Said-i Nursi Irkçı Değildir.

#1
(1)

Mahkeme başkanı SAİD-İ KURDİ’ye: “Sen bizim kurallarımızı, rejimimizi kabul etmiyorsun. Onun için biz sana bu muameleyi yapıyoruz.” Said-i Kurdi’nin cevabı çok öğreticidir. “Bu mesele (KÜRT MESELESİ) insanlaşma meselesidir. Kürtlere yapılan muamele insanlık dışıdır. Değil ben hiçbir ehl-i vicdan bu rejimi kabul edemez.”
—Emirdağ Lahikası 2 s143-





TARİHİ GERÇEKLER IŞIĞINDA TÜRK



NURCULUĞUNUN KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMI





Öncellikle böyle bir araştırmaya neden ihtiyaç duyduğumu açıklamakta sonsuz yarar var. Şimdiden belirmeliyim ki; bu konu hem çok nazlı hem de karmaşıktır. Anlamaya çalıştığım şey şudur: Türk dindarları dünyadaki tüm Müslüman haklara gereğinde fazla bir ilgi göstermelerine rağmen, sıra aynı vatanı, aynı kaderi paylaşan Kürtlere gelince ilginç bir şekilde, İslam dininin engin hoşgörüsünden kopup ırkçı şovenist egemen anlayışla aynı izaha geliyorlar.


Yine Taraf gazetesi kurucusu değerli aydın AHMET ALTAN’IN “Dindarlar ve Kürtler” başlıklı yazısı, aynı gazetenin yazarı R.OZAN KÜTAHYALI’nın “Gülen cemaati ve Kürtler” başlıklı yazılar beni böyle bir araştırmaya yöneltti.

Altan ve Kütahyalı dindarların ve Kürtlerin mazlum olduğunu aynı sistem tarafında ezildiklerini, dolaysıyla da kendi aralarında bir empati oluşması gerektiğini belirtmekteydiler.

Kürtlerin ve Gülen cemaatinin birbirlerine karşı kullandıkları dilin çok sert olduğunun altını çizmekteydiler. Aslında her iki yazarda dileklerinde son derece haklıydılar ve olması gereken de buydu.

Ancak gözden kaçan bir şey vardı. Oda Gülen cemaatinin Kürt sorununa bakışı klasik İslami hoşgörüsünden çok egemen
Ulus bakışına sahip olmasıydı. Bu ırkçı zihniyet elbette bir günde oluşmadı. Bu zihniyetin birde tarihi arka planı var. İşte asıl merak etiğim şey bu tarihi arka plandır. Çok ilginç bir şekilde bu cemaatin Kürt algısı ile CHP’de vücut bulan Kürt algısı aynı şekildedir. Devlet Kürt sorununda nasıl bir rota izlemişse bu cemaatte aynı rotanın “din” kanaatını oluşturmuştur.


Bu belirlemeyi sadece ben yapmıyorum, bu belirlemeyi Said-i Kurdi’nin talebesi Med Zehra vakfı kurucusu M.SIDDIK ŞEYHANZADE yapıyor. İşte bu cemaatin tarihi şifrelerini bu tarihi süreç içerisinde nasıl bir rota izlediklerini, kimleri desteklediklerini, hangi partilerle kol kola girdiklerini, nasıl geliştiklerini, Kürt sorununa bakışlarını, değerli Kürt alimi Said-i KURDİ’NİN etnik kökenini nasıl çarpıttıklarını, eserlerini çevirirken orijinal metinleri nasıl tahrif ettiklerini Kürt ve Kürdistan kavramları nasıl unutturmaya çalıştıklarını M.SIDDIK ŞEYHANZADE’nin (Orta Şarkta Milletlerin Dirilişi–2) adlı eserini kaynak göstererek aktarmaya çalışacağım.


SAİD-İ KURDİ KİMDİR?



Said-i Kurdi 1876 yılında Bitlis’e bağlı Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğmuş Kürt bir ailenin çocuğudur. Asıl adı Said-i Kurdi’dir. Soyadı kanunundan sonra doğduğu köyün adı olan Nurs soyadını almıştır.


Taği köyündeki Molla Mehmet Efendi Medresesinde Şeyh Abdurrahman Taği2den medrese eğitimi almıştır.

1888’de diplomasını almıştır. Daha sonra birçok yer dolaşmış ilim meclislerinde tartışmalara katılmıştır. 32 yaşında Van’da ayrılmıştır. Ve İstanbul’a kendi hayalindeki üniversiteyi (Medresetü’z Zehra) Van’da kurmak için gelmiştir. Bu konuyla ilgili II. Abdülhamit’e başvurmuştur. Bu talebinden dolayı akıl hastası olduğu söylenmiş ve bakım için Toptaşı akıl hastanesine gönderilmiştir. Ve sonradan Toptaşı hapishanesine gönderilmiştir.

Kurdi İstanbul’a geri dönmüş ve tekrar hayal kırıklığına uğramıştır.1908’de Selanik’e gitmiş, orada İttihat ve Terakki fıkrasının üyeleriyle tanışmış ve Sultanın baskı rejimine karşı kendilerine destek vermiştir.

