İktidar İstencinden Artı-Ürüne

#1
İktidar İstencinden Artı-Ürüne

Hasan Ünal Nalbantoğlu


Günümüzün ağırlıkla nicellikle kuşatılmış, çoğu kez de matematiksel akrobasilerle bezeli geçerakçe iktisat bilimi kendi ‘teorik pratiği’nde kökenlerindeki ‘ekonomi politik’ söylemlerinin bile çok gerilerine düşen bir sanal söyleme dönüşmüş bulunuyor. Yer yer bilimsel gösterişçilikten, alayişten ibaret bu ‘sanallık’tan en başta sorumlu olanları elbet aynı sanallığın eyleyicileri ve bu yolla erk sahibi olan bir kesim iktisatçı arasında aramalı. Onların bilir bilmez taşıyıcılığını yaptığı ideolojik bir işlevi de var bu sanallığın; o da ‘doğarak,’ özellikle de ‘yaparak’ süregelen/sürdürülegelen yaşamın üretim ve yeniden-üretiminde, kısacası olagelişinde [Wesen] etken ‘hakikat’(ler)in üstünü örtüyor olması. (‘hakikat’ bu yazıda ağırlıkla felsefi anlamda tartışılsa da, onun tarihsel olarak değiştiği, dolayısıyla bu yazıda şu saçma sapan ebedilikten değil, tam da tarihsel ‘hakikatler’den söz edildiği gözden kaçırılmamalıdır).

İktisat bilimine günümüzde egemen dünyanın ‘sunuluş’ [presentation] ve ona özgü ‘temsiliyet’ [re-presentation] biçiminin inceleme ‘nesnesi’ne dönüştürdüğü ‘şey’lerin özgürce kendi görünümleriyle [Erscheinung] boy atmalarına izin vermemekle kalmayıp, bir de onlara sahte, boyalı ve sanal bir görünüş, hatta gösteriş kazandırdığını [Schein] iddia edeceğim daha baştan. Böyle bir durumda özgün anlamıyla “gökkubbedeki yıldızların dansı” demek olan ve ‘şey’lerin doğasını doğru vermeyi amaçlayan ‘mimesis’ söz konusu olamaz; olsa olsa şeylerin hakikaten görünmesini engelleyen, böylece ‘Varlık’ın önünü kapayan bir işleyiş, bir temsilden söz edebiliriz.

Gene de içinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönemin şimdilerde vardığı noktada, iktisat biliminin pratikleri ve söyleminde artık genelgeçer şablon ve kalıplara tutsak iktisatçıların bile gözlerini kapayamayacağı ciddi bir tıkanıklık söz konusu. Kendini pozitif bilim sayan, matematiksel fiziğin sunduğu model ve benimsediği lingua franca’ya (matematik dili) çoktandır öykünüp de bu oyuncağa kavuştuğunda bir tuhaflaşan iktisat söyleminin gözardı ettiği başka, öteki söylemlerden, özellikle de felsefe ve tarihsel sosyolojiye özgü bazı söylemlerden dolanan bildirimiz söz konusu tıkanıklığı aşma yönünde bir nebze katkıda bulunabilir belki.

Bunları söyledikten sonra, matematiksel iktisatçılara ve matematik dilini minimumda kullanmayı yeğleyen ama “homo rationalis=homo oeconomicus=homo psychologicus” kutsal denklemini kör değneği bellemiş iktisatçılara epey aykırı gelebilecek bir noktadan konuya gireceğim. Bu girişi de gene yanlışlamaya açık bir ‘sezgi’ -ya da saptama diyelim- yoluyla gerçekleştirmek istiyorum. Uzun lafın kısası, “istenç” [Wille] ile “artı-ürün” [Mehrprodukt] arasında bir ilişki kurulabileceğini; giderek de bu ikisi arasında çok olası bir geçişin yer aldığını sav olarak öne süreceğim. Bu sav yazımızda gerekli ısınma hareketlerinden sonra açılmaya çalışılacaktır.

Özellikle sözünü ettiğim sadece bir kesim iktisatçının ‘istatistik ortalaması’na en hafif deyişle çok tuhaf gelecek bir sav bu; hem de nerdeyse bir ‘doğa bilimi’ olmayı onca zamandır gurur meselesi yapan iktisat biliminin uzundur burun büktüğü şu felsefenin ‘savaş alanı’ndaki (Kant’ın nitelemesiyle, Kampfplatz) yararsız tartışmalara terkettiği, baş belası soyut ‘istenç’le başlıyor. Hatta böyle bir savdan hareketle iktisat söyleminin topografyasına dalış yapmak affedilmez bir skandal bile. Evet ama, hâlâ geçerakçe resim içinden görmekte direnen ve alternatifleri duymak bile istemeyenler varsa, bunun başlıca nedeni iktisat söylemine egemen istencin aynı söylemin bizzat eyleyicileri olan iktisatçılar ve bu söylemi taşımak ve sürdürmekte çıkarı olan daha nice kişinin iktidar istençlerinde inatla işleyeduruşu olmasın sakın?

Aslında, iktisadın tekrar tarihselleştirilmesi gerektiği, bu gerçekleştiği ölçüde de öteki bilimler ve felsefe söylemine yeniden yaklaşmış olacağı iddia edildiğinde bile, henüz esas meseleye gelmiş olmuyoruz.

