Enternasyonal mücadeleyi zehirleyen yurtseverlik üzerine

#1
Sınıfsız Bir Dünya İçin Dünya Devrimini, Dünya Devrimi İçin Enternasyonal Mücadeleyi Sabote Eden Bölücü Zehir: YURTSEVERLİK

Komünist Manifesto ile yeryüzüne indirilen eşitlik ve özgürlük düşü için atıldıkları kavgada toprağa düşen ve Komünist Manifesto ile gömülmeyi vasiyet eden işçilerin ve komünist devrimcilerin anısına…

Giriş İçin Zorunlu Bir Belirleme
Yeryüzü yaşamının ezilenleri kapitalizmin egemenliği altında apartheid rejimlerini yaşarken, gezegenimizle birlikte ölüm ve toptan yok oluşa her gün bir adım daha yaklaşıyoruz. Kurtuluşu yeryüzü yaşamı ile birlikte sosyalizme bağlı olan ezilen ve sömürülen insanlık, henüz bu biricik kurtuluş yoluna girebilmiş değil. Sınıf mücadeleleri tarihinin deneyimlerinden de görülebileceği gibi, ezilen-sömürülen insanlığın bu biricik yola kendiliğinden giremeyeceği de aşikârdır. Bunun hem nesnel ve hem de öznel nedenleri var. Biz; bu yazının doğrudan konusu olmasa da somut durumun kavranabilmesi niyetiyle, bu nesnel ve öznel nedenleri detaylarına girmeksizin belirleyerek gündemimize geçiş yapacağız.

Ayrıca; burjuva milliyetçi bir siyasal duruş olan yurtseverlik kavramının sınıfsal ve tarihsel köklerinin ne olduğunu, hangi tarihsel dönemeçlerde devrimci safları nasıl zehirlediğini, bunun ezilen insanlık ve yeryüzü yaşamı için bedelinin ne olduğunu, tarihe karşı sorumlu komünist devrimcilerin bu zehir karşısındaki tutumlarının geçmişte ne olduğunu, komünizm davasına bağlı kalan komünistlerin bu zehre karşı siyasal tutumlarının ve politik duruşlarının bugün ne olması gerektiği üzerinde duracağız.

Nesnel neden özetle şudur; ezilen ve sömürülenler homojen değil heterojendirler, dolayısıyla da birleşik değil dağınıktırlar. Ezen egemen karşısında ezilme durumları onların ortak paydaları olsa da, ezilmelerine yol açan şeylerin farklılığı, çıkarları birbiriyle çatışan bir dizi kimlikle birbirlerine karşı bölünmelerinin de nedenidir. Ezilenlerin aynı sosyal sınıfa mensup olarak sömürülenleri de, hem sınıf içi ayrıcalıklardan doğan çıkarları nedeniyle ve hem de sahip oldukları diğer alt/üst kimlikleri ile ulusal ve uluslararası alanda bir kez daha bölünmüşlerdir. Ezilenler ve sömürülenlerin bölünmesine neden olan şeyler, ister tarihten gelen çıkarlara dayalı çatışmalar olsun, ister ayrıcalıkların elde edilmesine ve korunmasına dayansın, bütün bunlar, egemenlerin egemenliklerini sürdürebilmelerini kolaylaştıran bir işlev görür. Kaldı ki, ezilen-sömürülenler arasındaki bölünmüşlük bizzat egemenlerin eli ile de örgütlenir. İşçi sınıfının ve ezilen insanlığın egemenlerin bilinçli ve sistematik faaliyetleri sonucu bölünmesi, egemenlerin sınıf çıkarlarının bir gereğidir ve bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Böylelikle egemenler, ezilen, sömürülen, yok sayılan, katledilen Yeryüzünün Lanetlileri karşısında kendi sınıf iktidarlarını koruyabilir ve sürdürebilirler.

Ezen-sömürenlerin yarattığı egemen bilinç (Egemen İdeoloji), ezilenlerin öncelikli sorunlarını birbirlerine karşı farklılaştırmakta ve çözüm arayışlarını birbirinden ayrıştırarak sistem içine çekmektedir. Bu durum, ezilenleri egemenlere karşı kendiliğinden bir araya getirmediği gibi, çoğu zaman ezilenle ezileni karşı karşıya getirip birbirine düşmanlaştırmakta ve birbiriyle çatıştırmaktadır.

Reel durum bu iken, ezilen ve sömürülenlerin egemenlerin yarattığı politik bilinci aşabilmeleri yine de mümkündür. Fakat bu durumun aşılabilmesi, ezilen-sömürülenlerin kendi gündelik çıkarlarını yakıp bir gelecek amacı etrafında kader birliği yapabilmelerine bağlıdır. Böylece birleşebilir, egemenlerin düzenine topyekûn karşı koyabilme yeteneği kazanabilir ve onu aşma cüretini gösterebilirler. Bu ise, ancak devrimci bir programla kenetlenmiş iradi komünist bir duruşla olanaklıdır.

Öznel neden ise şudur; ilk işçi devleti olan Sovyetler Birliği, başlangıçta uluslararası proletarya ve yeryüzünün ezilenleri için ezen egemene karşı kurtuluşlarının umudu olmuşsa da, işçi devleti, asalak bürokrasinin karşı devrimci iktidarı ile yozlaşmış, dünya devrimine ihanete kadar sürüklenmiştir. Bürokratik kastın yetmiş yıllık iktidarı süresince komünist geleneğin devrimci ilkeleri sistematik olarak yok edilmiş, yerine ulusalcı ve sınıf uzlaşmacı bir anlayış ikame edilmiştir. Ve bu süreç hiçte “koşullar bunu gerektiriyordu” gibi basit bir açıklama ile geçiştirilemez. Bu süreç boyunca on binlerce komünist doğrudan katledilmiş, milyonlarca Sovyet vatandaşı iç temizlik kampanyalarında sürgüne ve Hitler’in toplama kamplarını aratmayacak çalışma kamplarına mahkûm edilerek aşırı çalıştırılmaktan, baskıdan, açlıktan ve açlığın yol açtığı hastalıklardan yaşamlarını yitirmişlerdir. Böylelikle, Çarlık Rusya’sının halklar hapishanesi iktidardaki bürokratik-despotik kast ile varlığını sürdürmeye devam ettirmiştir.