İstanbul’a döndükten sonra İttihad-ı Muhammed-i cemiyetini kuruluş faaliyetinde bulunmuştur.31 MART vakasında mahkemelik olmuştur, fakat 1910 beraat etmiş Van’a geri dönmüştür.

1911 Şam seyahatine gitmiş ve daha sonra İstanbul dönmüş. Sultan Reşat’ın Balkan seyahatine iştirak etmiş, bu seyahatte kurmayı planladığı Medresetü-z Zehra sermaye bulabilmiş fakat bu proje Balkan savaşı başlamasıyla ertelenmiştir.

Kurdi 1913 Van’a geri dönmüştür.1917’ye kadar Van’da bulunmuş bu tarihte Ruslara karşı Bitlis savunmasını üstlenmiş ve Ruslara esir düşmüştür. Daha sonra bir Rus askerin yardımıyla firar ederek Avrupa üzerinden Türkiye’ye dönmüştür.

1922 yılında Kurdi Anakara’da Mustafa Kemal’le görüşmüş, 1923 yılında Parlamento’da kendi fikirlerini dile getirmiştir. Bu yıldan sonra Ankara’dan ayrılmış 1925 yılına kadar Van’da kalmıştır. Bu süre içerisinde Van’da öğrencilerine ders vermiş ve iki yılını Erek dağında geçirmiştir.

1925 yılında Şeyh Said isyanıyla bağlantısı olduğu iddasıyla yakalanıp Isparta’nın Barla kasabasına sürgüne gönderilmiştir. Risale-i Nur’la ilgili ilk çalışmalarını burada yapmıştır. Kurdi 1925 -1950 yılları arasında defalarca yargılandı, hapsedildi ve çeşitli illere sürgüne gönderildi.

Said-i Kurdi 23 Mart 1960 ‘da Urfa yolculuğu sırasında vefat etmiş ve burada gömülmüştür. 1960 darbesi sonrasında mezarı kazılarak naaşı İsparta civarında bilinmeyen bir yere gömülmüştür.
 
#2
(1)

Mahkeme başkanı SAİD-İ KURDİ’ye: “Sen bizim kurallarımızı, rejimimizi kabul etmiyorsun. Onun için biz sana bu muameleyi yapıyoruz.” Said-i Kurdi’nin cevabı çok öğreticidir. “Bu mesele (KÜRT MESELESİ) insanlaşma meselesidir. Kürtlere yapılan muamele insanlık dışıdır. Değil ben hiçbir ehl-i vicdan bu rejimi kabul edemez.”
—Emirdağ Lahikası 2 s143-





TARİHİ GERÇEKLER IŞIĞINDA TÜRK



NURCULUĞUNUN KÜRT SORUNUNA YAKLAŞIMI





Öncellikle böyle bir araştırmaya neden ihtiyaç duyduğumu açıklamakta sonsuz yarar var. Şimdiden belirmeliyim ki; bu konu hem çok nazlı hem de karmaşıktır. Anlamaya çalıştığım şey şudur: Türk dindarları dünyadaki tüm Müslüman haklara gereğinde fazla bir ilgi göstermelerine rağmen, sıra aynı vatanı, aynı kaderi paylaşan Kürtlere gelince ilginç bir şekilde, İslam dininin engin hoşgörüsünden kopup ırkçı şovenist egemen anlayışla aynı izaha geliyorlar.


Yine Taraf gazetesi kurucusu değerli aydın AHMET ALTAN’IN “Dindarlar ve Kürtler” başlıklı yazısı, aynı gazetenin yazarı R.OZAN KÜTAHYALI’nın “Gülen cemaati ve Kürtler” başlıklı yazılar beni böyle bir araştırmaya yöneltti.

Altan ve Kütahyalı dindarların ve Kürtlerin mazlum olduğunu aynı sistem tarafında ezildiklerini, dolaysıyla da kendi aralarında bir empati oluşması gerektiğini belirtmekteydiler.

Kürtlerin ve Gülen cemaatinin birbirlerine karşı kullandıkları dilin çok sert olduğunun altını çizmekteydiler. Aslında her iki yazarda dileklerinde son derece haklıydılar ve olması gereken de buydu.

Ancak gözden kaçan bir şey vardı. Oda Gülen cemaatinin Kürt sorununa bakışı klasik İslami hoşgörüsünden çok egemen
Ulus bakışına sahip olmasıydı. Bu ırkçı zihniyet elbette bir günde oluşmadı. Bu zihniyetin birde tarihi arka planı var. İşte asıl merak etiğim şey bu tarihi arka plandır. Çok ilginç bir şekilde bu cemaatin Kürt algısı ile CHP’de vücut bulan Kürt algısı aynı şekildedir. Devlet Kürt sorununda nasıl bir rota izlemişse bu cemaatte aynı rotanın “din” kanaatını oluşturmuştur.


Bu belirlemeyi sadece ben yapmıyorum, bu belirlemeyi Said-i Kurdi’nin talebesi Med Zehra vakfı kurucusu M.SIDDIK ŞEYHANZADE yapıyor. İşte bu cemaatin tarihi şifrelerini bu tarihi süreç içerisinde nasıl bir rota izlediklerini, kimleri desteklediklerini, hangi partilerle kol kola girdiklerini, nasıl geliştiklerini, Kürt sorununa bakışlarını, değerli Kürt alimi Said-i KURDİ’NİN etnik kökenini nasıl çarpıttıklarını, eserlerini çevirirken orijinal metinleri nasıl tahrif ettiklerini Kürt ve Kürdistan kavramları nasıl unutturmaya çalıştıklarını M.SIDDIK ŞEYHANZADE’nin (Orta Şarkta Milletlerin Dirilişi–2) adlı eserini kaynak göstererek aktarmaya çalışacağım.