İktisadın bir doğa bilimine, sözgelimi dirimbilime yakınlığı, salt onun doğa bilimlerinin kendi “nesne”lerine temel bakışı ve yöntemlerine öykünmesiyle açıklanamaz. Bugünün matematiksel iktisat şablonlarından çok önce de, iktisat bir sayılar sistemi, lingua franca’sı matematik olan – ki bu dilin olguları el altında, gözlemlenecek nesneler değildir – bir temsiliyet sistemi olmaya özenmişti (örnekler: William Petty, Fizyokrat’ların Tableau économique’i). Zaten doğa ve insan dünyası diye ayırmaya dilin alıştığı tüm “şeyler”in [Dinge] çerçeveli bir resime ya da sayılar tablosundan geçilerek öznenin gözünün hakimiyeti altına alınan, sonunda da hiç değilse bilgisi öznenin mülkiyetine geçen ‘nesne’lere indirgenişi, iktisadi düşünce tarihindeki ünlü portrelerin yazdıkları dönemlerden önce gerçekleşmiş bulunuyordu. Örneğin, Machiavelli’nin “Prens”i iktidar istenciyle yüklü bir ‘özne’ gözüyle hüküm sürdüğü topraklarda tebası olan insanlar dahil tüm ‘şeyler’ manzumesini uzağına yerleştirdiği birer “nesne” sıfatıyla çerçevesi belirli bir resimden, sistematik envanter kayıtlarından, tablolardan geçip gören, onları iktidar istencinin gerektirdiği erekler doğrultusunda işe koşulabilir “hazırda-rezerv”e (özetle insan ve doğa kaynaklarına) dönüştürmüş bir figürdür daha o zamandan.

Böyle bakıldığında, Marxçıların “burjuva iktisadı” olarak nitelediği söylemlerle onların başvurduğu tekniklerin kim bilir belki de önlenebilir yükselişine destek veren önemli bir gelişmenin de yukarıda da belirttiğimiz ‘doğa bilimleri’nin, özellikle de onlara paradeigma sağlamış olan ‘matematiksel fizik’in dili ve bu dilin ‘şey’lerin doğasını incelerken başvurduğu sayıltı, aksiyom, denence, deney vb. kavram, yöntem ve teknikler olduğu rahatlıkla öne sürülebilir. Hoş, tarihin akışını ‘olumsallık’ların [contingency] kendi zorunluluklarını [necessity] dayatması olarak gördüğümüzde modern bilimin temelindeki Galile-Newton fiziğinin geçmişte belki de ortaya hiç çıkmayabileceği olasılığını da düşünmemiz mümkün. Ama madem ki dünyanın küçücük bir yöresinde bu örnek ortaya çıktı ve resimleşmiş, nesneleşmiş bir ‘doğa’ üstünde onun belirli bir çerçeveye göre oluşturulan bilgisi üzerinden iktidar kurulmasında işe yaradı, bu belirleyici gelişmenin artık kendi ‘zorunluluğu’nu yarattığını da teslim etmek gerekir. Ama metafizik temellerini sorgulamaktan vazgeçmeyi gerektirmez şu anda geçerli diye bu işleyişin varlığı.

Çünkü, ‘şeyler’in eski bir sözcüğün (phusis; natura) değişmiş yeni anlamıyla adına ‘doğa’ denen tek bir çerçeve içine yerleştirilerek nesneleştirilmesi ve yukarıda değindiğimiz gibi bir tablo/resme indirgenişi meta-fizik bir olaydır. Aynı modele öykünen başka sosyal bilimler arasında açık örnek olarak Comte’un “sosyal fizik” olarak da adlandırdığı sosyoloji bilimini gösterebiliriz – ki Montesquieu’nun “yasalar şeyler arasındaki zorunlu ilişkilerdir” ifadesi bunun erken bir ifadesidir. Gene de insan bilimleri alanında fiziktekine benzer bir özne-nesne ayrımı üzerine kurulu sayısal bir tablolaştırmayı, kendi doğası ve elbette ‘nesne’si gereği en iyi iktisat biliminin yaptığını görmekteyiz; ama böyle bir gözlem iktisat biliminin de söz konusu meta-fizik temel üzerinde yükseldiğini öne sürmemize engel değildir. Bunun başlıca nedeni de, ne denli ‘şey’leşmeye [Verdinglichung] uğrarsa uğrasın insanın, metalaşan öteki ‘nesne’ler arasında yitip giden bir başka nesneye tümüyle dönüşmesinin gene de olanaksız oluşudur. Marx’ın buna ne denli ayık olduğunun en güzel örneği onun kapitalist üretim tarzında artık alınıp satılan bir metaya indirgenen ‘emek-gücü’nün [Arbeitskraft; Arbeitsvermögen] çok özel hasletlere sahip olduğunu, örneğin ‘dil’le yoğrulu bu ‘güc’ün [Kraft] (ya da ‘yeti’nin [Vermögen]) doğrusal zamanda ‘emeğe’ [Arbeit] dönüşürken nasıl tükendiğini ama kendini yenilemenin ötesinde de bir ‘artı-ürün’ [Mehrprodukt] (ya da aynı şeyin kapitalist üretim tarzına özgü biçimi ‘artı-değer’ [Mehrwert]) yaratabildiğini ayrıntıyla tartışıyor olmasıdır. Hemen ekleyelim ki, Marx >Arbeitskraft< ya da >Arbeitsvermögen< sözcüklerini kullandığında, genellikle sanılanın tersine, kafa ve kol emek-gücü (yetisi) arasında katı bir hat çekmez; çünkü her tür çalışmaya damgasını vuran özellik, bedenruhun sahip olduğu yaşamsal yetilerin değişen ölçülerde seferber edilişidir.

