. Sistemi o alan koruyup yürütüyor.

Böyle bir dönemde siyasi hedefler programımız önemlidir. Var olan bir siyasi yönetim, idari sistemler var. Devleti temsil eden vilayetler, kaymakamlıklar, muhtarlıklara kadar örgütlendirilmiş ve sürdürülüyor. Buna dayalı bir partiler rejimi var. Merkezden Kürdistan’a kadar geliyor. Hepsi merkeze bağlama, mevcut haliyle sömürgeciliğe hizmet etme, soykırımcılığa hizmet etme özelliği taşıyor. Bu bakımdan mevcut partiler sistemini, Ankara’daki meclisi Kürt gerçeğini kabul edip, Kürt halkının demokratik hakların öngörmediği müddetçe, sömürgeci, soykırımcı göreceğiz. Dolayısıyla da işletmeyeceğiz. Çünkü demokratik siyasetin, PKK’nin örgütlenmesine izin verilmiyor. Bırakalım PKK’yi, orta sınıf hareketi olarak gelişen örgütlenmelere bile izin verilmiyor. HEP’ten DTP’ye kadar bir sürü parti kapatıldı. Şimdi dört bine yakın Kürt siyasetçisi, BDP’li tutuklanmış, zindanlara konmuştur. Terörist sayılıyorlar. Bu halde AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin üyesi olmayı, onları Kürdistan’da örgütlemeyi biz de işbirlikçilik, ajanlık ve ihanet sayacağız. Diğer yandan devleti örgütleyen ve yöneten kurumlar var. Bunları işlemez kılacağız. Temel hedeflerimiz, elbette ki bunlar olacaktır.

Bunlar yerine demokratik siyaseti ve demokratik öz yönetimi geliştirmeyi öngöreceğiz. Demokratik siyaset kapsamında, Kürt halkının varlığını, özgürlüğünü, kimliğini kabul eden, halkların kardeşliği temelinde iç içe, birlikte yaşamayı öngören ideolojileri, siyasetleri, örgütlenmeleri esas alacağız, izin vereceğiz. Bunları reddetmeyeceğiz, ama Kürt’ün, Kürt halkının varlığını reddeden, haklarını tanımayan, özgürlük ve demokrasi mücadelesini terörizm sayan düşüncelerin, siyasi partilerin örgütlenmesine izin vermeyeceğiz. Bunları işbirlikçilik, ihanet, ajanlık sayacağız. Aynı şekilde devlet kurumları, idari yönetimler olarak da bu biçimde devlet sistemine hizmet eden kurumları etkisizleştireceğiz. Onun yerine, demokratik siyasetin alanını açacağız. Soykırımcı ve sömürgeci olmamak kaydıyla siyasal özgürlük getireceğiz. Çünkü onlar demokratik siyaseti reddediyorlar. Demokratik öz yönetimi reddediyorlar. Belediyeleri, siyasetçileri tutukladılar. Biz de onları reddedeceğiz. Onların kabul etmediği, reddettikleri ölçüde biz de devleti reddedeceğiz. Böylece mevcut idari sistem yerine de, demokratik öz yönetimi Demokratik Konfederalizm örgütlenmesi temelinde geliştireceğiz. Kadın, gençlik, emekçiler, değişik kesimlerin, azınlıkların, hepsinin demokratik örgütlenmesinden oluşan kolektif öz yönetimler ortaya çıkartacağız. Demek ki siyasi boyut çok daha önemli bir mücadele alanı olacaktır.

Diplomatik boyut da bir mücadele alanıdır. Aslında bize karşı, Kürt halkına, onun özgürlüğüne karşı en çok saldırı yürütülen bir alan, diplomatik alandır. Kuşatmaya alınmaya çalışılıyoruz, dünyadan tecrit edilmek isteniyoruz. Kürtleri kötülemek, terörist saymak için her türlü faaliyet yürütülüyor. Hükümetin, devletin en kapsamlı faaliyetlerinden biri bu alandadır. Buna karşı bir diplomatik mücadeleyi daha güçlü geliştirmemiz gerekiyor. Şimdiye kadar bu konuda sınırlı bir faaliyet yürüttük. Fakat bunun kapsam ve içerik olarak geliştirilmesi lazım. Soykırım rejimini teşhir ve deşifre eden, insanlık katliamı yaptığını açıkça gösterebilen, bütün dünya kamuoyuna bunu anlatabilen diplomatik faaliyet içinde olacağız. Hem soykırım sisteminin, AKP yönetiminin PKK’yi, Kürtleri terörist, terör örgütü saydırmayı hedefleyen diplomatik faaliyetini boşa çıkartmaya çalışacağız, hem de mevcut soykırım rejimini teşhir eden bir diplomatik faaliyet yürüteceğiz. Devletlere dönük de olabilir, toplumlara, sivil toplum kuruluşlarına yönelik çalışmalar da olabilir, ama esas olarak toplumları, demokratik kurum ve kuruluşları esas alacağız. Ama bunun da önemli bir faaliyet olduğunu bileceğiz. Böyle bir çaba da yürüteceğiz.

Dil ve kültür asimilasyonuna karşı

şiddetli bir mücadele yürütülmelidir

Diğer bir mücadele alanı da, dil ve kültür alanıdır. DTK çift dilliliği kabul etti. Bu reddedilmeyebilir. Fakat Kürt dilinin korunması, geliştirilmesi, öğretilmesi, kullanılması için kurumlaşma, kaynak aktarma ve planlı bir çalışma yürütmek gerekecek. Yine Kürt kültürünün geliştirilmesi açısından da bu geçerli olmaktadır. Demokratik bir kültür faaliyetine karşı çıkmamak gerekiyor. Kültürel kardeşlikleri öngören bir faaliyeti kabul etmeliyiz, ama kültür asimilasyonunu kesinlikle reddetmeliyiz. Dil ve kültür asimilasyonuna karşı çıkmamız gerekiyor. Ona karşı şiddetli bir mücadele yürütmek gerekli. Diğer yandan hem Kürt dili, hem de Kürt kültürünü açığa çıkartma, geliştirme, yaşanır kılma için Kürt sanatını edebiyatını örgütlemek üzere yoğun planlı bir faaliyet içinde olacağız. Bunu bir düzeyde geliştirmişiz, ama çok daha fazla geliştirmek gerekiyor. Tarihsel gerçeklikleri açığa çıkartan çalışmalar yapmak lazım. Dil, kültür, tarih alanını kurumlaştırmak da gerekmektedir. Bunlara dönük soykırımcı, asimilasyoncu saldırıları, yönelimleri bu çerçevedeki kurumlaşmaları etkisizleştirmeyi öngörmek gerekecek.

Bir de askeri boyut, askeri hedefler var. Devleti ayakta tutan silahlı kuvvetler ve silahlı kurumlardır. Türkiye’de şimdi silahlı kuvvet, 10-15 tane örgütlenme olarak ortaya çıkıyor. Türk devletinin Kürdistan’daki örgütlenmesi böyledir. Türkiye’deki boyutun ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Normal ordu yanında bir sürü özel ordular var. Koruculuk ordusu, polis ordusu, resmi polisler, sivil polisler var. Ajan ağı var. Gizli JİTEM örgütlülüğü var. İstihbarat örgütlenmeleri var. Bunların hepsini askeri kapsamda saymak gerekiyor. Dolayısıyla da bunlar, özel savaşı askeri boyutta yürüten güçlerdir. Devrimci Halk Savaşı, bunları etkisizleştirecek, imha edecek bir mücadeleyi ifade ediyor. Bu anlamda elbette ki, diğer bütün alanlarda faaliyet yürütebilmek, mücadele edebilmek için bu askeri boyutlu mücadelenin geliştirilmesi lazım. Çünkü bütün o faaliyetleri, kurumları bu güçler savunuyorlar. Bunlar etkisizleştirildiği ölçüde, diğer alanların savunması kalmayacak.

Özellikle bu gizli açık istihbarat güçleri ve ajan ağı, bütün polis örgütlenmeleri soykırım rejimini ayakta tutmanın temel kurumları oluyorlar. Bunlar halk üzerindeki baskı kurumlarıdır. Koruculuk sistemi yine öyle. Hepsi özel savaş kapsamında geliştirildi ve bu özel savaş örgütlenmeleri, kontrgerilla ve ordudur. Fakat bazılarına yaklaşımda yöntem zenginliği içinde olmak savaşın ve askerliğin bir gereği olmaktadır. Savaşı kazanabilmek için, düşmanını daraltmak, küçültmek, savaş faaliyetinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Şimdi biz de bunları öngöreceğiz. Böyle düz, kaba bir yaklaşım içinde olmayacağız. Örneğin koruculuk sistemi, özel savaşın örgütlediği bir kurumdur. Ama onunla mücadele ederken, yöntemlerimizi doğru seçeceğiz. Bize karşı bir oyun olarak geliştirildi. Kürt’ü Kürt’e kırdırtmak için, bir iç çatışma politikası olarak var edildi. Biz de bu politikayı boşa çıkartacak politik yaklaşımlar geliştireceğiz. Yani askeri hedeflerle savaş elbette ki askeri boyutta olacak, ama taktik de yapmayı, politik davranmayı da bileceğiz. Çünkü mevcut askeri örgütlülük bir özel savaş örgütlülüğüdür. İçinde çok fazla politik oyunlar var. Örneğin koruculuk bunlardan birisidir. Koruculuğa karşı mücadelede dikkatli olacağız.