“Reel sosyalizm” ve onun resmi ideolojisi bugün fiilen çökmüş olsa da, bu süreç, kapitalizmin dünya egemenliği karşısında ezilen–sömürülenler ve devrimci hareket için iki olumsuz sonuç yaratmıştır. Birincisi; ezilen-sömürülenler yüzlerini büyük ölçüde egemen sistemden yana dönmüş, kurtuluşlarını ya çoğunlukla bireysel olarak sistem içinde aramakta, ya da tepkilerini gerici akımların etkisine girerek göstermekte, dolayısıyla devrimci çevrelerden uzak durmaktadırlar. İkincisi; bürokratik diktatörlükler aşağıdan anti-kapitalist ve anti-bürokratik devrimci kitle mücadeleleri ile yıkılmadığı için, dünya solu üzerindeki ideolojik ve politik etkisini halen sürdürmektedir. Bunu, gelişen olaylar karşısında solun gündelik tutumlarında gözlemlemek mümkündür.

İdeolojik besinini sosyalizmi dejenere eden Stalinizm’in bürokratik “geleneğinden” almış olan bu coğrafyanın solunun büyük bir kesimi de, gündelik olaylar karşısındaki politik tutumunu bu ideolojik kültür ile belirlemiş ve hâlen belirlemektedir. Politik bakımdan İkinci Enternasyonal’in ihanetçi partilerinden miras olarak devralınan yurtseverlik zehrinin bu geleneğin takipçileri aracılığıyla bu coğrafyanın devrimcilerinin ve ezilen-sömürülenlerinin gündemine taşınması bunun en son örneğidir. Esasında burjuva-milliyetçi bir kavram ve siyasal duruş olan yurtseverlik, Türkiye burjuvazisinin AB’ne girme hayali ve Amerikan ordusunun bu coğrafyanın topraklarını da kullanarak Irak’ı işgale hazırlandığı bir süreçte, sanki anti-emperyalist bir duruşmuş gibi Yurtsever Cephe’yi kuran TKP eliyle bir kez daha bu coğrafyanın devrimci hareketinin gündemine sokuldu.

Mustafa Suphi’lerin TKP’sinden bu yana zaten ulusalcı bir tarihsel arka plan ve anlayışla lekelenmiş olan bu coğrafyanın solu, içinde bulunduğu tıkanıklığı, işçi mücadelelerinin geriye çekildiği ve siyasal alanın daha çok burjuva kamplar arası çekişmelerle belirlendiği bu dönemde, Kemalist devletin kuruluşundan bu yana ayrıcalıklara sahip olarak kendisini devletin sahibi olarak gören geleneksel burjuva-bürokrat elit ile, elde ettiği sermaye birikimi ve uluslararası destek sayesinde kendine güvenini kazanan “küreselleşmeci” sermaye gurubu arasındaki iktidar mücadelesinde, geleneksel ekibin kendi zümre çıkarlarını korumak için yaptığı ulusalcı propagandanın yarattığı rüzgârdan faydalanarak aşmaya çabalıyor. Başını ordunun çektiği geleneksel elitin sağ milliyetçileri MHP’de, “sol” milliyetçileri ise CHP’de birleştirme çabasının açtığı yoldan fayda sağlamaya çalışan bu coğrafyanın Stalinizmle malul ulusalcı solu, şimdilerde yelkenlerini bu burjuva ulusalcılığın rüzgârlarıyla şişirerek en yurtsever olanın kendisi olduğunu ispatlama çabası içine girmiş bulunuyor. Sol hareket içindeki bu burjuva ulusalcılığının politik izdüşümlerinin kimi örneklerini aşağıdaki satırlarda ele alacağız.

Geçerken belirtelim; buradaki asıl tehlike şudur: İdeolojik olarak burjuva bir kavram, siyasal olarak ise burjuva bir duruş olan ve ezilen-sömürülenlerin hem bilinçlerde bölünmesine ve hem de fiilen bölünmesine yol açan yurtseverlik zehri, bizatihi Marksist olma iddiasında olan ve ona karşı durarak savaşması gereken devrimci çevrelerin kendi elleriyle işçilerin, ezilenlerin ve devrimci güçlerin içinde örgütlenmektedir. Bu durumun güncel yaşama izahı ise şudur: Sınıfsız ve eşitlikçi bir dünyada yaşam için, ezen-sömüren egemenlere karşı ezilen-sömürülen insanlığı ve kaderlerini onların kaderleriyle ortaklaştırarak kurtuluş ve özgürlük için mücadele eden devrimcileri yakan düşmanın ateşine odun taşımaktır.

Devrimci Harekete Bulaşan Yurtseverlik Zehrinin Sınıfsal Kökleri ve Ortaya Çıkışını Hazırlayan
Tarihsel Süreç


Burjuvazinin egemen bir sınıf ve kapitalizminde onun iktidar sistemi olarak tarih sahnesinde ortaya çıkışı birbirini tamamlayan bir dizi iktisadi-teknolojik ve sosyal şartın olgunlaşmasının sonucu olarak gerçekleşti. Batılı feodal krallıkların başka diyarların zenginliklerini ele geçirmek için giriştikleri talan Afrika’dan uzak doğuya ve bu süreçte “keşfedilen” Kızılderililerin topraklarından Aborjinlerin topraklarına tüm dünyaya hiç durmaksızın katliamlarla yayıldı. Milyonlarca Afrikalı yaşadıkları topraklardan koparılıp köleleştirilerek batılı efendilerin zenginliği ve batılıların refahı için, kendi topraklarında köle olmayı reddettikleri için katledilen ve rezervuar alanlarına hapsedilen Kızılderililerin yerine işkence altında çalıştırıldı. Batılıların dünya çapında yaklaşık beş yüz yıl boyunca yürüttüğü sömürgeci talanın sonucu elde edilen muazzam büyüklükteki sermaye birikimi, feodal soyluların dışında kalan bir tüccar ve zenginler topluluğu yarattı. Bu dönemde sömürgecilikle yaratılan zenginlik bilimsel faaliyetleri finanse etti. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan teknolojik icatlar üretim alanına uygulandı ve manifaktür üretim yerini zorunlu olarak sanayi üretimine terk etti. Böylece birbiriyle çatışan çıkarlara sahip ve feodalizmin tasfiyesinin ardından sürekli olarak birbiriyle çatışma halinde olacak olan yeni iki sınıf, burjuvazi ve proletarya tarih sahnesine çıkmıştı.