Arendt iktisadı doğrudan ilgilendiren bir konuşma olarak hazırladığı “Labor, Work, Action – A Lecture” (1967?) başlıklı yazısının bir yerinde şöyle demektedir:

“Şu anda artık farkına varmış olabilirsiniz, muhtemelen size biraz sıradışı gelecek bir ayrım yapıyorum emek ile çalışma arasında. Bu ayrımı Locke’un ‘bedenimizin emeği ve ellerimizin işi’ [‘the labor of our body and the work of our hands’] diye öylesine yaptığı bir dikkat çekişe dayandırmaktayım. (Aristoteles dilinde emekçiler ‘bedenleriyle yaşamın ihtiyaçlarını karşılayanlardır) Bu ayrımı destekleyen görüngülerden elde edilen veriler ihmal edilemeyecek denli çarpıcıdır; gene de şu da bir gerçek ki, orda burda saçılı bu yönde bir kaç saptama ile toplumsal ve kurumsal tarihin önemli tanıklığı dışında bu iddiayı destekleyecek bir şey bulunmuyor.

Oysa şu basit ama inatçı olgu dikiliyor bu kanıt kıtlığı karşısında: antik ya da modern her Avrupa dilinde aynı etkinliği anlattığını sandığımız ama etimolojik bakımdan birbiriyle alakasız iki sözcük var. Öylesine ki, Yunanca’da poiein ile ergazesthai, Latince’de laborare ile facere (ya da fabricari), Fransızca’da travailler ile ouvrier, Almanca’da arbeiten ile werken sözcükleri arasında ayrım yapılmaktadır. Bu örneklerin hepsinde de emeğe karşılık gelen sözcükler şaşmaz bir biçimde didinme ve zorlanma yüklü bedensel deneyimlere denk düştüğü gibi, çoğu durumda da doğum sancılarını [pangs of birth] anlatmak için kullanılmıştır. Bu özgün bağlantıyı son kullanan kişi, emeği ‘bireysel yaşamın yeniden-üretimi,’ ‘yabancı yaşam’ın [‘foreign life’] üretilmesinin gerçekleşmesini ise türün üretimi olarak tanımlayan Marx olmuştu.”[P. 4, 023218-9]

Bilindiği gibi, Arendt’in gözünde üç tür ‘aktif yaşam’dan [vita activa] söz edilebilir: ilki ‘hayvansı’-biyolojik anlamda hayatta kalma uğraşına indeksli, döngüsel ve sürekli tekrarlanan bir etkinlik olup, Arendt’ce “emek” olarak adlandırılmaktadır. Bu faaliyetin eyleyicisi de ‘animal laborans’dır. İkinci ‘aktif yaşam’ türü, “çalışma [iş]”dır ve ‘yapmak,’ bedenruhun dışında konuşlandırılan amaçlara yönelik ‘üretmek,’ ‘imal etmek’ fiillerini kapsar. Arendt’in doğrudan yararlandığı Aristoteles dıştaki ereklere dönük bu insan faaliyetine ‘poíesis’ demekteydi. Bu faaliyetin eyleyicisi ise Arendt’in dilinde ‘homo faber’dir. Sonuncu ‘aktif yaşam’ türü de gene Aristoteles’den esinle "edim/eylem" yani ‘praxis’ olup, Arendt’in insanın yönelim kipleri arasında baştacı ettiği ve sonunda siyasetin alanında billurlaşacak bu sonuncu faaliyette amaç ve erekler eyleyici kişinin bedenruhu dışında aranamaz.

Antik dönemlerin polis’ini biraz fazla idealize eden Arendt’in kadın doğurganlığına da açık gönderme yaparak ‘emek’ (temel ihtiyaçlarımızın karşılanışı – evet, ama bunlar da değişmiyor mu zaman içinde?) ile ‘çalışma’yı (ille de gereksinmeyeceğimiz şeylerin imali) nitelikce birbirinden ayırması bence kuşku götürür. Örneğin, Aristoteles’teki ‘dúnamis’ gibi yunanca kavramları değil de modern bilimsel-teknolojik zihniyet bağlamına uygun, ağırlıkla ‘güç’ anlamındaki ‘Kraft’ (ör. Arbeitskraft) ve benzeri kavramları sözgelimi ne denli kullanmış olurlarsa olsunlar, ne bir Marx ne de o abidevi Ontoloji’sinde Hegel ve Marx bölümlerinin hemen ardından Aristoteles’e çok yaklaşan bir bakışla ‘emek’ konusuna bir bölüm ayırmış bulunan bir Lukács Arendt’in yaptığı bu ayrıma itibar eder miydi, pek sanmıyorum.

Aristoteles Metaphûsika’sında (özellikle 1032b 1-30) şöyle yazmaktaydı:

“[Bütün] doğuş ve devinimlerde sürecin bir parçasına düşünüş (noêsis), öteki parçasına ise üreyiş (poíesis) denir—başlangıç noktasından ve biçimden (toû eîdous) hareket edeni düşünüş, düşünüşün vardığı sonuçtan kaynaklananı ise üreyiştir.”