Devrimci Halk Savaşı’nı sadece askeri boyutlu savaş olarak görmeyeceğiz

Yine askeri yükümlülük, vatan savunması anlamında oluşturulan orduyu hedeflerken dikkat edeceğiz. Bizimle savaşmak istemeyenleri öncelikli hedef yapmayacağız. Mevcut durumda siyasetle ordu arasında da çelişkilerin olduğunu belirttik. Ordunun içinde, “savaşla bu iş çözülmez” diyenler çoktur. Halka ve gerillaya saldırmayan operasyon yapmayan, sadece vatan güvenliği düzeyinde kalan güçleri savaş dışı tutmak için uygun yaklaşımlar, tutumlar, taktikler geliştireceğiz. Devlet sınırlarının korunmasına, oluşmasına karşı değiliz. Sınırları oluşturan, koruyan güçleri de bu anlamda, o düzeyde kaldığı ölçüde, başka devletlere karşı sınır güvenliği düzeyinde kaldığı, gerillaya ve halka karşı savaşmadığı ölçüde savaş hedefi yapmayacağız.

İstihbarat, ajan ağlarını şiddetle etkisizleştirmeyi, bu ihbarcı ajan ağını dağıtıp kaçırtmayı öngören bir politik yaklaşımımız da olacaktır. Şiddetle birlikte, hepsini yok etmek değil de, örgütlülüklerini parçalamak, dağıtmak, kaçırtmak temel bir hedef olacaktır.

Kısaca silahlı olan bütün güçler, savaşın hedefi konumundalar, ama o güçlerin içinde de ayrım yapacağız. Kimi, ne kadar askeri eylemin hedefi yapacağımızı, ne kadar politik mücadeleyle yaklaşacağımızı, nasıl taktikler geliştireceğimizi, karşı gücü kendi içinde zayıflatmak için neler yapacağımızı bileceğiz. Savaş dışı kalanları da hedef yapmayacağız. Saldırmayan, savaşa girmeyenleri savaşımızın hedefi kesinlikle yapmayacağız. Bu bakımdan öyle düz, eli silahlıdır, düşmandır diye, dümdüz bir askeri yaklaşım değil de, düşmanın içine girebilen, onu kendi içinde parçalayıp dağıtmayı, çatışmadan da savaşa girmez hale getirmeyi, etkisizleştirmeyi de içeren bir çalışmamız ve askeri duruşumuz olacaktır. Bunu bu süreçte önemli ölçüde geliştireceğiz.

Öyle genelkurmaydan başlamış bir ordu değil de, ere kadar, her savaşçıya kadar durumunu değerlendirmeyi öngören bir savaş yaklaşımımız olacaktır. Her karakola göre, her askeri birliğe göre, her komutanlığa göre, onun durumuna göre, özellikle aracılar ortaya çıktığında onları doğru kabul edeceğiz. Böyle davranmayı işbirlikçilik veya uzlaşma olarak görmeyeceğiz. Etkili savaş yapmanın, bir ideolojik siyasi amaca bağlı savaş yapmanın gerekleri olarak öngöreceğiz.

Geçmişte sadece askeri hedeflerle sınırlı bir savaş yaklaşımımız vardı. Şimdi artık bu aşılıyor. Eğer sadece askeri hedeflerle sınırlı kalırsa, bu çok dar bir yaklaşım olacaktır. Şimdiye kadar nasıl ki KCK sistemini sadece siyasi boyut olarak ele aldıysak, bu sefer de sadece askeri boyut olarak ele almış olacağız. O da bizi istediğimiz sonuca götürmeyecek ve kesinlikle daraltacaktır. Siyasi boyutta sonuç alamayışımızın önemli bir nedeni, burada daralmış olmamız oluyor. Karşı taraf da siyasi çözüme yanaşmıyor, ama biz de onu çözemiyoruz. Çünkü dar kaldık. Sadece siyasi boyutla kaldık. Ekonomik, sosyal, kültürel ve öz savunma boyutunu örgütleyemedik. Dolayısıyla karşıt güçler hukuku işlettiler, cezaevine doldurdular, çözümsüzlüğü dayattılar ve bizi boşa çıkardılar. Yani karşı tarafın çözümsüzlüğü dayatmasına fırsat vermiş olduk. Onun üzerinde bütünlüklü bir baskı oluşturamadık.

Şimdi savaş sürecinde de, sadece askeri boyutla sınırlı kalırsak, benzer bir durum ortaya çıkacaktır. Bu da geçmişteki savaştan farklı olmayacaktır. O savaşta istediğimiz sonucu nasıl tam alamadıysak, şimdi de alamayız. O halde şimdi demokratik siyasi mücadele yerine, Devrimci Halk Savaşı’nı geçirirken, dar bir askeri yaklaşım içinde olmayacağız. Devrimci Halk Savaşı’nı sadece askeri boyutlu bir savaş olarak görmeyeceğiz. KCK’nin tümünü harekete geçireceğiz. Yedi boyutta da mücadeleyi öngöreceğiz. Ekonomik, sosyal, hukuki, siyasi, diplomatik, kültürel boyutu da, askeri boyut gibi harekete geçireceğiz. Bütünlüklü ele alacağız. Hedefler programımız bütün bu alanları içerecektir. Böyle olursa doğru yaklaşmış oluruz. Hedefler programımızı doğru oluşturmuş oluruz.

İkinci önemli husus da, bütün bu boyutlarda hedefleri belirlerken, ideolojik siyasi ölçülerimizi, programımızı öngöreceğiz. Yani böyle düz bir biçimde, bizim dışımızda olan her şeyi düşman görüp ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi alanda bizim dışımızda olan her şeyi, düşman sayıp yok etmeyi hedeflemeyeceğiz. Devlet artı demokrasi kuralına uygun yaklaşacağız. Kürt ve Kürdistan gerçeğini kabul eden, Kürt sorununu çözmeye yaklaşan, demokratik davranan, demokratik toplum örgütlenmesiyle çelişmeyen kurumları, faaliyetleri meşru kabul edeceğiz. Düşman kabul etmeyeceğiz, hedeflemeyeceğiz. Onlarla ittifak yapacağız, onları savunacağız. Yaşamalarına izin ve imkan vereceğiz.

O halde bütün bu alanlarda hedefleyeceğimiz güçler kimlerdir? Elbette ki tekelci sömürücü güçlerdir. İnkarcı imhacı, faşist, sömürgeci, asimilasyoncu, katliamcı güçlerdir. Bu ayırımı iyi yapabilmemiz gerekiyor. Bunu yapabilmek için de ideolojik siyasi çizgiye, programa hakim olacağız. Paradigmaya hakim olacağız ve paradigmasal yaklaşım göstereceğiz. Doğru yanlış ayrımını buna göre yapacağız. Milliyetçi devletçi paradigmaya göre değil, demokratik toplum paradigmasına göre yaklaşacağız. Demokratik, Ekolojik, Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma’ya göre yaklaşacağız. Bizim doğrularımız bunlardır. Başkaları bunu yanlış görebilir, onların görüşüne göre yanlış yapacağız. Biz, kendi doğrularımızı uygulayacağız. Ama kendi doğrularımızı, Önderlik çizgisinin gereklerine göre, isabetli ve yerinde belirleyeceğiz. Bu konuda hata yapmayacağız. Hata yapmamak için de bunları bilip anlayacağız. Çizgiye hakimiyetimiz olacak. İdeolojik siyasi çizgiye hakimiyeti olmayan, amaçlarımızı, programımızı bilmeyen elbette ki bu savaşı yürütemez. Bu savaşı doğru yürütebilmek, doğru bir hedefler programı belirleyebilmek için bu çizgiye hakim olmak gerekiyor. Onun için de kendimizi eğitmemiz gerekiyor.

Devrimci Halk Savaşı’nda, askeri olarak karşı tarafı vurmuş mu, vurmamış mı durumu başarı ölçüsü olmayacaktır. Ondan önce hedefi doğru ve yeterli seçip seçmediğine bakacağız. Seçtiği hedefin, yaptığı işin programımıza ve çizgimize uygun olup olmadığına bakacağız. Uygun değilse, düşman hedefini tümden yok etmiş olsa bile, o düşmanca bir faaliyet olacaktır. O durum, düşmana değil, bize zarar verecektir. Onun için, önce hedefin doğru seçilip seçilmediğine, isabetli seçilip seçilmediğine bakacağız. Ondan sonra, hedef doğru bir tarzda vurulabilmiş mi, vurulamamış mı, taktik ve tarz doğru olmuş mu olmamış mı, ona bakacağız. Bütün bu alanlarda doğruyu yapmak gerekecek. 2010 Haziran-Temmuz savaşı bu ölçülere göre değerlendirildi. Önderlik, buna göre değerlendirdi. Bazı arkadaşlar “kayıp verdiğimiz, hedefi vuramadığımız için eleştiriliyoruz, başarısız sayılıyoruz” diyorlar. Hayır! Önderlik, çok başarılı olan eyleme de “yanlıştır, çizgimiz dışındadır, reddediyoruz” dedi. Yüzde yüz askeri başarı elde etmiş olan bir olaya, “bize değil, düşmana hizmet ediyor” dedi.