SAİD-İ KURDİ KİMDİR?



Said-i Kurdi 1876 yılında Bitlis’e bağlı Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğmuş Kürt bir ailenin çocuğudur. Asıl adı Said-i Kurdi’dir. Soyadı kanunundan sonra doğduğu köyün adı olan Nurs soyadını almıştır.


Taği köyündeki Molla Mehmet Efendi Medresesinde Şeyh Abdurrahman Taği2den medrese eğitimi almıştır.

1888’de diplomasını almıştır. Daha sonra birçok yer dolaşmış ilim meclislerinde tartışmalara katılmıştır. 32 yaşında Van’da ayrılmıştır. Ve İstanbul’a kendi hayalindeki üniversiteyi (Medresetü’z Zehra) Van’da kurmak için gelmiştir. Bu konuyla ilgili II. Abdülhamit’e başvurmuştur. Bu talebinden dolayı akıl hastası olduğu söylenmiş ve bakım için Toptaşı akıl hastanesine gönderilmiştir. Ve sonradan Toptaşı hapishanesine gönderilmiştir.

Kurdi İstanbul’a geri dönmüş ve tekrar hayal kırıklığına uğramıştır.1908’de Selanik’e gitmiş, orada İttihat ve Terakki fıkrasının üyeleriyle tanışmış ve Sultanın baskı rejimine karşı kendilerine destek vermiştir.

İstanbul’a döndükten sonra İttihad-ı Muhammed-i cemiyetini kuruluş faaliyetinde bulunmuştur.31 MART vakasında mahkemelik olmuştur, fakat 1910 beraat etmiş Van’a geri dönmüştür.

1911 Şam seyahatine gitmiş ve daha sonra İstanbul dönmüş. Sultan Reşat’ın Balkan seyahatine iştirak etmiş, bu seyahatte kurmayı planladığı Medresetü-z Zehra sermaye bulabilmiş fakat bu proje Balkan savaşı başlamasıyla ertelenmiştir.

Kurdi 1913 Van’a geri dönmüştür.1917’ye kadar Van’da bulunmuş bu tarihte Ruslara karşı Bitlis savunmasını üstlenmiş ve Ruslara esir düşmüştür. Daha sonra bir Rus askerin yardımıyla firar ederek Avrupa üzerinden Türkiye’ye dönmüştür.

1922 yılında Kurdi Anakara’da Mustafa Kemal’le görüşmüş, 1923 yılında Parlamento’da kendi fikirlerini dile getirmiştir. Bu yıldan sonra Ankara’dan ayrılmış 1925 yılına kadar Van’da kalmıştır. Bu süre içerisinde Van’da öğrencilerine ders vermiş ve iki yılını Erek dağında geçirmiştir.

1925 yılında Şeyh Said isyanıyla bağlantısı olduğu iddasıyla yakalanıp Isparta’nın Barla kasabasına sürgüne gönderilmiştir. Risale-i Nur’la ilgili ilk çalışmalarını burada yapmıştır. Kurdi 1925 -1950 yılları arasında defalarca yargılandı, hapsedildi ve çeşitli illere sürgüne gönderildi.

Said-i Kurdi 23 Mart 1960 ‘da Urfa yolculuğu sırasında vefat etmiş ve burada gömülmüştür. 1960 darbesi sonrasında mezarı kazılarak naaşı İsparta civarında bilinmeyen bir yere gömülmüştür.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------