‘Enformasyon (=malûmat) toplumu’na geçilen, dolayısıyla aslında başından beri de pek belirsiz olan şu kafa emeği ile kol emeği arasında kategorik ayrımın giderek geçersizleştiği günümüzde bu saptamanın en önemli doğurgusu şu olsa gerek: Aristoteles’de görece örtük, Gadamer’de ise açık anlamıyla ‘can’ [psuché; ruh] denen şey eğer ‘beden’in dirimgücü ise, günümüzde bile yeryüzünün bazı bölgelerinde süregiden en aşırı kıtlık ve açlık koşullarında hayatta kalabilmeye dönük en hayvansı düzeyde içtepiler dışındaki ‘temel ihtiyaçlar’ı karşılayıcı her ‘emek’ süreci bedenruhun ‘düşünüş’ünce (noêsis) yönetilir ve salt bedenin temel ihtiyaçlarıyla sınırlı kalmış olsa bile hep bir amaca, ereğe (télos) yönelmiştir. İşin püf noktası da buradadır zaten. Lukács’ın doğru tespitiyle, kaynağı ve génesis’i düşünüldüğünde, avlanmada en işe yarar taşı mağara adamının seçmesi bile bilgiye yol açmak yanında ‘değer’ oluşumuna da işaret etmektedir. Yani neden şu taş değil de öteki taş seçiliyor karnını doyurmak gibi bir amaca (télos) yönelik olarak? Bunun hem bir ‘düşünüş’ sürecine hem de seçim yapıldığında bir ‘değer’ biçmeye işaret ettiği apaçık. Bu ise, ‘temel ihtiyaçlar’ın karşılanışının da bu ‘télos’u sıvayan toplumsal değerlerce belirlendiğinin en açık göstergesi. Eğer tarihsel olarak belirlenen toplumsal değerler en basit ihtiyaçların karşılanışında bile bu denli rol oynuyorsa, “emek” ile “çalışma/iş,” dolayısıyla da animal laborans ile homo faber arasında Arendt tarafından konulan nitel farkı hangi ölçüt üzerinden belirleyeceğiz? Kaldı ki, Arendt’in “emek”e nerdeyse açık örnek getirdiği kadın doğurganlığı [women laboring] söz konusu olduğunda bile, şimdiki tarihsel döneme damgasını vuran egemen ya da egemen-karşıtı toplumsal ‘değer’ler, beslenmeden tutun da ‘yapay döllenme [artificial insemination]’ gibi ayrıntılara dek doğum sürecinin niteliğini belirlemekteler. Hele neresi bedensel neresi ruhsal pek belli olmayan şu ‘ince iş’ ‘aşk’ [labor of love] söz konusu olduğunda Arendt’in yaptığı ayrımın başına neler gelir, bilemeyiz.

Marx’a gelince: o, her üretim tarzında ve o tarz çevresinde şekillenen toplumsal formasyonlarda ‘temel ihtiyaçlar’ın [subsistence] toplumsal ilişkilerin o zamanki biçimlenişiyle ‘üst-belirlendiğini’ vurgulamaktadır. Bu nedenle, ‘emek’ ile ‘çalışma/iş’ arasındaki ayrımın Marx için Arendt’in sandığı kadar büyük bir anlam ifade ettiğini pek düşünemiyorum. ‘Temel’ addedilen ihtiyaçlar bir çok koşulun değişmesine, dönüşmesine bağlı olarak bir tarihsel dönemden ötekine değişmektedirler. Dolayısıyla, üre(t)mek ile çalışmak/imal etmek arasında o denli sert bir ayrım çizgisi çekmek bana sorunlu görünüyor (tıpkı, zorlanım [compulsion] ile ‘özgürlük’ [freedom] arasında da kesin sınır çizilemeyeceği gibi). Bu nedenle, nelerin ‘temel ihtiyaç’ olduğu nelerin pek de gerekli olmayabileceği sorusu ancak tarihsel akışla gelen yeni gelişimler, dönüşümler ışığında yanıtlanması gereken bir soru. ‘Temel ihtiyaçlar’ın antik dönem polis’inden günümüze ne denli değişmiş olduğunu görmek için en azından günümüz ekonomilerinde çoğu zaman beğeni ve seçimleri dışarıdan manipüle edilen ‘tüketici kitle’lerin neleri temel ihtiyaç olarak gördüklerini gözlemlemek yeter de artar bile. Böyle düşünüldüğünde, Arendt’in tartışmasının yüzleştiği meseleyle ilgili olarak çözdüğünden daha fazla sorun yarattığını da ileri sürmek mümkün.

Emek-çalışma/iş ayrımının doyurucu olmadığını düşünmeme karşın, görebildiğim kadarıyla Arendt’in katkısının asıl bir başka yerde olduğunu ve bilinçli ya da değil kendisinin önemli bir başka noktaya dikkatleri çektiğini düşünüyorum. Şu ana dek eleştirel bir doğrultuda seyreden yazımızın esas amacını açıklama zamanı geldi işte. İktisat söyleminin tarihi içinde ‘iktidar istenci’nden (Nietzsche) ‘istenç istenci’ne (Heidegger) geçiş ve bu konudaki teorik tartışmaların ‘artı-ürün’ (ya da onun modern kapitalist topluma özgü türü olan ‘artı-değer’) üzerine sürdürülegelen öteki tartışmalarla bugüne dek yeterince üzerinde durulmamış örtük bağlantısı üzerine bazı ön saptamaları sunacağım.