Bir kere önce hedefin doğru seçilmesi, ideolojik siyasi çizgiye uygun olması, hedefler programımıza uygun olması önem taşıyor. Ondan sonra, hedefin bir de doğru bir taktik ve tarzla, başarılı bir biçimde vurulması önem taşıyor. Başarılı eylem bunu gerektirecektir. Hedefler programında bu iki hususa dikkat edeceğiz. Bunlar yeni olan hususlardır. Değişik olan durumlardır. Eski yaklaşımlarla, mantıkla sürmeyecek durumlardır. Yeni Devrimci Halk Savaşı’nın hedefler programında yeni anlayışları, değişiklikleri ifade ediyor. Bu değişimi iyi görmemiz, doğru görmemiz, doğru anlamamız, buna uygun bir yaklaşım geliştirmemiz gereklidir. Devrimci Halk Savaşı’nın başarısı, bir de böyle çok dikkatli ve yeterli oluşturulmuş bir hedef programıyla, hedef seçimiyle ancak gerçekleşebilir. Bunu bilmek ve esas almak durumundayız.



Devrimci Halk Savaşı’nın özellikleri



Devrimci Halk Savaşı’nın özellikleri ve yürütücü güçleri üzerinde de durmak gerekmektedir. Amaçlarını, görevlerini, hedeflerini belirlemeye ve düşmana yaklaşımının nasıl olacağını tanımlamaya çalıştık. Bunlar önemli hususlardır. Düşman yaklaşımı kadar, dost yaklaşımının da tanımlanması gerekmektedir. Kitle çizgimizin de doğru anlaşılıp, uygulanması gereklidir. En azından bizim dışımızda olan, karşımızda gibi görünenleri nasıl ele alacağımızı netleştirmemiz gerekiyor. Kimi, nasıl hedefleyeceğimizi, düşman ya da karşıtlarımıza karşı mücadele yürütürken nelere dikkat edeceğimizi ortaya koyduk. Kimi ilk hedef yapacağımızı, kimi tarafsız kılıp, pasifleştirmek için nasıl bir yol izleyeceğimizi, kiminle uzlaşacağımızı belirlemeye çalıştık. Bunlar mutlaka olmak durumundadır. Bunlar olmadan, böyle bir yaklaşım göstermeden ve ayrım yapmadan içine gireceğimiz bir savaş, bizi çıkmaza sokacaktır. Her şeyden önce, yanlışa götürecektir. Vurmamamız gerekenleri vurdurtur, uzlaşmamız gerekenlerle çatışmaya girmemize yol açar, ilk etapta etkisizleştirmemiz gerekenleri etkisizleştirememeye götürür. Bu da başarıyı engeller. Demek ki başarılı olmak için, bunlara dikkat etmek gerekecektir. Savaş öyle dümdüz bir iş değil, karmaşık bir iştir. Seçimi iyi yapmak ve bir de planlı hareket etmeyi bilmek gerekiyor. Görevleri bu çerçevede ortaya koyduk.

Devrimci Halk Savaşı’nın görevleri salt askeri boyutlu değildir. KCK’nin bütün boyutlarını içine almaktadır. Programımızın uygulanmasını içermektedir. Önderlik de, “bütün boyutlarıyla KCK devreye girer” dedi. Bu açık bir durumdur. Bu da bizim, hedefler programında yeni bir yaklaşım içine girmemizi gerektirmektedir. İki hususa dikkat etmemiz gerektiğini söyledik: Bir, sadece askeri hedeflerle sınırlı kalmayacağız. O, dar bir yaklaşım olur. Devrimci Halk Savaşı’nın programına, özüne aykırı olur. İkincisi ise, hedefler içerisinde ayrım yapmayı bileceğiz. Bütün hedefleri aynı oranda, düz bir biçimde karşıya almayacağız. Öncelik vereceklerimiz yanında tali plana koyacaklarımız olabilecektir. O tür sıralamalar yapabileceğiz. Bu kesinlikle gerekecektir. Ancak böyle yapar, buna göre bir savaş planlaması ortaya çıkartabilirsek başarılı oluruz.

Görevleri ve hedefleri böyle olan bir savaşın temel özelliklerinin, karakterinin ve bu savaşın nerede olacağını, hangi güçler tarafından nasıl yürütüleceğini de netleştirmemiz gerekmektedir. Bunları netleştirmezsek, hata yapacağız. Geçmişte yürüttüğümüz savaşa ilişkin görüşlerimiz, buradan doğan bir mevzilenmemiz var. O devam ediyor, sürüyor ve değiştiremiyoruz. Bu anlamda da eskide tekrar, Devrimci Halk Savaşı’nın gereklerini görememe, kendini buna göre değiştirememe ortaya çıkıyor. Örneğin “orta yoğunluklu savunma savaşına geçelim” dediğimiz süreçte ciddi bir değişiklik yapamadık. Eylem yoğunluğundan öteye bir değişiklik düşünülemedi. Sadece kırsal alanda, dağda askerle çatışan pozisyonda kaldık. Ciddi bir biçimde onun ötesine geçemedik. 2010 yılında bu durumu ciddi bir şekilde eleştirdik. “Şehirlerde eylem alanı olmalı” diye somut kararlar aldık. Bunun üzerine dağdaki gerillayı tutup şehre indirdiler. “Şehirde gerillacılık yapıyoruz, haydi eylem yap” dediler, Ne dağa sıkışmış, orduyla çatışmayı aşamayan bir savaş, orta yoğunluklu savaş olabildi, ne de dağda orduyla savaşmaya göre eğitilmiş, hazırlanmış gerillayı, hemen kolundan tutup şehre göndererek, “haydi burada savaş” demekle savaş yapabildik. Girişimlerimizin büyük bir çoğunluğu başarısızlıkla sonuçlandı. Kayıplar verdik. Demek ki böyle olmuyor. O halde bu savaşın özelliklerini, zeminini, güçlerini iyi tayin etmek ve somutlaştırmak gerekiyor. Çünkü somutlaştırmadığımızda, “kolaydır, nasıl olsa anlaşılır” dediğimizde anlaşılmadığını gördük. Ciddi hatalar yapıldı ve hala da yapılmaktadır. Bu tür hatalara fırsat vermemek, onları giderebilmek için bu konuları değerlendirip netleştirmemiz gerekiyor.

Her şeyden önce, Devrimci Halk Savaşı’nın nasıl bir savaş olacağını, neleri esas alacağını, nerelerde yürütüleceğini netleştirmemiz gerekli. Bunu da netleştirirken, amaçlarımıza ve hedefler programımıza uygun bir belirleme yapmak durumundayız.

PKK, ilk şiddet kullanımına geçerken, şehirlerde, kasabalarda ajanlaşmış yapı, kurum ve kişilere karşı şiddet temelinde mücadele yürüttü. Bir askeri örgütlenme içine girmedi. Parti örgütlenmesiydi, ama bir savaş da yürüttü. Yaşananı savaş olarak tanımlamak hatalı değildir. Devlet buna karşı taktik değiştirip imha etmek üzere saldırıp daha farklı güçlerini harekete geçirirken, bu konumda mevzilenmiş, savaşan gücün de değişiklik yapması, güvenliğini sağlaması, kendini koruması, düşmanla daha etkili savaşır hale gelebilmesi için tedbir geliştirmesi gerekiyordu. Tedbirlerin önemli bir boyutu, zemin ve sistem değişikliği yapmasıydı. Bunu yapmakta zorlandık. Şehirden dağa çıkması, bireysel savaşçılıktan örgütlü savaşçılığa, birlik savaşçılığına, gerillacılığa geçmesi gerekiyordu. Bunu yapamadık. Siverek mücadelesi bunu hedefleyen bir mücadeleydi. Başarılı olamadık, anlayamadık. Siverek’te de, diğer alanlarda da zemin değişikliği, biçim ve sistem değişikliği de yapamadık. Kavramamız ve değiştirmemiz çok zor oldu. Bu da bir sürü kayba yol açtı. Bu durumun ‘79-80-81’deki kayıplarımızda önemli bir payı vardır.

Daha sonra 15 Ağustos Atılımı, kıra dayalı bir örgütlenme ve savaşı öngören bir atılım olarak gerçekleşti. 15 Ağustos temelinde gelişen gerilla, bir kır gerillası oldu. Kırda örgütlendi, savaştı ve kıra göre kendini eğitti. Kırdaki yaşamını ve faaliyetlerini sürdürebilmek için, ihtiyaç duyduğu kadar kitlelerle ilişkilendi. Kırda kitle ilişkisi geliştirdi, daha çok köylerde örgütlendi ve köylülüğe dayalı bir savaş yürüttü.

Düşman bu durumu ‘93-94-95 sürecinde değiştirip köylülüğü ortadan kaldırdı. Düşman, suyu kurutarak balığı yakalama taktiğine başvurdu. Gerillanın içinde hareket ettiği halkı yok ederek, gerillayı açığa çıkartıp avlamak istedi. Bu kadar köy yakma, yıkma, köyleri boşaltma durumu bunun için gerçekleşti. Diğer yandan kontrgerillayı geliştirdi. Kır koşullarında gerillaya karşı saldırı yürütebilecek savaş birlikleri örgütlemeye çalıştı. Onun tekniğini yaratmaya çalıştı, karşı gerilla yarattı. Doğan Güreş, “Türk PKK’sini yarattık” diyor. Yani PKK gerillası gibi eğitilmiş, onlar gibi donatılmış, örgütlenmiş, onlar gibi yaşayan, hareket eden bir askeri sistem geliştirdik, birlikler yarattık ve kırsal alana sürdük diyor. İşte kontrgerilla budur.