Burjuvazi sanayi devrimi sonrası iktisadi bakımdan büyük bir ekonomik gücün sahibi olsa da, feodal rejimler altında başta seçme-seçilme hakkı olmak üzere hemen hiçbir siyasal hakka sahip değildi ve çok uluslu feodal devlete vergi ödemekle yükümlüydü. Bu nedenle de, feodal rejimlerin ağır ekonomik yükü altında sermayesini ve mülkiyetini güvencede hissetmiyordu. Böylece; hem sermayesini ve mülkiyetini güvence altına alacak, hem büyümesinin önündeki engelleri aşacak ve hem de iktisadi gücünü siyasi güçle destekleyecek yeni bir hukuksal düzenlemeye ihtiyaç hissetti. Dolayısıyla, önünde tıkaç işlevi gören feodal rejimden kurtulmayı ve siyasi iktidarın doğrudan sahibi olmayı hedefledi. Yeni dönemin siyasal rejimi olarak, eski rejim olan monarşilerin yerine demokrasi ve cumhuriyet ile yönetilecek ulus-devlet projesini koydu.

Siyasal iktidarın el değiştirmesinin örgütlü güçle ve diğer toplumsal sınıfların desteğiyle gerçekleşebileceğinin farkında olan burjuvazi, feodal rejimin tasfiyesi ve kendi rejiminin inşası için eski düzenin aşağılayıp hırpaladığı baldırı çıplakların desteğini kazanmaya girişti. Burjuva aydınların işçilere ve köylülere yaptığı aydınlanmacı propaganda; herkese seçme-seçilme hakkı, yeni rejimde eşit yurttaş olma hakkı, çok uluslu monarşi yerine millici ulus devlet vaat etti. İşçiler ve köylüler arasında destek bulan bu burjuva propaganda yurtseverlik nidalarıyla feodalizme karşı harekete geçti. Böylece burjuva rejimlerin miladı olan Fransa’da ki iktidar değişikliği, 1789 Haziran’ında burjuvazinin siyasi öncülüğünde Avrupa’nın en köklü monarşilerinden birini yıkarak gerçekleşti. Burjuvazinin monarşiye karşı Fransa’da kazandığı zafer kısa sürede tüm Avrupa monarşilerinde ve sömürgelerinde etkisini göstererek milliyetçi-yurtsever burjuva hareketlerin yayılmasına ön ayak oldu. Fransa’da iktidarı monarşi ile çatışarak ele geçiren ve cumhuriyet ilan eden burjuvazi, İngiltere’de bu çatışmayı yaşamadan cumhuriyete geçiş yaptı. Bunun nedeni; Fransa’da burjuvalar ile soyluların ayrı sınıflara mensup ve ayrı çıkarlara sahip olması iken, İngiltere’de ise soyluların aynı zamanda burjuvalar olması idi. Böylece mutlak monarşiler devri kapanarak ulus-devletçi burjuva cumhuriyetleri dönemi başladı.

Burjuvazinin sınıf iktidarı olarak kapitalimin, başlangıçta kendisi için en güvenli ve maliyeti en düşük ulus-devlet modelini seçmiş olması onun ihtiyacının bir sonucuydu. Feodal rejimi tasfiye ederken işçileri ve köylüleri de ideolojik olarak kendi rejimine kazanmıştı. O günden bugüne kapitalizm, hemen her krizi esnasında ulusal çıkarları bahane ederek yurtseverlik bilincini ezilen-sömürülen kitlelerin arasında diri tutmakta ve hoşnutsuzluğun sistem dışına taşmasını engelleyen siyasal bir iksir olarak kullanmaktadır. Kapitalizmin egemen sistem olarak inşası esnasında ezilen-sömürülenleri düzene entegre etmekte burjuvalarca temel harç olarak kullanılan yurtseverlik, o gün olduğu gibi bugünde farklı uluslardan ezilen-sömürülenlerin çıkarlarını birbirinden ayrıştırmakta ve sınıfsız - eşit ve özgür bir gelecek hedefinde birleşebilmelerini engelleyen bir unsur olarak bölücü işlevini sürdürmektedir. Ve burjuva patentli bu kavram siyasal bir tutum olarak devrimci hareketin saflarında da kendisine yer bulmakta, devrimci çevreleri ve etki alanlarını ideolojik ve politik bakımdan devrimcilerin kendi eli ile zehirlemektedir. Sınıf mücadelelerinin ve devrimci hareketin tarihi maalesef bunun sayısız acı örnekleriyle doludur.

Yurtseverlik Zehrinin Devrimci Saflarda Ortaya Çıkışı Karşısında Komünistlerin İlkesel Duruşu, Siyasal Tutumu ve Mücadelesi Ne Olmuştu ve Stalinizm İle Nasıl Yozlaştırıldı?