Hannah Arendt ölümünden sonra “Zihnin Yaşamı” başlığıyla yayınlanan derslerinin, “Düşünme”yi [Thinking] izleyen ikinci kısmında (“İsteme” [Willing]), Nietzsche’nin düşüncesinde çok önemli yer tutan “istenç” [Will] ( daha doğrusu, onun fiil hali ve esas önemli olan “isteme”) üzerine bazı çarpıcı teşhislerde bulunur. Bunlar arasında bana en ilginç geleni, “isteme”den hareketle Arendt’in tartışmasının yaşamın zenginliği ve tüketilemezliğine, böylece de yaşamın artı-ürününe yaptığı geçiştir. Özellikle Lukács’ın son dönem çalışmaları ışığında kafa-kol emeği ayrımının yapay olduğu yönündeki yukarıda değerlendirmemiz tam da bu noktada alabildiğine önem kazanıyor ve hele bildik deyişle “aydın” yerine “fikir işçisi” demenin daha doğru olacağını düşündüğüm homo sapiens türünün bedenruhunca yaratılan “emek” hatırlandığında. Eğer böyle bir geçiş söz konusu ise, tartışmamızın “artı-ürün” kavramını da dar iktisat teorisi kalıpları ötesinde yeniden-düşünmeye yol açacağını umuyorum ki, bu olasılık bildirimizin ana eksenlerinden en önemlisini oluşturmakta.

Bir kez daha yineleyelim, amacımız ‘artı-ürün’ü ‘istenç’in basit bir türevine, yan ürününe indirgemek değil, ama bu ikisi arasında bir bağlantı olduğunu göstermek.

Peki öyleyse, nasıl açacağız meselemiz yaptığımız ve Arendt’den kapıp tartışma gündemine taşıyacağımız ‘istenç’ ile ‘artı-ürün’ arasındaki şu olası bağlantıyı?

Bir kere, Arendt Nietzsche’den dolanarak, “istiyorum ama yapamıyorum” yönündeki Pauline Hristiyan ahlâkını baştan reddediyor ve her tür salt zihinsel etkiden, cendereden azade ve ötede, tıpkı Nietzsche gibi yaşamın koşulsuz olumlanışıyla işe başlıyor. (Bunun uzak yankısını Marx’ın “Bilmiyorlar ama yapıyorlar” ifadesinde bile bulabiliriz).

Bu yorumu biraz açmaya değer.

Buna göre, her “istiyorum,” “yapacağım” çünkü “yapabilirim,” “yapabilecek güçteyim” duygusunu içerir. Ama en azından Nietzsche’deki haliyle “istenç” kendini bununla da sınırlamayıp, sonsuzluğu, ebediyeti de arzular. Geleceğin şiirini söylemek çabasındaki Nietzsche’nin eserlerinde sanıldığından az yer kaplasa da, “insanın-üstü” [Übermensch] aslında böyle bir arzulamaya örnek oluşturmaktadır.

‘Yaşam’a yüksek değer atfetmek Arendt’in gözünde tabii ki yalnızca bir denence ve elbetteki bilimsel nitelikte denencelerle çelişkili. Gene de, istenci yaşamla özdeşleştirmek ortak kanıya dayanan bir denence olduğundan bilimsel denenceyle ne denli çelişkiye düşerse düşsün insanların dünyasında hâkim duygudur.

Bir metafor kullanacak olursak, istencin can (ruh) hanesinde ikide bir yarattığı kargaşa tıpkı denizdeki dalgaya benzetilebilir. Arendt’in ifade ve alıntılamasıyla, tıpkı denizin dalgalardan hoşlanması gibi ‘İstenç’ de ‘istemek’ten hoşlanır. “İnsan istememektense hiçliği bile ister” demektedir Nietzsche.

Bu metaforu Arendt’in girişmediği bir yönde, ‘pazar’ın, özellikle de günümüzdeki kapitalist pazarın ‘hiçlikçi’ işleyişini de kapsarcasına genişletip kullanmak mümkün. Zaten daha da ileri gidildiğinde, gerek Heidegger gerekse Arendt’in gözünde yaşama güdüsü ve ona hâkim duygu sonunda ‘istenç istenci’nde [Wille zum Wille] bulacaktır kendini.

Bu konumuza da uygun. Denize benzetebileceğimiz ‘pazar’ın alabildiğine usdışı gidişatı içinde işleyen ‘iktidar istenci’yle yüklü çıkar çatışmalarını da tıpkı denizin dalgalarına benzetmemek mümkün mü? Bu noktada, Arendt’in Nietzsche yorumunda istencin canevinde sürekli yarattığı duygu dalgalanmaları ile pazarda ‘araçsal aklın’ güdümünde sürdürülen çıkar çatışmalarının yarattığı dalgalanmaların benzer birer ‘İstenç’ örneği olduğunu, hatta Arendt’in deyişiyle İstenç’in nerdeyse dalga olduğunu bile öne sürebiliriz. Hem de pazar süreçlerini ‘objektif’ gözle inceliyorum derken ona tam bir psikolojizmle yaklaşan iktisatçıların “homo rationalis=homo oeconomicus=homo psychologicus” denklemi üzerine kurulu safsataları karşısında.