1994 yılından sonra bunlarla savaştılar ve gerillayı bu taktikle ezmek istediler. Köylerin boşaltılması durumu, gerillanın halk dayanağını, milis örgütlenmesini ortadan kaldırdı. Kontrgerilla, coğrafyayı etkili kullanmada gerillaya zorluk yarattı. Bu çerçevede biz de, daha çok araziye dayandık, coğrafyayı daha derin kullanmaya yöneldik. Önderliğin geliştirdiği taktikler böyleydi. Düşmanın bu kontrgerilla taktiklerine karşı, bir askeri taktik, tedbir olarak daha genişliğine ve derinliğine coğrafyayı kullanma, yeraltı sistemini geliştirme öngörüldü ve kısmen geliştirildi. Daha sonra 1998 yılında gerçekleşen ateşkes ile birlikte dağlık alanlara çekildik. Bu, 1999 yılında daha çok somutluk kazandı. Komploya karşı mücadele sürecinde daha fazla dağların derinliklerine, doruklarına, yine Güney’e çekilme oldu. Gerillanın mevzilenmesi buna göre oluştu.

1 Haziran 2004 yılından itibaren savaşa başladığımızda, gerillanın mevzilenmesi, örgütlenişi buna göreydi. Savaşı da buna göre yaptı, bunu aşamadı. Dağların en doruklarında kalan, dolayısıyla üzerine gelen orduyla çatışan, sadece askeri hedeflere vurabilen, onun ötesinde örgütlenmesi, gücü, hazırlığı olmayan, dolayısıyla da savaşamayan bir gerilla gerçeği ortaya çıktı. Bunu gidermek için biraz tartışmalar yürütmeye çalıştık, ama dikkat edilirse şimdiye kadar alanlarda bunun çok anlaşıldığı ve gereklerine göre çalışmaların yeterince yapıldığı söylenemez. Son yıllarda buna yönelim oldu, şimdi belli bir pozisyon alma, mevzilenmeyi değiştirme, belli bir çalışma yürütme var. Bu gittikçe derinleşiyor da, ama yeni olan bir şeydir ve henüz netleşmemiş, tamamlanmamış bir durumdur. Bir zemin değişikliği yapmak bile ciddi zorlukları içermektedir. Anlayış ve doğru bir hareket gerektiriyor. Bizde, bunu anlama ve gerekeni yapma çok zayıf işlemekte ve kayıplar verilmektedir. Başlangıçta şehirden dağa çıkarken kayıplar verdik ve çok zorlandık. Sonraki süreçlerde dağda köyler yok edilip kontrgerilla geliştirildiğinde coğrafyayı genişliğine ve derinliğine kullanma durumuna geçmede çok zorlandık. Bir sürü kayıp verdik. Bu, “köye dayalı yaşam” tarzı diye eleştirildi. Köye dayalı yaşam, o hareket tarzlarına ve ağır kayıplara neden oldu. Çünkü ortada köy kalmamıştı, aslında tasfiye edilmişti. Geriye kalan köyler de, düşman tarafından örgütlendirilmiş köylerdi. Birer tuzaktılar. Halk desteği sürdürüyoruz diye, düşmanın tuzağına düştük ve avlandık. Hepsi pusuydu ve bizi ciddi biçimde zorladı.

Her taktik değişiklikte

ciddi bir zorlanma yaşıyoruz

Komploya karşı mücadele içerisinde, pasif savunma konumunda, coğrafyanın en derinlerine üslenip mevzilendik. Bu kez de kitleden ve köye dayalı yaşamdan tümden koptuk. Daha sonra savaş yeniden gündeme gelince, bu sefer savaşmaya hazır olamadık. Ne düşman hakkında bilgimiz vardı, ne halk örgütlenmemiz vardı, ne coğrafyanın diğer alanlarını kullanabilecek gücümüz vardı. Böyle bir değişiklik yapamadık. Üzerinden altı yedi yıl geçmesine rağmen hala yapamadık. Geçen dönemde kayıplarımızın bu kadar çok olmasında bu durumun önemli bir payı vardır. Zemin değişikliğini, mevzilenmeyi basit bir olgu olarak görmemeliyiz. Bunu yapmada bile zorlanıyoruz. Her taktik değişikliği bizi ciddi bir biçimde zorluyor. Onu anlama, ona göre planlama yapma, mevzilenmemizi değiştirmede çok zaman kaybediyoruz. Hareket tarzında hantalız, anlama olayında geç anlıyoruz, dolayısıyla çok zaman kaybediyoruz ve bu durum da kayıplara yol açıyor. Bu bakımdan bu hususları iyi değerlendirmek, tartışmak ve önceden netleştirmek gerekiyor.

Yeni bir savaş hamlesine girerken, bu değişimleri yeterli bir biçimde yapmazsak, tehlikeli durumlarla karşı karşıya geliriz. Yine ağır kayıplar veren ya da başarımızı önleyici durumlara düşebiliriz. Bu tür durumlara düşmek istemiyorsak, hem bu konuları netleştirmemiz hem de iyi anlamamız gerekmektedir. Gerilla esnek bir güçtür, her yerde oldukça esnek bir biçimde gerekenleri de yapmalıyız. Bunları en iyi gerilla yapabilir. Gerilla yapamazsa, başka hiçbir ordu yapamaz. Ama bizdeki gerillacılık böyle esnek değildir. Bu anlamda iyi gerillalaşamayan bir duruşumuzun olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Zaten tartışıyoruz, eleştiri, özeleştiri yapıyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz. Bütün eleştirilerimiz, çabalarımız, eğitimlerimiz bu nedenle yapılmaktadır. Kaynağını buradan almaktadır.

Önderlik de mevcut görevler kapsamında, savaşı hangi zeminde ve nasıl bir tarzla, yöntemle yürütebileceğimiz konusunda üç tür savaş tarzından söz etmektedir. Devrimci Halk Savaşı’nın geliştirilmesi açısından, “bunları değerlendirir, kendileri için uygun olanları seçerler” diye belirttiği hususlar bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi, geçmişte olduğu gibi dağa dayalı, dağda yoğunlaşan savaş tarzının sürdürülmesi, savaş türünün devam ettirilmesidir. İkincisi, şehirlerde Sovyetik genel bir halk ayaklanmasının yapılmasıdır. Üçüncüsü ise kıra ve şehre dayalı, birlikte, dengeli ve ortak bir savaşın geliştirilmesidir.

Bunlardan hangisini esas alacağımızı, neyi öngörürsek programımızla, hedeflerimizle uyumlu olacağını ve bizi başarıya götüreceğini netleştirmemiz gerekiyor. Bu konular önemli olmaktadır. Hala bu konularda tam netlik sağlamış değiliz. Kavram olarak ifade ediyoruz, ama içeriği aydınlatılmamıştır. O nedenle de “şehirde savaşalım” deyince hemen dağdaki birkaç gerillayı şehre göndermek bir çare olarak görülüyor.

Eskisi gibi dağda savaşmanın bize neler getirip götürdüğünü ele almak gerekmektedir. Coğrafyaya dayanmak önemlidir. Kürt tarihinde olduğu gibi bizim gerilla mücadele tarihimizde de dağ, kendini savunmanın önemli aracı durumundadır. En büyük dayanaklarımızdan birisi olmaktadır. Eğer gerilla bütün saldırılara rağmen yenilmediyse, ezilmediyse bunda dağın, coğrafyanın, dağa dayalı gerilla mücadelemizin önemli bir payının olduğunu belirtebiliriz. Belki belirleyici demek abartı olur, fakat belirleyici temel unsurdan bir tanesinin dağ ve dağa dayanmak olduğu tartışmasızdır. Öyle olmasaydı, biz bu kadar saldırı karşısında yenilmez bir gerilla düzeyini tutturamazdık. Gerçekçi olmalı, geçmişi doğru değerlendirmeli ve günümüzdeki duruma da doğru bakmalıyız, ders çıkarmalıyız. Bu bakımdan savaşı uzun süreli kılmamızın, gerillayı yenilmez kılmamızın çok önemli bir unsurudur. Dağ ve ona dayanabilmemiz, onu kullanabilmemiz, temel bir savaş etkeni olarak değerlendirebilmemiz böyle bir sonucu verdi.