Geçen yüzyılın başlarında uluslararası sermayenin dünya pazarlarını ve kaynaklarını elde etmek, elde ettiğini elinde tutmak ve daha da büyütmek için birbirlerine karşı giriştikleri rekabetten doğan iktisadi tıkanıklık aşılamamış, dünya çapında dengeleri alt-üst eden siyasal bir krize dönüşmüş ve bunun sonucu olarak Birinci Topyekûn Emperyalist Savaş patlak vermişti (1914). Savaşın taraflarını oluşturan her emperyalist blok; hem savaştan kendi lehlerine güçlü, kazançlı ve galip çıkmak istiyor ve hem de savaştan sınıf egemenliklerini tehdit edecek sonuçlar çıksın istemiyorlardı. Çünkü özelliklede Almanya’da bir proleter devrimi olasılığı hiçte uzak bir olasılık değildi. Bu amaçla kapitalist devletler burjuva hükümetleri aracılığıyla ileri sürdükleri “vatan savunması” sloganı ile işçi sınıfının içinde yurtseverlik bilincini geliştirerek aynı anda birkaç hedefe birden vurmayı planlamışlardı. Bunlar; savaşın ekonomik maliyetini işçi sınıfının ve ezilenlerin sırtına yükleyip tabana yayarak kendileri için yüksek ekonomik maliyetlerden kaçınmak, kendi sınıf çıkarlarının kuyruğunda işçi sınıfını ve ezilenleri ulusal seferberliğe dahil edip cephe gerisini sağlamlaştırmak ve cepheyi daha güçlü desteklemek, böylelikle, işçilerin ve ezilenlerin güçlerini bölerek kendi sınıf çıkarları doğrultusunda siyasallaşmasının dinamiklerini engelleyip burjuva siyasete entegre ederek sistem içinde kalmalarını sağlamak.

Burjuvazi, “vatan savunması” adı altında yürüttüğü yurtseverlik kampanyalarıyla işçi sınıfına güçlü ve zengin bir ulus vaat ediyor ve işlediği suçların suç ortağı olması anlamına gelecek olan desteğini istiyordu. Buldu da bu desteği, hem de Alman Sosyal Demokrat Partisi başta olmak üzere İkinci Enternasyonal’e üye sosyal demokrat partilerinin birçoğunun elinden. Başında Kautsky’nin bulunduğu İkinci Enternasyonal’in en güçlü partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi burjuva hükümetin savaş politikasını destekledi ve savaş bütçesini onayladı. Bu tutumun benzerlerini Avrupa’da ki diğer ülkelerin sosyal demokrat partilerinin tutumları izledi. Bunun anlamı şuydu; “Dünyanın bütün işçileri barışta birleşin, savaşta birbirinizi boğazlayın” (Rosa Lüxemburg). Böylece; Birinci Enternasyonal’in ardından Engels’in büyük çabaları sonucu dünya devrimine öncülük etmek amacıyla kurulmuş olan İkinci Enternasyonal, burjuvazi ile giriştiği dişe diş bir mücadelenin sonucunda değil, onun ulusalcı-yurtsever zehrini bilinçli olarak içtiği ve işçi sınıfına içirdiği için çökmüş oldu.

Zira savaşta ya da “barışta” işçi sınıfının verili bilinci, egemen toplumsal düzenin, yani kapitalizmin bilincidir. Ve işçi sınıfı, bu egemen bilinci otomatik olarak aşacak bir bilince ve anlayışa sahip olmadığı için kendiliğinden de aşamaz. İşte tam da bu noktada komünist öncünün tarihsel rolü devreye girer. Önünde iki seçenek vardır; ya kırıntı elde etmek için egemen bilinçle uzlaşıp kitle kuyrukçuluğu ve popülizm yaparak kapitalistlerin değirmenine su taşıyacak, ya da kendi imhasını dahi göze alarak eşitlikçi bir dünya için işçileri kendi dar zümre çıkarlarını yakıp sınıf kardeşleriyle kader birliği yaparak kapitalizmi yıkmaya çağıracak.

Lenin, Enternasyonal ve Ulusal Savunma başlıklı yazısında (12 Aralık 1914) “Oportünizm ve şovenizmin Avrupa’nın en büyük partilerinde, geçici olarak da olsa, zafere ulaşmasıyla İkinci Enternasyonal yaşamını sona erdirmiştir. Yeni bir Enternasyonal yerini alacaktır" derken komünistlerin durması gereken zemini temsil ediyordu. İşte; emperyalist savaş esnasında Bolşevikler, İkinci Enternasyonal partilerinin burjuva-yurtsever tutumlarını dünya devrimine ihanet olarak kabul ve ilan edip, bu ikinci tutumla, yani “savaşa karşı sınıf savaşı” perspektifi ile hareket ettiler. İkinci Enternasyonal’in iflasını ilan edip, o gün pek bir yankı bulmasa da yeni bir enternasyonalin inşası için çağrı yaptılar. Burjuvazinin kendi çıkarları için cepheye sürdüğü ve onlardan birbirlerini kırmalarını istediği işçilere; silahları sınıf kardeşlerine değil, onları kendi kârları ve çıkarları için ölüme gönderen burjuvalarına çevirmelerini istediler. Cephede, hem emperyalist ülkelerin hem de çarlığın yenilgisi için bozguncu taktikle dünya devriminin zaferi için çalıştılar.

Bolşeviklerin emperyalist egemenler, çarlık otokrasisi ve devrimci hareketin işbirlikçi dönekleri karşısında komünizmin ilkeleri temelindeki kararlı duruşu, çarlığın çizmeleri altında ezilmiş ve emperyalist savaşla yıkıma uğramış işçilerin ve ezilenlerin devrimci kalkışmasıyla buluşup 1917 Ekim Devrimi ile sonuçlandı. İkinci Enternasyonal partilerinin savaş esnasında kendi burjuvalarını destekleyen ulusalcı-yurtsever tutumunun yarattığı demoralizasyon Ekim Devrimi ile aşıldı. Dünya komünist hareketi, Bolşeviklerin öncülüğünde ve Ekim Devrimi’nden aldığı güçle kapitalizmi yıkıp, sınırsız-sınıfsız ve eşitlikçi bir dünya kurmak amacına bağlı olarak dünya devrimini örgütlemek üzere Üçüncü Enternasyonali kurdu (1919).