Öte yandan başta değindiğimiz iktisatçılar düşünüldüğünde, ‘insanın ruhsal aygıtının partizanlığı’nı yapmanın bir insanmerkezcilik (anthropocentrism) türü olduğunu, ama bunun sınırları bulunduğunu da teslim etmek gerekir. Bilindiği gibi, Marx ileri yaşında (1881) kendi “çözümleme yöntemi”ni burjuva iktisatçıları ve diğer ideologlarından ayırırken, bu yöntemin tikel bir evrensel kategori olan ‘İnsan’dan değil, iktisaden verili toplumsal dönemlerden yola çıktığını yazmıştı. Bu saptamadan hareketle, tarih ırmağındaki tüm süreçlerin, özellikle de konumuzu yakından ilgilendiren pazara hâkim dalgalanma ve süreçlerin önünde sonunda her türden ‘Özne’nin ‘duygulanım’larını, ‘maksat’ ve ‘yönelim’lerini geçersiz kılan ‘Özne’siz ve ‘Erek’siz süreçler olduğu savına varmak da hiç zor olmasa gerek.

Giderek, Marxism’i de ‘hümanist’ safsatalardan özgürleştirmek amacıyla Althusser tarafından ileri sürülen bu anahtar saptama ile Nietzsche’nin kendi fırtınalı düşün denizinde ‘İktidar İstenci’ [Der Wille zur Macht] ile ilgili önceki metafor ve simge karşısına bir ‘parable,’ bir ‘düşünce deneyi’ [thought-experiment] olarak diktiği (belki de dikmek zorunda kaldığı) ‘Bengidönüş’ [Die ewige Wiederkehr ] arasında bir benzerlik de kurulabilir bu durumda. (acaba burada eril >Der< öntakısı karşısına dişil >Die<yi bilerek mi dikmiştir Nietzsche?) Meselenin önemli bir başka cephesi de Nietzsche’de bu iki karşıt kavramın (‘İktidar İstenci’ [Der Wille zur Macht] vs.‘Bengidönüş’ [Die ewige Wiederkehr]) ‘zaman’la ilişkilerinin farklı oluşu. Bunun açık anlamı da ‘İktidar İstenci’nin ‘tekdoğrusal’ bir zaman anlayışına uygun olarak ‘değişme’ içerirken, ‘Bengidönüş’ün ‘çevrimsel,’ ‘döngüsel’ bir zamana işaret ediyor olmasıdır.

Böylece, akan zamanda geleceğe dönük - ki bu değişme demektir - işleyen iktidar istencinin ‘istiyorum’dan öte ‘yapabilirim’i de içerdiği açık olmalı. Bu ise düşüncenin ve çalışmanın tetiklenişi anlamına gelmektedir. Üstelik, ‘istenç’ de her tür ‘isteme’yi, ‘isteyiş’i önceleyen bu fiil dışında mevcut genelgeçer bir kategori gibi düşünülmemek zorunda. Bu isteyişle çalışan, iş tutan kişi de gücünün farkındadır [Das Kraftgefühl]. Ama öte yandan, istenç işlerken bu güç duygusunun fazla bir etkisi yoktur aynı süreçte; çünkü o yalnızca işleyen istence yoldaşlık etmektedir. Nasıl ki David Hume ‘neden-sonuç’ ilişkisinin gerçekte olmayıp, inanış ve alışkanlıklar üzerine kurulu, belki de insanlar için gerekli bir yanılsama olduğunu keşfetmişse, Nietzsche de güç duygusu ([Das Kraftgefühl]= “güçlüyüm” hissi) ile gerçekte işleyen güç arasında bir nedensellik bağı olmadığını görmüştü. Bunu bildiği halde gene de sanki olan bitenin tek nedeniymiş gibi görünen ‘özgür istenç’in - ki bu da ‘özne’ ve ‘niyeti’ni [subject and his intention] çağrıştırıyor - insanın doğasına içkin, kaçınılmaz bir inanç, bir yanılsama olduğu düşüncesindeydi.

Arendt bu noktada Nietzsche’nin ‘İstenç’ üzerine spekülatif olmayan ama betimleyici üç saptamasını gündeme getirerek uslamlamasını sürdürür.

Bunlardan ilki, istencin zamanın ileriye akışını durduramayacağı, bu yüzden de geriye dönmeyi arzulasa bile isteyemeyeceğidir; yani “istiyorum ama yapamıyorum, gücümde değil.” Nietzsche’nin Fransızca «le ressentiment» sözcüğüyle karşılamayı tercih ettiği, istencin ‘hınç’ duyması da, öç alma çabası da buradan kaynaklanıyor. Arzulanan ama elden kaçıvermiş şeyleri geri getirmek istediği halde zamanı geri çeviremeyecek, başkaları üzerine baskı kurma susuzluğunu gideremeyecekse, cezalandırma gibi kötü bir yol seçiverir insan. Bunun yanında sanki zorunluymuş da o nedenle ortaya çıkmış gibi görünür şimdide olanlar. Arendt’e göre, ‘İstenç’in geçmişle olan bu çatışması büyük olasılıkla Nietzsche’yi “Bengidönüş” diye adlandırdığı ‘düşünce deneyi’yle oynaşmaya itmiştir.

Nietzsche üzerinden uslamlamasını sürdüren Arendt’in ikinci gözlemi ise “iktidar istenci” diye bir kavramla hareket etmenin tümüyle gereksiz olduğu. Çünkü ‘İstenç’in gücü ancak istemeyle gelmektedir. Başkaları üzerine hakimiyet kurmak amaçlı bir istenç yerine tevazuyla ‘şey’lere yaklaşmayı amaçlamış bir istenç en az ilki kadar güçlüdür. İstencin eyleme geçtiği yerde zaten gündelik yaşamın edilgen akışını aşan bir güç sergilenmektedir.