Fakat diğer yandan dağdaki savaşla zafer de kazanamadık. Düşman saldırılarını, büyük kayıplar vermeden boşa çıkartabildik, savaşın süresini uzatabildik. Bu anlamda kendimizi yenilmez kıldık, fakat düşmanı yenilgiye uğratan bir savaş ortaya çıkartamadık. Ona darbeler vurabildik, biraz zayıflatıp zorlayabildik. Orduyu ve onun koruduğu devleti yenilgiye uğratan, dağıtan, bu anlamda askeri zafer kazanan bir sonuç elde edemedik. Şimdiye kadar dağda yürüttüğümüz mücadelenin böyle bir sonucu vardır. Bize bu dersi tecrübe gösteriyor. Eğer böyle devam ettirmek istersek, bu sonuca razı olursak, dağa dayanarak veya dağı kullanarak bu savaşı daha da sürdürebiliriz. Bunun önünde bir engel yoktur. Dağ, hala buna imkan veriyor. Devletin yediği darbe, Ortadoğu’daki dağınıklık, Kürt halkının bilinç ve örgütlülük düzeyinin yarattığı destek, var olan gerilla örgütlülüğümüz, bunların tümü birlikte ele alındığında dağda böyle bir gerillacılığı daha uzun bir süre sürdürebileceğimizi ortaya koyuyor. Bunun önünde hiçbir engel yoktur. Elbette ki bu kendiliğinden olmaz; büyük bir ideolojik, örgütsel ve askeri faaliyetle olur. Böyle bir faaliyet gösterilirse, gerilla mücadelesi bu temelde uzun süre devam ettirilebilir. Mevcut veriler bunu imkan dahilinde kılıyor. Eğer başka şeyler yapamazsak, diğer alanlarda başarılı olamayacaksak, “her şeye rağmen bunu sürdürmek iyidir” derim. Yenilip yok olacaksak, teslim olup gideceksek, son çare olarak bunu sürdürsek iyidir.

Önderlik uyardı. Direnişin uzun sürmesi belki yozlaşmalara yol açabilir. Böyle uzayıp süren savaşlar yozlaşma yaratır. Ama o yozlaşmaları da ideolojik faaliyetle düzeltme, giderme imkanları vardır. PKK, bu konuda da bir tecrübe kazanmıştır. 2003 ve 2004 yıllarındaki provokatif tasfiyeci eğilimler bizi neredeyse yıkımla yüz yüze getirmişti. Bu tür yozlaşmaları aşmak ve düzeltmek kolay olmuyor. Yenilgi, oradan da gelebilir. Fakat biraz duyarlı olunur, ideolojik, örgütsel yaklaşım gösterilir, mücadele edilirse, provokatif tasfiyeci eğilimler, yozlaşmalar, çetecilik bertaraf edilebilir, temizlenebilir. Gerillada ideolojik, siyasi öncülük, parti öncülüğü oturtulabilir, sürdürülebilir. Bu temelde de direniş devam ettirilebilir. Bu, içinde yozlaşma tehlikelerini taşır. Yozlaşmadan doğacak tehlikeyi, yenilgi ihtimallerini taşır. Bu, halka zorluk yaşatır. Savaş halinde bir toplumu uzun süre tutmak her bakımdan zorlayıcı olur. Yani öyle kolay gerçekleşecek bir durum değildir. Ama yenilip imha olmaktansa, ya da teslim olup yok olmaktansa bütün bu zorlukları göğüsleyerek, direnip varolmayı sürdürmek daha iyidir. Başka bir şey yapılamazsa, bu tercih edilen olmalıdır.

Fakat bu ilk tercihimiz, tek tercihimiz de olmamalıdır. Şimdiye kadar bunu uyguladık. Başka türlü Türk soykırımcı rejim karşısında ayakta kalmak mümkün değildi. Çünkü bu soykırımcı rejim vahşiydi, saldırgandı ve katlediyordu. Onu boşa çıkartmak, dizginlemek, katliamcı saldırılarını etkisiz kılmak öyle kolay bir iş değildi. Bunu yapabilmek için coğrafyayı böyle esas aldık. Gerilla dağda kökleşti, derinleşti ve buradan mevcut sonucu ortaya çıkarttı. Birinci planda silah gücüyle, nicelik gücüyle, halkı ayaklandırmasıyla değil, dağa dayanması ve dağda düşmanı, orduyu yıpratmasıyla ayakta kaldı. Halk desteği de yenilmezliğinin önemli bir gücü oldu. Yine cesaret ve fedakarlığı önemli bir güç oldu. Birkaç etken vardır. Onlardan birincisi, dağ ve coğrafya olarak görülebilir.

Siyasi çözümün olması için karşı

tarafın da kabul etmesi gerekiyor

Ama artık bir düzeye geldik. Bunu hep böyle sürdürmek nereye kadar götürebilir? Geldiğimiz nokta artık siyasi çözümü gerektirmektedir. Biz, buna dayanarak yaklaşık yirmi yıldır siyasi çözüm gerçekleşsin diye bir çaba içerisinde de olduk. ‘93 başında ateşkes ilan etmiştik. Bu süreç, on sekiz yılını doldurup on dokuzuncu yılına giriyor. Böyle bir duruş temelinde siyasi çözümün gerçekleşmesini istedik. Çünkü bu duruş ancak ona yol açabilir. Dikkat edilirse, on sekiz yıldır da gerçekleştiremedik. Siyasi çözümde bizim duruşumuz, çabamız tek başına yeterli olmuyor. Siyasi çözüm bir uzlaşma durumudur. Tarafların hepsinin kabul etmesi gerekiyor. Karşı taraf kabul etmediği zaman, bizim çabalarımızı boşa çıkartabiliyor. Nitekim şimdiye kadar boşa çıkartıldık.

Mevcut durumda bunu devam ettirirsek de ne kadar çözümleyici olup olmayacağı da belli değildir. Karşı taraf bunu yine boşa çıkartabilir. Gücü ve imkanı oldukça da böyle davranır. Bu konuda mevcut inkar ve imha sistemini doğru anlamalıyız. Bu sistem, dünyanın hiçbir yerinde uygulanan bir sistem değildir. Başka sistemlerle bunu karıştırmamamız gerekiyor. Bu anlamda ısrarı, inadı vardır. Bir ruh hali ve psikoloji olmuş. Bu sistem, tüm dünya siyasetini kendi içinde birleştirmiş bir sistemdir. Bu bakımdan da, o sistem de dayatır. Bunun için çözümsüzlük devam edebilir. Buradan yola çıkarak “biraz daha uzatırsak çözüm çıkacak” demek doğru olmayabilir. Çözüm, çıkabilir de çıkmayabilir de. “Kesin çıkacaktır” denilirse, doğru söylenmemiş olur. Çünkü o sadece bize bağlı değildir, karşı tarafın da öyle bir yaklaşım göstermesine bağlıdır. Karşı taraf böyle bir yaklaşım göstermeyebilir. Tersine davranabilir ve bu uzun sürebilir. Bunları göze alarak, bir çözümden ziyade varolma biçimi olarak direnişi uygulayabiliriz. Fırsat oluşur, çözüme de yol açabilir, ama bu durumun bir çözüm garantisi yoktur. Onun için ilk tercih, tek tercih olmamalıdır. Eğer varsa imkanları çözüm arayışımızı başka yollarla yürütebilmeliyiz. Başka imkan yoksa o zaman çaresizliğin çaresi olarak, bu tür bir savaş devam ettirilebilir. O da yanlış değildir. Bu durum biraz daha direnerek varolma, özgürleşme sürecini devam ettirebilir ve derinleştirebilir.

İkincisi; şehirlerde Sovyetik bir halk ayaklanmasıdır. Biz bunu nasıl ve ne kadar uygulayabiliriz? Kürt halkı da, yirmi iki yıldır serhildan halindedir. Fakat Kürt halkının yirmi iki yıldır uyguladığı serhildan, Sovyetik ayaklanma denilen tarzdan farklı gelişti. Aslında bir devrim hareketi oldu. Biz buna “ulusal diriliş devrimi” dedik. Bu süreç, bireyin ve toplumun kendine gelmesi, inkarın, imhanın etkilerini ruhundan, psikolojisinden, duygusundan, davranışından atarak, kendini yeniden yaratması süreci oldu. Siyasi çözüm yaratma eylemi değil de, ideolojik, psikolojik ve toplumsal çözüm yaratma eylemi oldu. Kürt halkının yirmi iki yıllık serhildanı böyledir.

Kendini eğitip düzeltti. İnkar ve imha sisteminin, asimilasyonun ve soykırımın kendi düşüncesi, dili, kültürü, davranışı, yaşamı üzerindeki etkilerini yıktı. Kendini yeniden yarattı. Kişilik, kimlik ve kültür devrimi yaptırdı. Siyaseti de biraz zorladı. Siyasi çözüm dayatmalarında bulundu. Tutumunu ortaya koydu. Fakat siyasi çözümü gerçekleştiren, bu düzeyde zorlayan bir eylem düzeyine nicelik olarak da nitelik olarak da gelmedi. Amed’de Newrozlarda bir milyonu da buldu, ama o bir günlük kutlama oldu. Newroz bayramı kutlamalarında milyonları yakaladı, on milyona da ulaştı, ama sürece yayılmış oldu, parça parça oldu. Bir anda bütünlüklü ve siyasi çözümü dayatıcı olmadı. Siyasi çözümü talep etti, propaganda edici, uyarıcı oldu, ama dayatıcı ve gerçekleştirici olmadı. Nitelik olarak da hep silahsız serhildanlar olarak gerçekleşti. Açıklamalar yapan, protesto eden, talepler ortaya koyan eylemler oldu. Karşı taraf üzerinde bir siyasi çözümü zorlayan, dayatan bir nitelik kazanmadı. Öyle bir örgütlülüğe, donanıma sahip olmadı. Hep karşı tarafı teşhir eden, kendi tutumunu ve talebini ortaya koyan, ruha, duyguya, zihniyete hitap eden, onları değiştirmeyi öngören bir eylemlilik oldu. Böyle bir eylem içinde, Kürt bireyi ve toplumu kendini yeniden yarattı. Kürt’ü inkar eden zihniyetin kırılmasını da sağlamaya çalıştı. Eylemlerin böyle bir propaganda edici, eğitici, talep edici karakteri vardı, ama bundan öteye geçmedi.