Said-i Nursi Irkçı Değildir. İşte Gerçekler



Said-i Nursi hiçbir eserinde ırkçılık yapmamıştır. İster Osmanlıcasından İsterseniz Latin alfabe ile yazılmış olanlardan herzaman size örnek gösterebilirim. Çıkışınız yanlış Nurculuğun Irkçılığı olmamıştır. Kitaplar ortada, azıcık okuyan çok iyi anlayabilir. Dördüncü Desise-i Şeytaniye Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalÂletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir. Elcevap: Ey bedbaht mülhid Ben felillâhilhamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiâze ediyorum. Ey mülhid Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faydasız uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terk etsin. Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Meselesinde, delilleriyle menfi milliyetin mahiyetini ve zararlarını gösterdiğimizden, ona havale edip, yalnız o Üçüncü Meselenin âhirinde icmal edilen bir hakikati burada bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki: O Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki: Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile, Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kurânın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım. Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr Türkün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: Türk milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta teşcî eden frenkmeşrebâne terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin. Eğer zerre miktar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevap ver. Şöyle ki: Türk milleti denilen şu vatan evlâdı altı kısımdır. Birinci kısmı, ehl-i salâhat ve takvâdır. İkinci kısmı, musibetzede ve hastalar taifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı, çocuklar taifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zayıflar taifesidir. Altıncı kısmı gençlerdir. Acaba bütün evvelki beş taife Türk değiller mi? Hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mu? Acaba altıncı taifeye sarhoşçasına bir keyif vermek yolunda o beş taifeyi incitmek, keyfini kaçırmak, tesellilerini kırmak hamiyet-i milliye midir, yoksa o millete düşmanlık mıdır? El-hükmü lil-ekser sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir. Senden soruyorum: Birinci kısım olan ehl-i iman ve ehl-i takvânın en büyük menfaati, frenkmeşrebâne bir medeniyette midir? Yoksa hakaik-i imaniyenin nurlarıyla saadet-i ebediyeyi düşünüp, müştak ve âşık oldukları tarik-i hakta sülûk etmek ve hakikî teselli bulmakta mıdır? Senin gibi dalÂlet-pîşe hamiyetfuruşların tuttuğu meslek, müttakî ehl-i imanın mânevî nurlarını söndürüyor ve hakikî tesellilerini ________________________________________ bozuyor ve ölümü idam-ı ebedî ve kabri daimî bir firak-ı lâyezÂlî kapısı olduğunu gösteriyor. İkinci kısım olan musibetzede ve hastaların ve hayatından meyus olanların menfaati, frenkmeşrebâne, dinsizcesine medeniyet terbiyesinde midir? Halbuki, o biçareler bir nur isterler, bir teselli isterler. Musibetlerine karşı bir mükâfat isterler. Ve onlara zulmedenlerin intikamlarını almak isterler. Ve yakınlaştıkları kabir kapısındaki dehşeti def etmek istiyorlar. Sizin gibilerin sahtekâr hamiyetiyle, pek çok şefkate ve okşamaya ve tımar etmeye çok lâyık ve muhtaç o biçare musibetzedelerin kalblerine iğne sokuyorsunuz, başlarına tokmak vuruyorsunuz, merhametsizcesine ümitlerini kırıyorsunuz, yes-i mutlaka düşürüyorsunuz. Hamiyet-i milliye bu mudur? Böyle mi millete menfaat dokunduruyorsunuz? Üçüncü taife olan ihtiyarlar bir sülüs teşkil ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellisi, Hülâgû ve Cengiz gibi zalimlerin gaddarâne sergüzeştlerini dinlemesinde midir? Ve âhireti unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, mânen sukut, zâhiren terakki denilen şimdiki nevi hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakikî teselli, tiyatroda mıdır? Bu biçare ihtiyarlar hamiyetten hürmet isterlerken, mânevî bıçakla o biçareleri kesmek hükmünde ve İdam-ı ebediye sevk ediliyorsunuz fikrini vermek ve rahmet kapısı tasavvur ettikleri kabir kapısını ejderha ağzına çevirmek, Sen oraya gideceksin diye mânevî kulağına üflemek hamiyet-i milliye ise, böyle hamiyetten yüz bin defa eliyâzü billâh Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da, zaaf ve acz ve iktidarsızlık noktasında, merhametkâr, kudretli bir HÂlıkı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidatları mesudâne inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki müthiş ehval ve ahvÂle karşı gelebilecek bir tevekkül-ü imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler. Acaba, alâkaları pek az olduğu terakkiyât-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i mâneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz, sırf maddî, felsefî düsturların taliminde midir? Eğer insan bir cesed-i hayvânîden ibaret olsaydı ve kafasında akıl olmasaydı, belki bu masum çocukları muvakkaten eğlendirecek terbiye-i medeniye tabir ettiğiniz ve terbiye-i milliye süsü verdiğiniz bu firengî usul, onlara çocukçasına bir oyuncak olarak, dünyevî bir menfaati verebilirdi. Madem ki o masumlar hayatın dağdağalarına atılacaklar, madem ki insandırlar. Elbette küçük kalblerinde çok uzun arzuları olacak ve küçük kafalarında büyük maksatlar tevellüt edecek. Madem hakikat