Üçüncü olarak da, İstenç ister geriye, geçmişe dönmeyi isteyip de güçsüzlüğünü, ister ileriye, geleceğe doğru atılıp da gücünü hissetsin, dünyanın verili halini aşar geçer. İşte ‘İstenç’in bu aşkınlığı ‘Yaşam’ın o olağanüstü zenginliği karşısında gerçek bir tevazu, hayranlık ve müteşekkir kalışın da temelidir. “Dolayısıyla,” diye ekliyor Arendt, “İstenç’in asıl, hakiki ereği [bu] bolluktur.” “İstençin özgürlüğü” dediğimizde de zaten bir güç fazlasını hissettiğimizi [feeling of a surplus of strength – altını ben çizdim] belirtiyoruzdur. İşte bu ‘duygu’ [Das Gefühl] bilincin bir ‘yanılsama’sı diye basitçe geçiştirilemez artık; çünkü tam da bu aşkınlık noktasında yaşamın bolluğuna, zenginliğine onun lâyık olduğu karşılığı verebilecek güçtedir. “Böylece,” diye yazıyor Arendt, “Yaşamın bütününü Erk(İktidar)-İstenci olarak anlamak [artık] mümkündür.” Ve Nietzsche’nin şu yazdıklarından da güç alıyor ilginç bir yöne akacak olan kendi uslamlaması için:

“Yalnızca yaşamın olduğu yerde vardır istenç: yaşam istenci değil...ama iktidar istenci.”

İşte tam da bu noktada, Arendt’in metninde yazımızı ilgilendiren esas canalıcı ve yazımızı bitirecek son noktaya gelmiş bulunuyoruz. Başta da belrttiğim gibi, bunu yanlışlanmaya açık ama kanımca güçlü bir tahmin olarak öne süreceğim.

Arendt şöyle sürdürüyor uslamlamasını:

“İstemeye içkin bu aşkınlığa Nietzsche ‘aşanyengi’ [Overcoming] demektedir. Bunu mümkün kılan da [yaşamdaki] ‘bolluk’tur; faaliyetin kendisi yaratıcılık olarak görülmekte olup, bu fikirler kompleksinin bütününe tekabül eden ‘erdem’ de ‘Gönlüaçıklık,’ yani öç almaya duyulan susuzluğun [hırsın] aşılmasıdır. Tüm geçmişin ve şimdinin ötesinde bir gelecek açan şey de işte bu sınırtanımaz, ‘taşkın ve savurgan bir istencin densizliği[Übermut]’dir. Marx için olduğu gibi Nietzsche için de ‘artı-ürün’ yani düpedüz bireyin ve türün idamesi için gerekenlerin sağlanmasından arta kalan emek-gücü fazlası tüm kültürün conditio-per-quam’ını [‘yeterli koşul’] oluşturur. İnsanın-üstü [Übermensch] denilen de, kendini aşıp ‘yendiği’ ölçüde, insandan başkası değildir. Ama unutmayalım ki, bu aşkınyengi yalnızca bir zihin alıştırmasıdır...”

Madem ki daha önce kafa ve kol emeği arasında çizilen sınırın hem fazlasıyla kaba hem de sorgulanmadan önkabullenildiğinde bu ve koşut alanlarda sürdürülecek ciddi her çözümlemeyi doğal yolundan saptıracak nitelikte olduğunu öne sürdük, o zaman Arendt’in yukarıdaki cesur saptamasını biraz daha didiklemek ve geliştirmek durumundayız. İçine savrulduğumuz cesur, yeni ‘enformasyon çağı’nda emek-gücünün niteliklerini tartışmak söz konusu olduğunda böyle bir girişimin büyük önem taşıdığını düşünüyorum; özellikle de ‘beyaz-yakalı’ işçiliğin yaygınlaşırken kendisine atfedilen eski ‘vasıflılığını’ yitirmesi gibi baskın bir eğilimin varlığı söz konusu olduğunda. Bu gelişme yalnızca ‘malûmat toplumu’na geçildiği sürece ekonomide giderek ‘mavi yakalılar’ın yerini almaya başlayan çeşitli vasıflarda ‘ofis işçileri’ni ilgilendirmekle kalmamaktadır. Kültürü ilgilendiren bilimler ve sanatlar alanında ‘çalışanlar’ı, özelde de ‘pazarlaşan’ kültürden aldığı hisselerden daha çok kâr yapmak çılgınlığına kapılan akademik şirket yaşamı ile yeni ‘üniversite çalışanları’nı da (yeni vasıflı ‘beyaz yakalı’lar?) doğrudan ilgilendiren bir boyutu vardır bu yönde titizlikle sürdürülecek bir çalışmanın.

Bütün bu geçici ve elbette eksik saptamalar karşısında,‘Yaşam’ın her tür iktidar istencini her dem sollayacak bir ‘fazla’ya sahip olduğu hatırlandığında, belki de salt Marx değil, ta Aristoteles ve benzerlerinden dolanarak şunları söyleyebiliriz: ‘Çalışma’ dedikleri ister bildik anlamıyla maddi bir ürünün ortaya çıkmasında etken kişisel ya da toplu bir istenç içersin, ister bu istenç aynı bildik anlamıyla bedenruhun işleyişi sonucu somut-maddi bir ‘fikir’ ürününü ortaya koymaya yönelik bir çalışma sergilesin, her daim şekilsiz, amorf ‘madde’yi (Yunanca: hûle; Arapça: heyulâ) biçimlendiren, onun sonunda belki de başlarda öngörülememiş bir biçimde görüneceği, görece ‘öznesiz ve ereksiz’ ama çalışan(lar)ın değil ‘dilin konuştuğu’ bir süreçtir. Bu da her zaman geri geliverecek amorfluğun genel adı olması gereken ‘yeryüzü’nün [Das Erde] ve ‘yaşam’ın bolluğunu, ‘artı’sını öne çıkararak ‘dünya(lar)’ [Die Welt] kurmaktan ibarettir. Dünya dildir tüm görünümleriyle.