Sovyet Devrimi’nin zaferi yeryüzü ezilen-sömürülenlerine, ezilen-sömürülen insanlığın ve yeryüzü yaşamının egemenlerden kurtuluşunun olanaklı olduğunu müjdelese de, henüz, emperyalist kuşatma ve karşı devrimin saldırısı altında ve iç savaş nedeni ile devrim garanti altına alınamamıştı. Sovyet Devrimi’nin başarısı devrimin uluslararası arenaya yayılmasına bağlı olarak garantilenebilirdi. Bunun bilincinde olan Bolşevikler, ileri kapitalist bir ülke olan Almanya’da devrimin kazanması için kendi devrimlerinin yenilgisini bile göze aldılar. Çünkü esas olan dünya devriminin başarılmasıydı ve devrim uluslararası arenaya yayılarak nihai hedefine ulaşabilirdi. Üçüncü Enternasyonal tam da bu amaçla, dünya devrimine önderlik edebilmek için kuruldu.

Ancak; tarihsel bir dizin olarak, emperyalist savaşın işçi sınıfında yarattığı fiziksel ve ekonomik tahribat, İkinci Enternasyonal partilerinin ihanetiyle işçi sınıfının içinde yükselen burjuva yurtseverlik, Almanya’da 1918 ve 1923 devrimlerinin yenilgisi, iç savaşta Sovyet Devrimi’nin öncü unsurlarının çoğunun kaybedilmesi, emperyalist kuşatmanın Sovyetler Birliği üzerindeki ağır baskısı ve Lenin’in ölümü ile doğan boşluk, bürokrasinin palazlanıp Sovyetler Birliği’nde iktidarı ele geçirmesine ve enternasyonalin politikalarına egemen olmasına elverişli zemini hazırladı. Bu andan itibaren dünya komünist hareketinin Üçüncü Enternasyonal ile doruğuna ulaşan ideolojik ve ilkesel kazanımları, karşı devrimci bürokratik kastın iktidarı ile tek tek yok edilip, yerine bürokrasinin çıkarlarını gözetecek ve iktidarını koruyacak bir anlayış ikame edilerek dünya komünist hareketine mal edildi. Bunların başlıcaları; dünya Sovyetler federasyonu yerine tek ülkede sosyalizm, enternasyonalizm ve sürekli devrim yerine ulusal demokratik aşamalı devrim, geçiş programı yerine demokratik program, birleşik işçi cephesi yerine sınıf uzlaşmacı halk cephesi, savaşa karşı sınıf savaşı yerine savaşa karşı barış ve barış içinde bir arada yaşama ve enternasyonalist mücadele çizgisi yerine ulusalcı çizgi olan anayurdun savunulmasıdır.

Yeryüzü üzerinde eşit ve özgür bir yaşam için olmazsa olmaz olan komünizm davasından ve bunun gerçekleşebilmesinin yegâne yolu olan dünya devrimi anlayışından kopan karşı devrimci bürokratik kast, böylelikle İkinci Enternasyonal’in ihanetçi çizgisine geri dönmüş oldu. Bürokratik kast elindeki iktidarın olanaklarıyla İkinci Enternasyonalin ihanetinin komünist hareket üzerinde yarattığı ideolojik tahribatla kıyaslanamayacak büyüklükte bir tahribat yaratmakla kalmamış, bu tahribatı kurumsallaştırarak “sistematize” etmiş ve bu güne kadar getirmiştir. Varlığı süresince içeride ve dışarıda yaşanan siyasal gelişmeler karşısındaki politik tutumu ve icraatları yalnızca kendi iktidarını ve iktidarı aracılığıyla kendi zümre çıkarlarını korumakla kalmamış, aynı zamanda emperyalist-kapitalist dünyanın işini de kolaylaştırmıştır.

Bürokratik kastın iktidarı süresince icraatlarının dökümü ve maliyeti özetle şudur: SBKP ve Üçüncü Enternasyonal içindeki devrimci unsurlar ve Sol Muhalefet tasfiye edilmiş, düzmece duruşmalarla üyeleri hapse atılmış, sürgüne yollanmış ve öldürülmüşlerdir. Rus olmayan halklar kitlesel olarak yaşadıkları bölgelerden sürülmüşlerdir. İç temizlik hareketleri süresince milyonlarca insan sürgüne mahkûm edilerek Sibirya ve daha kuzeyinde bulunan Gulag takımadalarındaki çalışma kamplarında yalnızca kısıtlı tayın karşılığı askeri zorla çalıştırılmış, bu süreç içerisinde milyonlarca insan ağır çalışma koşulları nedeniyle yaşamlarını kaybetmiş, soğuktan, açlıktan ve açlığın yol açtığı hastalıklardan ve doğrudan infaz edilerek katledilmişlerdir. 1926 İngiliz işçilerinin genel grevi desteklenmemiş, greve karşı olan sendika bürokrasisine destek verilerek grev kırılmıştır. 1926, Çin’de burjuva sosyal demokrat Çan Kay Şek önderliği desteklenerek devrim kırılmış ve komünistlerin katledilmesinin zemini hazırlanmıştır. Avrupa’da birleşik işçi cephesinin örgütlenmesi yerine halk cepheleri desteklenmiş ve teşvik edilmiş, bunun sonucu olarak Naziler, önlerinde hiçbir engel olmadan Almanya’da iktidara gelmiştir. Kapitalizmle, barış içinde bir arada yaşama anlayışının sonucu olarak faşistlerle ve kapitalistlerle masaya oturularak Yalta ve Malta saldırmazlık ve işbirliği antlaşmaları imzalanmıştır. Avrupa devrimleri için son şans olan İspanya devrimi emperyalistlerle el ele Franco faşizmine boğdurulmuştur. Dünya devrimine komuta etmek amacıyla kurulan Üçüncü Enternasyonal’in devrimci ilkelerinden ve duruşundan uzaklaşılarak yerine sınıf uzlaşmacı çizgi ikame edilmiş ve emperyalist ülkelerin isteği üzerine bizzat Stalin tarafından kapatılmıştır. Bütün bu süreç boyunca, dünya komünist hareketinin tüm ideolojik kazanımları ve sınıf mücadelelerinin devrimci tarihi sistemli bir şekilde tahrip ve yok edilmiş, yerine sınıf uzlaşmacı resmi ideoloji ve bu resmi ideolojiyi kutsayan resmi tarih ikame edilmiştir.