böyledir; onlara şefkatin muktezası, gayet derecede fakr ve aczinde, gayet kuvvetli bir nokta-i istinadı ve tükenmez bir nokta-i istimdadı, kalblerinde iman-ı billâh ve iman-ı bilâhiret suretiyle yerleştirmek lâzımdır. Onlara şefkat ve merhamet bununla olur. Yoksa, divane bir validenin, veledini bıçakla kesmesi gibi, hamiyet-i milliye sarhoşluğuyla, o biçare masumları mânen boğazlamaktır Cesedini beslemek için beynini ve kalbini çıkarıp ona yedirmek nevinden, vahşiyâne bir gadirdir, bir zulümdür. Beşinci taife fakirler ve zayıflar taifesidir. Acaba, hayatın ağır tekÂlifini fakirlik vasıtasıyla elîm bir tarzda çeken fakirlerin ve hayatın müthiş dağdağalarına karşı çok müteessir olar zayıfların hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mudur? Bu biçarelerin yesini ve elemini arttıran ve sefih bir kısım zenginlerin melabe-i hevesâtı ve zalim bir kısım kavîlerin vesile-i şöhret ve şekaveti olan frenkmeşrebâne ve perde-bîrûnâne ve firavunâne medeniyetperverlik namı altında yaptığınız harekâtta mıdır? Bu biçare fukaraların fakirlik yarasına merhem ise, unsuriyet fikrinden değil, belki İslâmiyetin eczahane-i kudsiyesinden çıkabilir. Zayıfların kuvveti ve mukavemeti, karanlık ve tesadüfe bağlı, şuursuz, tabiî felsefeden alınmaz; belki hamiyet-i İslâmiye ve kudsî İslâmiyet milliyetinden alınır. Altıncı taife gençlerdir. Bu gençlerin gençlikleri eğer daimî olsaydı, menfi milliyetle onlara içirdiğiniz şarabın muvakkat bir menfaati, bir faydası olurdu. Fakat o gençliğin lezzetli sarhoşluğu, ihtiyarlıkla elemle ayılması ve o tatlı uykunun ihtiyarlık sabahında esefle uyanmasıyla, o şarabın humarı ve sıkıntısı onu çok ağlattıracak ve o lezzetli rüyanın zevÂlindeki elem ona çok hazin teessüf ettirecek. Eyvah Hem gençlik gitti, hem ömür gitti. Hem müflis olarak kabre gidiyorum. Keşke aklımı başıma alsaydım dedirecek. Acaba bu taifenin hamiyet-i milliyeden hissesi, az bir zamanda muvakkat bir keyif görmek için, pek uzun bir zamanda teessüfle ağlattırmak mıdır? Yoksa onların saadet-i dünyeviyeleri ve lezzet-i hayatiyeleri, o güzel, şirin gençlik nimetinin şükrünü vermek suretinde, o nimeti sefahet yolunda değil, belki istikamet yolunda sarf etmekle, o fâni gençliği ibadetle mânen ibka etmek ve o gençliğin istikametiyle dâr-i saadette ebedî bir gençlik kazanmakta mıdır? Zerre miktar şuurun varsa söyle Elhasıl: Eğer Türk milleti yalnız altıncı taife olan gençlerden ibaret olsa ve gençlikleri daimî kalsa ve dünyadan başka yerleri bulunmasa, sizin Türkçülük perdesi altındaki frenkmeşrebâne harekâtınız, hamiyet-i milliyeden sayılabilirdi. Benim gibi hayat-ı dünyeviyeye az ehemmiyet veren ve unsuriyet fikrini frengî illeti gibi bir maraz telâkki eden ve gençleri nâmeşrû keyif ve hevesattan mene çalışan ve başka memlekette dünyaya gelen bir adama, O Kürttür, arkasına düşmeyiniz diyebilirdiniz ve demeye bir hak kazanabilirdiniz. Fakat madem ki Türk namı altında olan şu vatan evlâdı, sabıkan beyan edildiği gibi, altı kısımdır. Beş kısma zarar vermek ve keyiflerini kaçırmak, yalnız birtek kısma muvakkat ve dünyevî ve âkıbeti meşum bir keyif vermek, belki sarhoş etmek, elbette o Türk milletine dostluk değil, düşmanlıktır. Evet, ben unsurca Türk sayılmıyorum. Fakat Türklerin ehl-i takvâ taifesine ve musibetzedeler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine ve zayıflar ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve kemÂl-i iştiyakla müşfikane ve uhuvvetkârâne çalışmışım ve çalışıyorum. Altıncı taife olan gençleri dahi, hayat-ı dünyeviyesini zehirlettirecek ve hayat-ı uhreviyesini mahvedecek ve bir saat gülmeye bedel bir sene ağlamayı netice veren harekât-ı nâmeşruadan vazgeçirmek istiyorum. Yalnız bu altı yedi sene değil, belki yirmi senedir, Kurândan ahzedip Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr meydandadır. Evet, lillâhilhamd, Kurân-ı Hakîmin maden-i envârından iktibas edilen âsâr ile, ihtiyar taifesinin en ziyade istedikleri nur gösteriliyor. Musibetzedelerin ve hastaların tiryak gibi en nâfi ilâçları, eczahane-i kudsiye-i Kurâniyede gösteriliyor. Ve ihtiyarları en ziyade düşündüren kabir kapısı, rahmet kapısı olduğu ve idam kapısı olmadığı, o envâr-ı Kurâniye ile gösterildi. Ve çocukların nazik kalblerinde hadsiz mesâib ve muzır eşyaya karşı gayet kuvvetli bir nokta-i istinad ve hadsiz âmÂl ve arzularına medar bir nokta-i istimdat, Kurân-ı Hakîmin madeninden çıkarıldı ve gösterildi ve bilfiil istifade ettirildi. Ve fukaralar ve zuafalar kısmını en ziyade ezen ve müteessir eden hayatın ağır tekÂlifi, Kurân-ı Hakîmin hakaik-i imaniyesiyle hafifleştirildi. İşte bu beş taife-ki, Türk milletinin altı kısmından beş kısmıdır-menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki gençlerdir; onların iyilerine karşı ciddî uhuvvetimiz var, senin gibi mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok. Çünkü ilhâda giren ve Türkün hakikî bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz. Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakikati kandıramazlar. Zira fiilleri, harekâtları, onların dâvÂlarını tekzip ediyor. İşte, ey frenkmeşrepler ve propagandanızla hakikî kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler Bu millete menfaatiniz nedir? Birinci taife olan ehl-i takvâ ve salâhatin nurunu söndürüyorsunuz. Merhamete ve tımar etmeye şâyan ikinci taifesinin yaralarına zehir serpiyorsunuz. Ve hürmete çok lâyık olan üçüncü taifenin tesellisini kırıyorsunuz, yes-i mutlaka atıyorsunuz. Ve şefkate çok muhtaç olan dördüncü taifenin bütün bütün kuvve-i mâneviyesini kırıyorsunuz ve hakikî insaniyetini söndürüyorsunuz. Ve muavenet ve yardıma ve teselliye çok muhtaç olan beşinci taifenin ümitlerini, istimdatlarını akîm bırakıp, onların nazarında hayatı mevtten daha ziyade dehşetli bir surete çeviriyorsunuz. İkaza ve ayılmaya çok muhtaç olan altıncı taifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir şarap içiriyorsunuz ki, o şarabın humârı pek elîm, pek dehşetlidir. Acaba bu mudur hamiyet-i milliyeniz ki, o hamiyet-i milliye uğrunda çok mukaddesâtı feda ediyorsunuz? O Türkçülük menfaati, Türklere bu suretle midir? Yüz bin defa eliyâzü billâh Ey efendiler Bilirim ki, hak noktasında mağlûp olduğunuz zaman kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla, dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kurâniyeye feda olan bu baş size eğilmeyecektir Hem size bunu da haber veriyorum ki, değil sizler gibi mahdut, mânen millet nazarında menfur bir kısım adamlar, belki binler sizler gibi bana maddî düşmanlık etseler, ehemmiyet vermeyeceğim ve bir kısım muzır hayvânattan fazla kıymet vermeyeceğim. Çünkü bana karşı ne yapacaksınız? Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok. Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde katî iman etmişim ki, tagayyür etmiyor, mukadderdir. Madem böyledir; hak yolunda şehadetle ölsem, çekinmek değil, iştiyakla bekliyorum. Bahusus ben ihtiyar oldum; bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr-ü bâkiye tebdil etmek, benim gibilerin en Âli bir maksadı, bir gayesi olur. Amma hizmet ise, felillâhilhamd, hizmet-i Kurâniye ve imaniyede Cenâb-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki, vefatımla, o hizmet, bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölümle susturulsa, pek çok kuvvetli diller benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti idame ederler. Hattâ diyebilirim: Nasıl ki bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel yüz tane vazife başına geçer. Öyle de, mevtim, hayatımdan fazla o hizmete vasıta olur ümidini besliyorum. Beşinci Desise-i Şeytaniye Ehl-i dalÂletin tarafgirleri, enâniyetten istifade edip kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler. Ey kardeşlerim Dikkat ediniz, sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalÂlet eneye binmiş, dalÂlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kurâniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü istiyor. Ben demeyiniz, biz deyiniz diyor. Elbette kanaatiniz gelmiş ki, bu fakir kardeşiniz ene ile meydana çıkmamış. Sizi enesine hâdim yapmıyor. Belki enesiz bir hâdim-i Kurânî olarak kendini size göstermiş. Ve kendini beğenmemeyi ve enesine taraftar olmamayı meslek ittihaz etmiş. Bununla beraber, katî delillerle size ispat etmiştir ki, meydan-ı istifadeye vaz edilen eserler mîrî malıdır, yani Kurân-ı Hakîmin tereşşuhâtıdır. Hiç kimse enesiyle onlara temellük edemez. Haydi, farz-ı muhÂl olarak, ben enemle o eserlere sahip çıkıyorum; benim bir kardeşimin dediği gibi, madem bu Kurânî hakikat kapısı açıldı, benim noksaniyetime ve ehemmiyetsizliğime bakılmayarak, ehl-i ilim ve kemal arkamda bulunmaktan çekinmemeli ve istiğnâ etmemelidirler. Selef-i SÂlihînin ve muhakkıkîn-i ulemanın âsarları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır. Fakat bir anahtar çok hazineleri açabilir. Zannederim ki, o enâniyet-i ilmiyeyi fazla taşıyan zatlar da anladılar ki, neşrolunan Sözler, hakaik-i Kurâniyenin birer anahtarı ve o hakaiki inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıçtır. O ehl-i fazl ve kemal ve kuvvetli enâniyet-i ilmiyeyi taşıyan zatlar bilsinler ki, bana değil, Kurân-ı Hakîme talebe ve şakirt oluyorlar; ben de onların bir ders arkadaşıyım. Haydi, farz-ı muhÂl olarak, ben üstadlık dâvâ etsem, madem şimdi ehl-i imanın tabakatını, avamdan havassa kadar, maruz kaldıkları evham ve şübehattan kurtarmak çaresini bulduk; o ulema ya daha kolay bir çaresini bulsunlar veyahut bu çareyi iltizam edip ders versinler, taraftar olsunlar. Ulemâüs-sû hakkında bir tehdid-i azîm var; bu zamanda ehl-i ilim ziyade dikkat etmeli. Haydi, farz etseniz ki, düşmanlarımızın zannı gibi, ben, benlik hesabına böyle bir hizmette bulunuyorum. Acaba, dünyevî ve millî bir maksat için çok zatlar enâniyeti terk edip, firavun-meşrep bir adamın kemÂl-i sadakatle etrafına toplanıp, şiddetli bir tesanüdle iş gördükleri hÂlde, acaba bu kardeşiniz, hakikat-i Kurâniye ve hakaik-i imaniye etrafında, kendi enâniyetini setretmekle beraber, o dünyevî komitenin onbaşıları gibi terk-i enâniyetle hakaik-i Kurâniye etrafında bir tesanüdü sizden istemeye hakkı yok mudur? Sizin en büyük Âlimleriniz de ona Lebbeyk dememesinde haksız değil midirler? Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti kıskançlıktır. Eğer sırf lillâh için olmazsa, kıskançlık müdahÂle eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir. Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki: Bu durûs-u Kurâniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kurânın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimül-amÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.
 