Kürt kültür devrimi, demokratik devrim belli bir düzey kazandı. Bunu küçümsememek gerekiyor. Yine soykırımı teşhir etmede de bir düzey kazanıldı. Uluslararası kuşatma anlamında inkar ve imha sistemi çok zorlanmaktadır. Bu sistem birçok yönden zayıflatılıp parçalandı. Güney’deki gelişmeler bunları zorladı. Türkiye toplumu üzerindeki etkisi zorlayıcı bir hale geldi. Artık kuşatmayla, Türkiye toplumunu aldatan, yanıltan, Kürt’ün inkarına göre oluşturulan zihniyet, psikoloji, düşünce biçimleri kırıldı. Türkiye toplumu, insanı da biliyor ki, TC sınırları içindeki toplum homojen değil ve herkes Türk değildir. Kürtler de var ve bir toplum halindeler. Şimdiye kadar bu yok sayılmış ve yasaklanmıştı. Bu devleti oluşturanlar, yönetenler bu anlamda doğru söylememiş, yalan söylemiş, bazı gerçekleri gizlemişlerdir. Bunlar açığa çıkmıştır. Artık bunları Türkiye toplumunun çok değişik kesimleri de biliyor ve anlıyor. Türk aydınlarının önemli bir bölümü ifade ediyor. En faşist olanlar bile reddedemiyorlar. MHP bile “Kürt kardeşlerimiz” demek zorunda kaldı. Bu da ortaya çıktı.

Fakat dikkat edilirse tüm bu gelişmelere rağmen siyasi çözüm yaratamadı ve Kürt sorununun çözümü sağlanamadı. Demokratik Özerklik çözümünü gerçekleştiremedik. Bunun için gerekli müzakere, uzlaşma oluşmadı. Dolayısıyla anayasal, yasal düzenlemeler gelişmedi. Demokratik Özerklik, yani devletle Demokratik Konfederalizmin yönetim paylaşımı ve ilişkisinin düzenlenmesini ifade eden, hukuki bir sisteme yol açamadık. O, Demokratik Özerklik çözümü olacaktı. Bu gerçekleşmedi ve bu biçimde de artık gerçekleşmeyeceği kanıtlanmış oluyor. Bu durumda yeni bir eylemi, stratejik değişikliği, Devrimci Halk Savaşı’nı gündeme getiriyoruz. Çünkü aynı durumla bunu yapamayız.

Sovyetik ayaklanma bundan farklıdır. Hem bütünlüklü hem de nitelik olarak kullandığı araçları, örgütlülüğü, içeriği farklı bir eylemliliktir. Bu anlamda, yirmi iki yıllık Kürt serhildanı, Sovyetik bir ayaklanma, silahlı bir halk ayaklanması değildir. O düzeye getirilmedi. Bu duruma gelmemesini Önderlik ve parti sağladı. Biz isteyerek o duruma getirmedik. Mevcut durumu sürdürdük. Şimdi bu durumu değiştirip ayaklanmayla sonuca gidip gidemeyeceğimiz, onun başarısının olup olmayacağı, bütün alanlarda böyle bir silahlı ayaklanmaya girersek kazanıp kazanmayacağımız önemli tartışma konuları olmaktadır. Eğer sonuç almak istiyorsak, mevcut gelişmeler bunu da dikkate almayı, değerlendirme ve tartışma yapmayı gerektiriyor. Çok yönlü bakmamız gerekmektedir. Ayaklanmayı hangi düzeyde örgütleyeceğimizi, böyle bir eylemin başarı şansının, bunu gerçekleştirmenin verilerinin, yine tehlikelerin ne olup olmayacağını ölçüp değerlendirmemiz gerekmektedir.

Bazı veriler vardır. Mevcut serhildanlar bunun için bir hazırlığı ifade etmektedir. Halkta bir bilinçlenme var. Uzayan serhildanlar sürecinde, artık silahsız eylemselliğin sonuç vermediği yönünde bir kanaat da oluşmuş durumdadır. Halk tarafından da, bu biçimde sonuç alınmadığı, artık bu duruma bir son vermek gerektiği söyleniyor. Halkın örgütsüz de olsa, silahlı olma durumu, silahı kullanma gücü vardır. Ortadoğu’daki gelişmeler, birçok ülkede yaşanan iç savaşlar bir ölçü, özellik olarak Kürdistan’ı da etkiliyor. Gerilla var, gerilla buna bir düzeyde öncülük de edebilir. Bunlar olumlu verilerdir.

Fakat karşıtı olarak bir de mevcut inkar ve imha sisteminin özellikleri vardır. Böyle bir ayaklanmaya girişimin ne ile karşılaşacağı, ona dönük ne tür saldırıların olacağı ve ne kadar savunulabileceği belirsizdir. Çok fazla risk içermektedir. Karşı karşıya olduğumuz sistem, bu konuda vahşi ve saldırgandır. Bu kadar gelişmeye rağmen hala Kürt inkarını aşmıyor. Böyle sert bir silahlı dayatma bunu yaptırtabilir mi, yoksa bir karşıt saldırı, soykırım, katliamla mı yüz yüze gelir ihtimali de güçlü bir biçimde vardır. Mevcut rejimin karakteri kesinlikle böyledir. Öyle halk ayaklandı, bir şeyler istiyor diye bazı ülkelerde görüldüğü gibi çatışmaya girmeden, geri çekilecek durumu yoktur. Yönetimi de, kurumaları da öyledir. Milliyetçilik ve faşizm kurumlaştırılmıştır. Birçok örgütlü devlet kurumuna yedirilmiş durumdadır. Onlar bu zihniyetin gereğine göre hareket edeceklerdir. Bu da çatışmanın büyüyeceği anlamına geliyor. Askeri boyutta karşı saldırılar çok fazla olacaktır. Bu durum, devleti yıkımla tehdit edecektir. Bu anlamda devletin varlığını koruma anlamında bir katliam girişimi gelişecek ya da katliamcılık kendini öyle tanımlayabilecek. O zaman dışarıdan açık veya örtülü destek alma ihtimali de vardır. NATO’dan, Avrupa’dan, ABD sisteminden siyasi ve askeri müsamaha görüp destek alabilir. Çünkü mevcut devlet ve ordu onların da bir parçası durumundadır. Onlar da çıkarlarını bu devlet ve ordu üzerinden yürütüyorlar ve bunların varlığını öngörürler. O anlamda dışta da biraz müsamaha görebilir.

Bu koşullarda hem böyle bir durumu ne kadar savunabileceğimiz, saldırılar karşısında güvenliği ne kadar sağlayabileceğimiz, hem de böyle bir eylemi sürekli kılarak, zafer kazanmaya ne kadar götürebileceğimiz ciddi bir sorudur. Ciddi riskler ve tehlikeler içeren bir sorudur.

En doğru Devrimci Halk Savaşı

kırda ve şehirde dengeli bir biçimde yürütülecek bir savaştır

Üçüncüsü; kırda ve şehirde dengeli bir biçimde yürütülecek bir savaştır. Bu, daha makul ve sonuç alıcı görünüyor. Bu, tercih etmemiz gereken oluyor. Şimdiye kadar yürüttüğümüz savaş, sadece kıra dayalı yürütülen savaştı. Bizi yenilmez kıldı, direniş içinde tuttu, ama kesin zafere ulaşmamızı da engelledi. Bizim koşullarımıza bir Sovyetik ayaklanma da çok uygun düşmüyor. Bedeli çok ağır olacaktır. Sonucu çok belli olmayan riskli bir olaydır. Ama kırda ve şehirde dengeli bir savaş yürüterek, kendimizi örgütleme, Demokratik Konfederalizmi örgütleme ve sömürgeci soykırım rejimini parça parça darbeleyip zayıflatma, geriletme ve sınırlandırma daha çok gerçekleştirme imkanına sahiptir. Bu, daha iyi uygulayabileceğimiz bir tarz olabilir. Bu bakımdan da biz, Devrimci Halk Savaşı’nın zemini olarak bunu esas alıyoruz. Onun için geçen yıldan beri dağda, ovada, şehirde bütünlüklü bir savaştan, savaş güçlerinin her yerde mevzilenmesi, örgütlenmesi gerektiğinden söz ettik. Buna göre yeni bir yaklaşım içine girdik. Bu anlamda savaş zeminimiz değişmektedir. Bütün planlamalarımızı bu değişikliğe göre yapmalıyız.