İşte bu resmi ideoloji ve resmi tarihle beslenen dünya solu, verili ve şartlı siyasal bilinci ile emperyalist kapitalizmin iktisadi ve sosyal manevraları karşısında onunla toptan ve kökten bir hesaplaşma anlayışı ile karşı karşıya gelmek yerine, ulusal alanda ve siyasal bakımdan burjuva demokrasisinin sınırları içinde muhalefet yapmakla yetinmektedir. İdeolojik olarak dünya soluna egemen olan resmi ideolojiyle ve bu anlayışın şekillenmesine yol açan resmi tarihle devrimci anlamda hesaplaşıp aşılamadan, emperyalist kapitalizme ve onun ulusal ve uluslararası alanda gerçekleştirdiği siyasal manevralarına karşı, siyasal ve sınıfsal olarak devrimci bir mücadele yürütülemez.

Yurtseverlik Zehri, Devrimci ve Sosyalist Hareketin Güçlerini ve Bu Güçler Aracılığıyla
Ezilen-Sömürülenlerin Bilinçlerini Zehirleyerek Bölmeye Devam Ediyor


Kimi istisnai devrimci çevreler hariç, bu coğrafyanın “devrimci” solu, hemen tüm tarihi süresince siyasal zemini bakımından hep ulusalcı bir karaktere, anlayışa ve buna denk gelen siyasal bir duruşa sahip olagelmiştir. Bunun nedeni, dünya soluna ikame edilen Stalinist resmi ideoloji ve resmi tarihin bu coğrafyanın “devrimci” solunun da damarlarında dolaşıyor olmasıdır. Bu anlayış, bu coğrafyanın “devrimci” solunu ve onun aracılığıyla da bu coğrafyanın ezilen-sömürülenlerini gerek siyasi örgütleri, gerekse de sendikal örgütleri ve dernekleri aracılığıyla politik bakımdan çoğunlukla burjuva siyasete yedeklemiş ve halen dahi yedeklemektedir.

Son birkaç yılda bunun kimi örnekleri şunlardır:
TKP’nin yayın organı olan Komünist’te Tevfik Çavdar imzalı Ermeni Meselesi ve Talat Paşa ile ilgili yazıda, bu meselenin gündeme getirilmesi emperyalizmin bir oyunu olarak ifade ediliyor. 1908 Darbesi ile Abdülhamit’i devirip iktidara oturan ve emperyalist savaşta Almanya ile birlikte taraf olan İttihatçı hükümetin bu meseledeki uygulamalarını bir soykırım olarak değil, savaş esnasında Ermeni çetecilere karşı cephe gerisini güvence altına alan olağan bir uygulama olarak değerlendiriyor ve söz konusu olanın tehcir olduğunu ve tehcir uygulamasının sonucunda iddia edildiği kadar olmasa da çok daha küçük sayıda Ermeninin yollarda öldüğünü savunuyor. Aynı yazı içinde Talat Paşa’nın iktidardaki kimi uygulamalarının ilerici ve bu nedenle de kendisinin devrimci olduğu iddia ediliyor. Doğrusu milyonlarca insanın emperyalist savaşta katledilmesinden doğrudan sorumlu olan bir katili Komünist isimli bir parti yayını üzerinden devrimci ilan etmek oldukça düşündürücü ve ibret vericidir.

Aynı TKP’nin seçim bildirgesinde “Amerika’nın kafamıza geçirdiği çuvalı yırtıp atacağız” deniyor. TKP mevcut egemen devletle kendisini o kadar özdeşleştirmiş ki –ya da şöyle denilebilir– mevcut devlet mekanizması ve onun kurumlarını öyle sahiplenmiş ki, aslında lağvetmeyi hedeflemesi gereken egemen kurumları sahipleniyor ve ona dışarıdan yapılan bir müdahaleyi kendisine utanç sayıyor. Oysa başına çuval geçirilenlerin mensubu olduğu o kurum, TC’nin kuruluşundan bugüne egemenlerin sömürü düzenlerini sürdürebilmesi için bu coğrafyanın işçilerini, yoksul köylülerini, devrimcilerini, Ermenileri, Rumları, Kürtleri ve tüm azınlıkları baskıya, şiddete, resmi teröre ve katliama tabi tuttu.

Halkın Kurtuluş Partisi (HKP), politik tutumu ile TKP ile aynı ulusalcı yoldan yürüyor ve ondan daha yurtsever olduğunu kanıtlama çabasında. Bir duvar afişinde “AB-D Yolu Sevr’e Çıkar. Savunanlar Ya Gafildir Ya Hain!” diyerek egemenlerin resmi ideolojisinin ve resmi tarihinin militanlığını yapıyor.

HKP, 27 Nisan muhtırası için ise, parti genel merkezi imzası ile yayınlanmış uzunca bildirisinde “Geç Kalmış Eksik Bir Muhtıra” başlığını kullanarak egemenler arası çatışmada doğrudan taraf olmuş olduğunu gösteriyor ve başını ordunun çektiği geleneksel elite akıl hocalığı yapıyor.

Benzeri örnekler hem sözü edilen partilere ve hem de bunların dışında kalan ulusalcı sol çevrelere ilişkin yüzlerce kez çoğaltılabilir. Dikkat edilecek olursa bu örneklerin hemen hiç biri komünist hareketin ilkeleri üzerinden ezen sınıfla ezilen sınıf arasındaki karşıtlıklar ve çatışmalar karşısında ezilen sınıftan yana taraf olmayı ifade eden politik tutumlar değildir. Egemenler arasındaki çatışmada yabancı egemene ve onun işbirlikçilerine karşı yerli egemenin yanında safını tutan ulusalcı burjuva bir tutumdur. Kaldı ki bugün çıkarları risk altında olan geleneksel elit daha düne kadar olduğu gibi bugün de çıkarları güvence altında olduğunda emperyalistlerle işbirliği içinde olacaktır, çünkü bu kapitalizmin doğasının ve kapitalistler arası işbirliğinin kaçınılamaz gereğidir.

Yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, Yurtsever Cephe örneğiyle TKP’nin başı çektiği bu coğrafyanın solunun burjuva ulusalcılığı ABD ve AB karşıtlığı üzerinden “antiemperyalizm” maskesinin ardına saklanılarak şekilleniyor. Bunu politik tutumlarını ve taleplerini ifade eden sloganlarıyla ete-kemiğe bürünen duruşlarında görmekteyiz. “IMF defol bu ülke bu halk satılık değil”, “ABD defol bu memleket bizim”, “Ne ABD ne AB bağımsız Türkiye” ve benzer sloganlarını kullanan sol çevrelerin, örgütsel ayrılıklarına ve aynı sloganları kullanırlarken ki aralarındaki nüans farklılıklarına rağmen hepsini aynı zeminde buluşturan ortak payda; ideolojik olarak bu ulusalcı ve yurtsever temele sahip olmaları ve politik olarak bu temel üzerinden hareket etmeleridir. İşte; siyasal ve sınıfsal kökleri itibariyle burjuva kavramlar olan ulus devlet, yurtseverlik-vatanseverlik, ulusal savunma-anayurdun savunulması, ulusal bağımsızlık gibi argümanların bu coğrafyanın solunun siyaset yöntemine ve diline pelesenk olması, onu burjuva siyasetin ve burjuva demokrasisinin ekseninde tutmakta, bu durum ise kapitalizme nefes aldıracak yeni refleksler kazanmasına hizmet sunmaktadır.

Emperyalist dünya sistemi içinde kapitalist ulus devletlerin temsil ettiği egemen sınıf olan burjuvazinin çıkarlarının; sanayi üretimi, ticaret, uluslararası ticari sözleşmeler, bankalar sistemi, kredi sözleşmeleri, gümrük tarifeleri, kotalar, telif, tahkim yasaları, NAFTA, Maastricht, Birleşmiş Milletler, NATO, IMF, Dünya Bankası ile entegre bir sistem halinde birbirlerine bağlandığı bir dünyada, burjuvazinin ulusal siyasetinden ve ulusal çıkarlarından söz edilmesi akla uygun değildir. Emperyalist hiyerarşi içinde birbirleriyle rekabet halinde olan burjuva çevrelerin her biri, sahibi oldukları ve temsil ettikleri sermaye birikimi -yani iktisadi gücü- oranında kapitalist devletlerinin kendi adlarına yürüttüğü diplomatik pazarlıklar üzerinden uluslararası sömürüden pay alma yarışındadırlar. Uluslararası alanda süren rekabet ve yarış, ulusal devletin sınırları içinde kalan sermaye çevreleri arasında da bu süreçten kimin ne kadar pay ve çıkar sağlayacağı pazarlıklarıyla sürer. “Ulusal” zeminde, kapitalist devletin öteden beri süregelen iktisadi politikalarından nemalanan, sermayenin genel eğilimi sonucu olan yeni dönemle birlikte nemalarının kesileceğinden endişe eden ve giriştiği pazarlıklarda çıkarlarını garantileyemeyen sermayenin bir diğer kesimi bu yeni sürece direnir ve tıkamaya çalışır.

İşte bu andan itibaren sermayenin her iki kesimi açısından da ulusal çıkar ve ulusal politika denilen şey, bir tarafın öteki taraf üzerinde kendi zümre çıkarlarını korumak adına baskı oluşturabilmek için, ulus devlet sınırları içindeki ezilen-sömürülenlerin desteğini kazanabilmenin propaganda malzemesi olarak önem kazanır. O anki çıkarları birbiriyle tezat da olsa, sermayenin her iki kesimi de ulusal çıkarları en çok kendisinin gözettiği ve savunduğu çabası içine girer. Sermayenin bütünü açısından ulusal çıkar denilen şeyin bir işlevi, kendi çıkarları için gelişen “yeni” sürecin ulusal alanda herhangi bir engele takılmaksızın işlemesi ve bunun için de ezilen-sömürülenlerin “ikna” edilerek “toplumsal mutabakat”la kapitalist sisteme bir kez daha yedeklenmesidir. Bir diğer işlevi ise; sermaye, uluslararası sermaye çevreleri ile girdiği yeni işbirliği pazarlıklarının tıkandığı noktalarda elini güçlü göstermek için milliyetçi-şoven histeriyi(Mersin’deki bayrak krizinde olduğu gibi) masada bir tehdit kartı olarak kullanmak üzere bizatihi kendi eliyle örgütler.

Neresinden bakılırsa bakılsın ulusal alan, uluslararası karaktere sahip sermayenin hem en güçlü ve güvende olduğu alandır ve hem de karşıtı olan ve olabilecek olan güçleri içine hapsedip uyuşturan bir tuzaktır. Nasıl ki sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana din, egemenlerin çıkarları için ezilenleri uyuşturan bir afyonsa, kapitalizmin egemenliği altında da yurtseverlik benzer bir işlev görür. Ezilen-sömürülenler arasında yurtseverlik bilincinin hâkim bilinç olarak örgütlenmesi kapitalistler lehine iki önemli sonuç yaratır. Birincisi; farklı uluslardan ezilen-sömürülenlerin çıkarlarını birbirinden ayrıştırır. Böylece her ulusun kendi çıkarlarını diğerinin üstünde görmesine, gerektiğinde zorla elde edilmesine, dolayısıyla da birbirlerine düşmanlaşmasına yol açar. İkincisi; ulus devletlerin sınırları içine hapsedilmiş, kapitalizmin yarattığı mağduriyet ve yoksulluk altında yaşayan ve birbirlerine karşı yabancılaştırılarak düşmanlaştırılan farklı uluslardan ezilen-sömürülenlerin birbirlerine karşı ortak duyarlılık ve sorumluluk hissetmeleri ve kader birliği yapabilmeleri olanaklı olmaz. Bu durumda; ezilen-sömürülenler arasında ortak düşman burjuvaziye karşı onları birleştirecek sınıf bilincinin ortaya çıkması ve kapitalizmi yıkmayı hedefleyecek enternasyonalist karakterde bir mücadelenin örgütlenebilmesi de olanaklı olmaz. Kapitalizmin egemenliği altında ulusal bilinçle uyuşturulmuş ve bilinçleri zehirlenmiş olan farklı ülkelerin ezilen-sömürülenleri, ancak kendileri için sınıf olma bilinciyle zehirlenmiş “bilinçlerinden” kurtulabilir, kendi sınıf çıkarları için birleşerek kader birliği yapabilir ve ortak düşman olan burjuvazinin emperyalist-kapitalist düzenine karşı dövüşebilirler.