#3
Senden soruyorum: Türk milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta teşcî eden frenkmeşrebâne terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin. Eğer zerre miktar hamiyet ve şuurun ve insafın varsa, şimdiki taksimata bak, cevap ver. Şöyle ki: Türk milleti denilen şu vatan evlâdı altı kısımdır. Birinci kısmı, ehl-i salâhat ve takvâdır. İkinci kısmı, musibetzede ve hastalar taifesidir. Üçüncü kısmı, ihtiyarlar sınıfıdır. Dördüncü kısmı, çocuklar taifesidir. Beşinci kısmı, fakirler ve zayıflar taifesidir. Altıncı kısmı gençlerdir. Acaba bütün evvelki beş taife Türk değiller mi? Hamiyet-i milliyeden hisseleri yok mu? Acaba altıncı taifeye sarhoşçasına bir keyif vermek yolunda o beş taifeyi incitmek, keyfini kaçırmak, tesellilerini kırmak hamiyet-i milliye midir, yoksa o millete düşmanlık mıdır? El-hükmü lil-ekser sırrınca, eksere zarar dokunduran düşmandır, dost değildir.

Yazıyı tamamen okudum,biraz Osmanlıca pratikte yaptım sayılır:).

Alıntılanan yerde çok büyük bir sorun var ve yazar da aslında bu yazarken farkında olmadan milliyetçiliğin alasını yapmakta.Türkçülüğü sadece belli yaş aralığına sokulduğunu bunun haricinde birçok yaş diliminin daha olduğunu (yaşlı-genç-hastalar vs) belirtiyor ve bunlar içinden sadece 25-40 yaş dilimini kayırdığını söylüyor.Bu taksimatı yaparken dikkat ettinizmi,etnisite anlamında bir tanımlama değil ama Türkçülüğün tüm sıraladığı nüfus portföyüne aynı şekilde ekonomik ağırlıklı yardım yapılırsa,Türkçülüğünde kabul edilebileceğini belirtmekte.(Bu anlam çıkıyor zorlama değil).Yani sisteme sen herkese aynı ekonomik çerçeveyi sun ben de Türkçü olurum demekte…Günümüzde ne deniliyor bilhassa Gülen cemaati tarafından;Ekonomik kalkınmışlık olursa Kürt sorunu biter.Eski ile yeni arasında ne kadar da benzer yanlar bulunmakta.

Peki ama tüm bunlar (ekonomik-dinsel yardımlar) yapıldığı anda Türkçülük ırksal çerçevesi oluşmaz mı ve bu oluşursa da o zaman Said-i Kürdi’yi de ırkçı gösteremezmiyiz?Ama Türk ırkçısı olarak?!!!

asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür.


asabiyet-i milliyetlerini ,bu söz aslında bildiğimiz asbiyeden çok farklı bir anlam içermektedir.Asabiye,en açık tanımıyla ''ilkel milliyetçiliktir'' ki 14.yy da yaşamış olan İbn-i Haldun bu noktada çok önemli bilgiler vermektedir.İlkel miiliyetçilik sadece Türkiye Cumhuriyeti döneminde oluşmamıştır,bunun alt yapısı 19 yüzyıl sonlarına gider ama işte bu noktada yine bir tezatlık çıkmakta;İttihat ve Terakki yöneticileride bu yönde bir düşünce ierisinde olmalarına ve bu düzlemde 2.Abdulhamite karşı gücü ele geçirmelerine neden olan gelişmelerde neden Said-i Nuri ile ittifak yapmışlar?Ya da tersten soralım Said-i Nursi neden İttihat ve Terakki ile işbirliği yapmış?

Bunun hemen akabinde bir olgu daha karşımıza çıkmakta;2 Abdulhamid'in islam çerçevesi ile Said-i Nursi'nin islam çerçevesi nasıldı? Hangisini kabul etmeli islam noktasında?!!

son bir nokta ise;Saidi nursi,1913-17 arası Van'da kaldığı esnada,Ermeni katliamı yapıldı ve Van bölgesinde Ermeni nüfus azımsanmayacak ölçüde olması nedeniyle,Saidi nursi nin bu tarihlerde nerede kaldığından ziyade ne yaptığı önemli?!!!

Önce sorgulayıp,sonra inanmak daha sağlıklı olacaktır...Her olgu için...


saygı ve dostlukla...
 
#4
son bir nokta ise;Saidi nursi,1913-17 arası Van'da kaldığı esnada,Ermeni katliamı yapıldı ve Van bölgesinde Ermeni nüfus azımsanmayacak ölçüde olması nedeniyle,Saidi nursi nin bu tarihlerde nerede kaldığından ziyade ne yaptığı önemli?!!! son nokta, benim icin en onemli nokta... tesekkurler.
 