En doğru Devrimci Halk Savaşı, kırda ve şehirde dengeli bir biçimde yürütülecek bir savaştır. Kırda bir parçasının olması, kıra dayanması hem şehirde gelişebilecek saldırılar, katliamlar karşısında bir savunma gücü olma hem de sürekliliği sağlama, yenilmez kılma unsuru olmaktadır. Şehirde savaş yapmak, şimdiye kadar kırda yapıp da sonuç alamadığımız, zafere gidemediğimizin eksikliğini giderebilir. Orada Demokratik Konfederalizm sistemimizi örgütleyen, kendi yönetimimizi inşa eden sonuçları, –genelde olmasa da parça parça– bazı alanlarda alabilir, bunu sürekli gelişen bir mücadele olarak uygulayabiliriz. Mevcut durumu aşmamıza, demokratik toplum örgütlülüğü ve yönetiminde daha ileri bir düzeyi ortaya çıkartmamıza imkan verebilir. İkili yönetim ortaya çıkarabiliriz. ‘90’ların başında kırsal alanda yarattığımız –ki o zaman paradigma değişikti– bir ikili yönetim durumu vardı. Ona benzer bir durumu şimdi şehirlerde Demokratik Konfederalizmi örgütleme temelinde- daha etkili geliştirebiliriz.

Devlet iktidarını sınırlayan, onun yerine halkın demokratik öz yönetimini geliştiren, Demokratik Konfederalizm sistemini örgütleyerek, toplumu yeni bir yaşam içine çeken gelişmeleri parça parça yaratabiliriz. Bazı alanlarda biz çok etkili oluruz, bazı alanlarda çok sınırlı oluruz devlet çok etkili olur. Ama ikili bir yönetim durumunu ortaya çıkartabiliriz. Yönetim değişikliğini yaratabiliriz. Demokratik Konfederalizmin inşasını gerçekleştirebiliriz. Bu da Kürt sorununun çözümü açısından yeni bir aşama ortaya çıkartır ve yeni bir ilerlemeye işaret eder. Bazı yerlerde sorunu çözebiliriz, yüzde seksen doksan etkinliğimizi kurabilir, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi faaliyetleri de tümüyle elimize geçirebiliriz. Oralar için sorun çözülmüş olur. Bazı yerlerde ise çözme mücadelesi yürütürüz. Yeni bir mücadele yürütme imkanımız ortaya çıkar.

KCK sisteminin devreye girmesi biçimindeki amaç ve buna göre belirlediğimiz hedefler programı da, bizim böyle bir –dağda, kırda ve şehirde– dengeli savaş yürütmemizi gerektiriyor. Mevcut belirlediğimiz amacı, programı hayata geçirecek savaş tarzı da bu oluyor. Çünkü yedi boyut saydık. Bu boyutlara ilişkin, görevleri yerine getirmek, hedefleri etkisizleştirecek bir savaş yürütmek ancak kırda ve şehirde yürütülecek bir savaşla olur. Sadece kırda savaş yürütürsek, bu boyutları uygulayamayız, hedefler programımızın sadece askeri boyutunu uygularız. Sadece kırda, dağda savaşırsak, KCK’nin örgütleme amacını gerçekleştiremeyiz. Sovyetik ayaklanmaya girersek de, onun garantisi yoktur ve riski çoktur. Başarı şansı azdır. Bizim ülke, toplum ve soykırım rejimi koşullarına çok uygun düşmüyor. O halde bizi, başarıya götürecek bir sistem olarak görünmüyor.

Ama kırda ve şehirde, ortak, dengeli bir savaş amaçlarımızı hayata geçirmemize, öngördüğümüz hedefler programını uygulamamıza, bu anlamda devlet artı demokrasi formülünü gerçekleştirmemize, Kürdistan’ın değişik alanlarında parça parça ikili bir yönetim yaratmamıza yol açabilir. Bu anlamda yürütülecek savaşın bedelini ödeyebiliriz, risklerini karşılayabiliriz. Bu biçimde katliam tehlikelerini aza indirmiş oluruz. Diğeri devleti tümden yıkmayı hedefler. Böyle bir durumda devlet de kendini korumak için her türlü saldırıya girecektir. Türk devleti, inkar sistemi böyle bir özelliğe sahiptir. Ama böyle bir savaş, onları da bir sınır içinde tutabilir. Örneğin Türkiye toplumunu daha büyük katliamlar karşısında duyarlı kılabilir. Uluslararası kamuoyunu Türk devlet katliamlarına destek vermekten alıkoyabilir. Devleti tümden hedeflemeyeceği, yok etmeyi öngörmeyeceği için devletten beslenen, çıkarlarını devletle sürdüren birçok çevreyi telaşlanmaktan ve katliamlara destek vermekten uzak tutabilir. Bu bakımlardan önemlidir. Böyle bir savaşı yürütme imkan ve koşulları daha fazladır. Coğrafya da buna uygundur. Bu konuda geçmiş savaş pratiğimiz bize imkan veriyor. Yine yirmi bir yıllık serhildan süreci, şehirlerdeki siyasi mücadele düzeyi buna imkan veriyor. O bakımdan en doğru, en kolay ve en sonuç alıcı bir biçimde yapabileceğimiz savaş türü olarak bunu görmemiz gerekiyor.

Bu bakımdan da savaş zeminimizi böyle yeniden netleştirmemiz gerekiyor. Devrimci Halk Savaşı’nın temel bir özelliği bu oluyor. Eskisi gibi sadece kırda, askeri boyutlu bir savaş değildir. Sovyetik bir ayaklanma da değildir. Bu, kıra ve şehre dayalı ortak, dengeli bir savaş türüdür. Devleti sınırlandırmayı, Demokratik Konfederalizmi inşa etmeyi hedefleyen bir savaş türüdür. O halde savaş zeminimizi buna göre oluşturmamız lazım. “Kırda ve şehirde savaş yürüteceğiz” denildiğinde iki savaşçıyı şehre gönderip “biz şehirde savaşa başladık” demek değildir. Nasıl ki ‘80’lerin başından itibaren kır bir savaş alanı olarak görülüp ona göre plan yapıldıysa, savaşçı eğitilip mevzilendirildiyse, bu temelde direnilip yenilmez bir gerilla ortaya çıktıysa, şehir savaşını da böyle öngörmek gerekmektedir. Bir iki kişinin, milisin veya gerillanın şehre aktarılmasıyla olacak bir iş değildir. Eşit ve dengeli görmek gerekmektedir. Bu noktada rolleri var. Dağ, bize stratejik duruş, yenilmezlik ve her türlü katliama karşı savunma gücü verecektir. Şehir savaşı ise hedeflerimizi yok etme ve amacımızı gerçekleştirme, Demokratik Konfederalizmi inşa etme, demokratik toplum örgütlülüğünü ve yönetimini yaratma imkanı verecektir. Her iki savaşın da farklı katkıları ve rolleri vardır. Hepsi birleştiğinde devleti darbeleyip daraltan, demokratik toplumu örgütleyen, Demokratik Konfederalizmi geliştiren bir sonucu yaratan savaşı ortaya çıkarır. Savaş gerçeğini bir de bu yönleriyle ele almamız gerekmektedir.

Gerilla önemini koruyacak rolünü daha büyümüş olarak oynayacaktır

Bu zeminlerde savaş yürüten kuvvetlerden bir tanesinin kır gerillası olacağı kesindir. Bu gerilla varlığını, önemini azaltmayacaktır. Tam tersine önemini, varlığını koruyacak, rolünü daha büyümüş olarak oynayacaktır. Bunun için de zayıflatılması, azaltılması değil, aksine güçlendirilmesi, büyütülmesi gerekmektedir. Bu yönlü herhangi bir yanlış anlayış içine girmemek gerekiyor. İkincisi, savaşı yürütecek yeni bir gerilla türü geliştirmemiz gerekmektedir. Buna öz savunma da dedik. Fakat çok sahip çıkılmadı, çok benimsenen veya sahiplenilen bir durum olamadı. Halihazırda yavaş yavaş gelişmektedir. En ciddi eksikliğimiz zaten burada yaşanıyor. Bunu geliştirmemiz gerekmektedir. Dağa, kıra göre eğitilmiş, örgütlendirilmiş, tecrübe edinmiş savaşçıyla şehirde savaş yürütülmez. Çünkü o dağ savaşçısıdır. Şehrin koşullarına göre insan seçmek, ona göre eğitmek, ona göre örgütlemek, ona göre savaş tarzı geliştirmek ve savaştırmak lazım. Bu apayrı bir savaş alanıdır. Bu alanın özelliklerine göre gerilla örgütlememiz, şehir gerillacılığı yapmamız gerekmektedir. Bir, kır gerillacılığı, iki, şehir gerillacılığı diyebiliriz. Temel bir savaş gücünün şehir gerillacılığı olması gerekmektedir.