‘Doğa’ demeye alıştığımız ‘şeylerin devinimi’ insanı da içerir ve günümüzün donuk ‘doğa şablonu’nun hizmet ettiği iktidar istençlerinin ‘şey’leri ‘malzeme’ye dönüştürme eğilimine karşın, ölü maddeye indirgenemez. Bir an için düşünelim örneğin fizikçi Stephen Hawking’in bilgisayar virüslerinin canlı olduğu savını. Bilgisayar virüsleri bugün teknobilimin lingua franca’sı matematiğin diliyle yazılmış olup, içine doğup, orada yaşayıp, gene içinde ölünen ‘doğal’ dillerden farklı olarak, ‘yapay’ program dilinin bir türüdür. Bu bakımdan, amaçları farklı ve ters de olsa, açık ve gediklerden yayılarak saldırdıkları donanımları işleten, güvenliğini, savunusunu sağlayan ‘yapay’ dillerden farklı değildirler. Bir zamanlar George Steiner, öncelikle ‘doğal’ dili düşünerek şöyle yazmıştı:

“Diller yaşayan organizmalardır. Sonsuz karmaşıklardır, gene de organizmadırlar. Belirli bir yaşama gücüne, belirli bir massetme ve büyüme gücüne sahiptirler; ama onlar da yaşlanıp eskiyebilir, ölebilirler.”

Bu alıntı ışığında örnek verdiğimiz bilgisayar virüsleri de eğer canlı madde ise, hiç kuşkusuz pratikte de gözlemlediğimiz gibi, onların da gelip geçici, ölümlü olduklarını, dolayısıyla da tekdoğrusal zamanı temel alan alışılageldik ‘mantıktarih’anlatıları [historisch] yanında bambaşka bir zaman anlayışı içeren ‘öykütarih’lerinin [geschichtlich] de yazılabileceğini söylememiz mümkün.

Salt modern doğa bilimlerinin alanlarında çalışanlar değil, çağdaş iktisatçılara da çok ters gelebilecek, belki de çoğu kişinin daha baştan zırva diye bir yana atabileceği bir sav bu. Çünkü kaç yüzyıldır benimsenegelmiş bir şablonu (matematiksel fiziğin sunduğu kalıp) yadsımakla kalmıyor; üstelik bir de özellikle Onsekizinci yüzyıldan bugüne “Doğa” [Die Natur] ile “Kültür”(=ekin) [Die Kultur] arasında çizilen sınır çizgisini de elinin tersiyle itiveriyor.

Sonuçta, doğa ve insan üzerinde iktidar kurmaya dönük bir istencin buyruğu altında ve ‘malzeme’ oldukları yanılsamasıyla, ‘şey’ler karşısında hoyratça sınırtanımamak ister istemez öznesiz ve ereksiz bir ‘istenç istenci’ne [Der Wille zum Wille] yol açar. Bunun en çıplak biçimiyle örneğin günümüzün ‘küresel’ iktisadi süreçlerinde her gün karşılaşıyoruz. İnsan dahil her türden doğa ‘kaynağını’ saldırganca ve savurganca harcayan bu gidişin Nietzsche’nin sözünü ettiği ‘hiçlikçilik’te [Nihilismus] son bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Günümüzün kitsch iktisat bilimi de aynı ‘hiçlikçi’liğin söyleme taşınışının tipik bir örneği olarak işlev görmektedir. Madem ki ‘istemesiz’ [willen] gerçekleşmiyor hiç bir şey, istenç haddini bilip ölçüsünü korumak zorunda kaldığında; bir başka deyişle, ‘şey’[Das Ding]ler ve ‘mesele’[Das Sache]lerle olabildiğince yalın ve at gözlüksüz ilişkiye geçildiğinde, yaşamın ödülü olan ‘artı-ürün’ de ‘Sermaye’ye (ve hele ‘kültürel-simgesel sermaye’ye) içkin hiçlikçiliğin en belirgin göstergesi olan ‘kâr haddini artırma’ takıntısının boyunduruğundan hem maddi hem simgesel anlamda kurtulmaya başlar. Özgür istenç yüklü özgür emek mutlak anlamda hiç bir zaman gerçekleşmeyecek belki de. İşte tam da bu noktada, hep göregeldiğimiz üzere, yitip giden zaman karşısında istencin duyduğu ve her türden ‘doğa’ya gözükara saldırabilen o çaresiz hıncı [Le ressentiment] telafi edebilecek bir başka “erkimdedir” alternatifini kurmak mümkün görünüyor. Onca mahrumiyet karşısında, bu olası seçeneğin yol açacağı ‘yaşamın bolluğuna inanç’la yüklü bir emek sürecinin yaratabileceği artı-ürünü bir an için düşünelim.

Hem de bu yazıyı besleyen artı-üründen çok daha bereketli olabileceğini unutmadan...
-----------------

saygı ve dostlukla
 
Üst