#6
saidi nursinin ne işi var enternasyonalist forumda onu anlamadım ırkçı değilmiş tamam olmasın olsa ne olur olmasa ne olur .
sayın lasalle
sorunuz forum yönetimine olmaktadır. katılımcıların her sorusuna yanıt verme zorunluluğundan dolayı, bu anlamda müdahil oluyorum.

enternasyonalforum içinde tarihsel yada toplumsal belirli bir ismi ve etkisi olan çok kişi olumlu yada olumsuz konu edilmiştir. bu sayfada bunlardan biridir.

siz bu konudaki düşüncelerinizi yazarsınız. var olan düşüncelere eleştiri yaparsınız. böylece bilgi ve paylaşım oluşur.
 
#8
Said Nursi'nin bütün kitaplarını defalarca okudum .En genç ve dinç yıllarım onun kitapları olan risaleyi nurları okumak ve anlamak ile geçti. Said Nursi ile günümüz nurcuların yaşayış ve anlayışları arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Günümüzde Nurculuğun bütün fraksiyonları yeni düzenden faydalanmış ve devletin kadrolarında yer edinmişlerdir. Nurculuk diyince akla sadece gülen cemaati geliyor. Bu tamamen yanlış . Bütün cemaatler bugün Said Nursi nin ve onun fikirlerinden uzak bir yaşayış ile devam etmektedir.
Said Nursi Kitaplarında sürekli olarak komunizmi sadece dinsizlik boyutuyla eleştirmiş ve ekonomik ve sistemsel düzen olarak karşı çıkmamamıştır. Said Nursi gibi zeki ve kendinden başka doğru aramayan bir bağlamda yopaz kişilerden K.Marksı okuduğunu beklemek imkansızlık olur ki Said Nursi yaşayış olarak Marx ve Lenin'den bin kat daha fazla anarşist bir boyuta sahipdir.
 
#9
nurculuk fethullah gülen lideri olmadan önce de türkiyede vardı mahir çayan 1971de yazdığı bir yazısında bu hareketi cebinde 3 4 milyon oy olan emperyalizm uşağı bir hareket olarak tabir etmiştir. Şimdi cebinde bunun misliyle bir oy var bir de okulları gazeteleri yurtları üniversiteleri nicelik olarak büyüdü nitelik olarak hiç değişmedi.Özünde şeriatçı olan bu hareket zamanla kapitalist ve utangaç şeriatçı olmuştur. Milli duygularının zayıflığı sizi onları ilerici falan diye düşünmeye itmesin .Kuruluşundan itibaren halk düşmanıdırlar sosyalizm düşmanlarıdırlar bezirgandırlar her zaman Amerikan ve İngiliz köpeği olmuşlardır olmaya da devam edeceklerdir.
 
#10
dinç.. said-i nursi yi olumlamış.. lasalle ise olumsuz olarak sunmuş.. bana göre her iki kişi kendi bilinç kodlamasına göre davranmış., objektif değil..

dinç.; nur cemaatinin geçmişi ile şimdiki hali karşılaştırması yapıyor.. bu konuda bilgisi varsa bilmesi gerekirdi.. said-i nursi., teşkilatı mahsusa ile ilişkili idi.. sistem dışında değildi..
Said Nursi Kitaplarında sürekli olarak komunizmi sadece dinsizlik boyutuyla eleştirmiş ve ekonomik ve sistemsel düzen olarak karşı çıkmamamıştır
mütezile hareketini., şimdiki anti-kapitalist müslümanları ele alıp bunları komünizm ile ilişkilendirmek "olasıdır".. ama gerçeklik değildir.. heleki nur cemaatini ve nur risalelerini bu şekilde ifade etmeye çalışmak hiç de gerçekçi değildir..
ben de okudum.. ne mülkiyet düşmanlığı ne ortaklaşmacı anlayış ne de hiyerarşi karşıtlığı var.. m.kemalden sosyalist anlam çıkartmak gibi..

nurcu cemaati nakşibendi tarikatı koludur.. bölgede(özellikle kürdistanda) etkin nakşibendi anlayış egemen sisteme yakın durur.. aşiret sistemini dinsel-hiyerarşik formatla işletir.. saidi nursi ulusal yanı olan biri olmasına karşın islam ümmetciliğini işletmiştir.. batıya dağılan talebelerinin ortaya çıkartığı akım içinden bir kesimi kürt-islamcılığa sarılırken., bir kesimi de türk-islamcılığa sarılmıştır.. gülen cemaati de türk-islam kanadının liberal-oportünist bir koludur.. batıda trükçülüğü kürdistanda kürtçülüğü işer görünür..

kısaca.. nurculuğa.. gülen cemaatine bakıp düşman olmak., kürt ulusalcı kesimine bakıp dost saymak dar bakış olur..

örneğin.. her zaman Amerikan ve İngiliz köpeği olmuşlardır olmaya da devam edeceklerdir. bu tür cümleler abestir.. nurcuların tümü böyle değildir.. bana sorsan ingiliz amerikan köpeği olan başkaları da var ve sol tarafından muteber sayılıyor..
ismet inönü gibi.. 60 darbesini yapanlar gibi.. kurulan cumhuriyet ve kadroları gibi..

 
Üst