Üçüncüsü de, serhildandır. Gençlik ve kadın örgütlülüğüne dayalı, legal imkanları da kullanan, fakat onunla kendini tam bağlamayan, meşruiyeti kendine hep esas alan, meşru savunma kapsamında hareket eden bir serhildan hareketi de devam etmelidir. Bu son dönemlerde daha çok gelişti. Önemli bir tecrübe birikimi ve belli bir örgütlülüğümüz de vardır. Bunun da üçüncü bir kuvvet olarak devam etmesi gerekiyor. Bu serhildanın bir ucu kitle eylemliliğidir. Dolayısıyla legal alan varolduğu müddetçe demokratik siyaset yürütmelidir. Bir ucu da sivil itaatsizlik denen, yasalara uymayan ama ateşli silah kullanmayan, meşru örgütlenmelere dayanan, gençlik, kadın örgütlülüğünü öngören bir eylemlilik düzeyi, serhildanıdır. Bütün bunları içine alacak bir eylem alanı olarak öngörmemiz gerekmektedir. Böyle bir mücadele sürdürülebilir. Çünkü yirmi bir yıllık bir geçmişi var ve bir sistem haline de geldi. Şehirde, dağda gerilla mücadelesi var. Böyle bir mücadelenin, serhildanın düşman katliamlarına yol açmasına izin verilmemelidir. Bu konuda sınır koymamız gerekiyor. Şehirde savaş yaparken de, savaşı gerillaya dayalı ayrı yapmak, serhildanı ayrı örgütleyebilmek gerekmektedir. Öyle olursa riskler vardır, ama bir duyarlılık da oluşmuştur. Yirmi bir yıldır bir tecrübe de oluşmuştur. Bu tecrübe yeni ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla kolay kolay öyle saldırılara hedef olmaz. Saldırı yapanlar teşhir olup zorlanırlar. O hareket kendini savunabilir; polis karşısında ateşli silaha dayanmayan öz savunmayla, örgütlülükle, ona uygun araçlarla kendini savunabilir. Yine legal eylemlilikleri, kitle eylemlilikleri üst düzeyde geliştirilebilir.

Mevcut durumda Devrimci Halk Savaşı’nın özellikleri olarak: Bir, kıra ve şehre dayalı ortak, dengeli bir savaş olmak durumundadır. İki, bu savaşın güçleri olarak kır gerillası, şehir gerillası ile serhildanı öngörmeliyiz. Bu savaşın yürütüleceği üç temel ayak ve güç bunlardır. Diğer bütün boyutlarda da mücadele sürecektir. Bunları geliştirebiliriz. Şehir gerillacılığı ve serhildan şehirde oluyor. Diğeri ise kır gerillacılığıdır, dağa dayanıyor. Aslında bir güvence oluyor. Kır gerillacılığı şehirde eğitimin, örgütlenmenin, böyle bir mücadele yürütmenin bir dayanağı olarak rol oynuyor. Kır olmadan, şehirde bunların hiçbiri zaten olamaz. Ancak kırda gerilla varlığına dayanırsa, şehirde gerillacılık ve serhildan yapabiliriz. Geçmiş tarih bunu gösterdi.

Eğer PKK ilk çıktığında Kürdistan’da bir ayaklanma yapabilme imkanı olsaydı gerillaya geçmeye hiç gerek olmazdı. PKK bunu 1979 ve 80’li yıllarda yapabilirdi. Dağa dayanmadan şehirde gerillacılık olsaydı, ki PKK şiddet kullanmaya şehirde başlamıştı- onu elbette yapardık. Ama Kürdistan koşullarında o yöntem sürdürülemedi. Dağa dayanmak zorunda kaldık. Şimdi bu duruma kadar geldi. Bütün bunları tarihsel olarak yaşadık. Ama dağdaki gerillayla da bir direniş yürüttük, bugüne kadar geldik ama istediğimiz sonuca ulaşamadık. Hedeflerimizi tam elde edemedik. Bunu elde edebilmek için dağdaki gerillayı, kır gerillasını şehir gerillası ve serhildanla tamamlamak istiyoruz. Şehir gerillası da, söz konusu serhildan da, Kürdistan koşullarına özgü mücadele biçimleridir. İkisi de şimdiye kadar açığa çıkmıştır. Başka yerlerdeki şehir gerillacılığına benzememektedir. Yine serhildan da, başka yerlerdeki serhildanlara benzemiyor. Tamamen bizim koşullarımızda ortaya çıkan mücadele biçimleridir. Bu üç mücadele biçimini iki zeminde etkili bir biçimde uygulayabilirsek, öngördüğümüz amaçları başarabiliriz. Bunu başarma koşulları, imkanları fazlasıyla vardır. Bu yapılamazsa dağ, kırsal alandaki durum tercih edilebilirdi. Aslında o rolünü geçmişten şimdiye kadar oynadı. Daha fazlası, çaresizlik içinde uzatmak oluyor ve onu tercih etmemek lazım. Sovyetik ayaklanmayla da yapamayız. O halde Devrimci Halk Savaşı’nın zemini, temel güçleri ve eylem biçimleri böyle olmak durumundadır. Buna göre biz bu savaşı örgütleyip yürütmeliyiz.
 
#20
Zapatizm toplumsal bir harekettir ve silahlı isyan hareketleri örneğinde, kazanan ya da kaybeden değil, ayak direyen olmak gerekir. Bugün önemli olan şey, çatışmaya bir çözüm bulmaktır ve biz herkesten şunu istiyoruz: kaybetmemize yardım edin. Biz bu ülkeye yeni bir istiklal marşı vermek istemiyoruz, ezbere bildiğimiz bozgunlar listesine eklenecek yeni bir kahraman daha vermek istemiyoruz. Bu anlamda artık ölüme eğilim duymuyoruz. Bir asker (kesinlikle ben de onlardan biriyim) kesinlikle saçma ve irrasyonel biridir; çünkü ikna etmek için silaha sarılma imkânı vardır. sonuçta bir asker emir verdiğinde bunu yapar: silahların gücüyle ikna eder. Bu nedenle bizce, biz de dâhil, askerler asla yönetmemelidir; çünkü kendi fikirlerine değer kazandırmak için silaha başvuranların fikri kıttır. bizce silahlı hareketler, her ne kadar devrimci olsalar da esasen keyfi hareketlerdir. Her koşulda, silahlı hareketlerin yapması gereken şey sorunu ortaya koymak, sonra da bir kenara çekilmektir. (subcomandante marcos )
öncelikli olarak marinaledanın paylaştığı son yazıyı özeleştiri yazısını daha öncede okumuştum.. gerçek anlamda artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini ve değiştiğini anlatan güzel bir söyleşi.. bu tarz konferanslar özgürlük hareketinde yoğunlaşmaya başladı.. bi kaç tane daha okumuştum.. silahın bazen ne kadar gereksiz kullanıldığını şiddetin her zaman çözüm olmadığını her daim belirtiyorlar konferans ve kongrelerde.. ve tabikide bunları yaparken senelerdir önderliğin anlatmaya çalıştığı noktaya geliniyor.. önderlik bi kez daha hatırlanıyor.. ÖRGÜTLÜLÜK ! önderliğin bence en çok dem vurduğu nokta ve eleştirdiği nokta.. çünkü kendisi muhteşem bir örgütleme insanı.. kemal pir ve haki karer den biliyoruz bunu.. ve tabiki daha bir çok şeyden.. savaşın sadece silahla değilde şiddetle değilde örgütleme yöntemleriyle alternatif çalışmalarla geliştirileceğini 17 yıldır içerdede dile getiriyor zaten.. kendisi şimdi dışarda olsa başlayacağı ilk noktanın köyler olduğunu beyan etmişti..

neyse uzun lafın kısası :) biraz içimi döktükten sonra :) silahın zorun şiddetin ben birer iktidar aracı olduğunu düşünüyorum.. hemde direk.. amacı ne olursa olsun.. devrimci şiddet devrimci zor gibi kavramlarında bunların üstüne örtmekten başka bir şey olmadığını düşünüyorum.. marcos ta aynen zihnimdekileri birebir söylemiş.. çok açık ve net..
tabi özsavunma mekanizması ve halkın kendi içinde silahı alternatif kullanması (iktidarcılık amacı gütmeden) ayrı konular..

mesela birer örnek vereyim.. günümüzde çetecilik baronluk mafyacılık ne düzeylerde biliyoruz.. zaten tc devletini tanımlarkende çete devleti olarak kuruldu öylede devam etti desek yanlış olmaz.. peki bu çete örgütlenmelerinin en altında tabanında kim var ? mesela ankara yenidoğan çinçin istanbul da çeşitli semtler adanada çeşitli semtler aslında tc nin her yerinde.. her yerde taban gençliktir.. hemde çocuk yaştan itibaren eğitilip pişirilerek.. çok tanıdığım da olmuştur bu yollardan geçen.. anlatımları şu.. o silahı çakıyı sopayı her neyse elime aldğımda güç bende iktidar hegemonya bende diye hissediyorum derler.. sonucu önemli değildir.. çünkü mekanlarda raconu kesip karşındakinin iktidarını eline almak onun üzerinde hegemonya kurmak büyük bir onurdur !!! iktidar istemi tapımı böyle bir durum.. ve bu yollardan geçip te sonunda buralardan kurtulan kişilerin söyledği bir başka şeyde şudur.. ben hangi hakla hangi kafayla hangi cesaret ve özgürlükle karşımdakilere iktidar kurma hakkına sahibimki ?? ben kimim ki ??? peki onlar kimki ?? vb gibi..
işte devlet yapılanmasının ve iktidarın ben taaa buralardan oluşutuğunu düşünüyorum..
iktidar ve hegemonyanın çok derin noktalarının buralar yani halkın ta kendisi yani taban ! olduğunu düşünüyorum.. yani direk zihniyetsel bir durum olduğunu düşünüüyorum..

silahı zoru şiddeti bu çerçevede marcosunda dediği şekilde eleştiriyorum..
 
Üst