Ne var ki, ezilen sömürülenler siyasal olarak kendileri için sınıf olma bilincine kendiliğinden ulaşamayacakları bir gerçektir. Bir başka gerçek işe şudur ki, ezilen sömürülenlere bu siyasal bilinci taşıyabilecek olan “devrimci” hareket de gerek ilkesel gerek de programatik olarak bu perspektiften çok uzaktır ve burjuvazinin belirlediği gündemlerin dışında kendi gündemlerini belirleyebilecek iradi bir duruşa sahip değiller. Burjuvazinin “ulusal çıkarlar” üzerinden yarattığı ve kendi ideolojik argümanı olan yurtseverlik gündeminin karşısında ideolojik olarak ona savaş açacak bir duruşla karşı saldırıya geçmek yerine, kitlelerin geri bilincine hitap ederek kendilerinin en yurtsever olduğunu kanıtlama çabasındadır bu coğrafyanın “devrimci” güçleri. Kaldı ki aynı sınırlar içinde yaşayan, fakat hem sınıfsal aidiyetleri ile hem de “etnik” aidiyetleri ile farklı çıkarlara ve ezme-ezilme ilişkilerine tabi olan kapitalist devletin yurttaşlarını “devrimci” hareketin kendi eliyle yurtseverlik kimliği ile birleştirme çabası sınıf uzlaşmacı bir tutumdur. Ve “devrimci” hareketin bu tutumu, uluslararası arenada bölünerek ulusal hapishanelere tıkılan ezilen-sömürülenleri yurtseverlik zehri ile bir kez daha zehirlerken bölünmelerine neden olan burjuva anlayışı onların bilincinde yeniden örgütleyerek bölünmüşlüklerini daim kılmaktadır.

Devrimci hareketin ya da devrimci olabilmenin öncelikli tarihsel sorumluluklarından biri, burjuva ideolojinin kitleler üzerinde yarattığı ideolojik hegemonyaya karşı, onu kıracak ve kitlelerin bilincinde sıçrama yaratacak ideolojik mücadeleyi vermektir. Kitlelerde egemen ideolojinin etkisiyle yer etmiş egemen bilinç kırılıp ileri doğru sıçramadıkça, popülist ve de gerici söylemlerle kalabalıklaşmış bir devrimci hareket; yürüyüşünü gerçek anlamda eşitlik ve özgürlük yürüyüşüne dönüştüremez. Bu durumu, onun, olsa olsa kitle kuyrukçuluğu yapmasına ve egemenlerin gündeminin peşinden sürüklenmesine yol açar.

Bu coğrafyada hüküm süren kapitalist devlet de, diğer tüm kapitalist devletlerde olduğu gibi egemen sınıfın sınıf karakterini taşır. Kapitalist TC devleti tam da bu sınıf karakterinden ötürü egemen sınıfın çıkarlarını korumak ve ona karşı yönelecek tehdidi bertaraf etmek için konumlanmıştır. Sahip olduğu tüm değer ve semboller Türk olmayan kimliklerin inkarını, asimilasyonunu, baskıyı, şiddeti ve sömürüyü temsil etmektedir. Egemenler için cennet yurt, ezilenler için cehennem olan bu coğrafyada, egemenlerle ezilenleri dış düşmana karşı “sol”dan “antiemperyalist” bir söylem üzerinden milliyetçi bir anlayış olan yurtseverlikle buluşturma çabası Kemalizm tandanslı burjuva kuyrukçuluğudur. Devrimci hareket, bu coğrafyada egemen ideoloji olan Kemalizm ve egemen siyasi kültür olan burjuva yurtseverlikle arasına mesafe koyup onu yıkmak için karşısında olmadıkça ezilen-sömürülenlere karşı işlenen suçların suç ortağı olacaktır.

Burjuva devletin ve burjuva siyasetin egemenliği altında çıkarları birbirleriyle çatışan sınıfların ortak çıkarları olamayacağı için, burjuvazinin egemeni olduğu kapitalist sistemde ezilen-sömürülenler ve onlara önderlik etme iddiasında olanlar ya politik-perspektif olarak burjuva siyasete yön veren kapitalizmin ideolojisiyle ayrışır ve karşısında devrimci bir duruşla yer alırlar, ya da onun ve bağlı olduğu uluslararası emperyalist-kapitalist sistemin yedek gücü haline gelirler. Bu iki seçeneğin dışında ara yol arayışlarının tamamı(antiemperyalist yurtseverlik ve ulusal bağımsızlıkçılık) sol güçleri reformcu yoldan bir kez daha egemenlerin sistemine bağlar. Ve bunun vebali, ezilen-sömürülen kitlelerin egemenlerin sisteminde ve onun ideolojik hegemonyası altında iken ondan bağımsız bir siyasi çizgiye kendiliğinden geçiş yapabilmeleri mümkün olamayacağı için, “devrimci” güçlere aittir. Bu nedenle tarih ezilen-sömürülen kitleleri değil, onlara önderlik etmek iddiasında olanları yargılar.

O Halde Ne Yapmalı?

Bu sorunun muhatabı ne işçiler, ne bir bütün olarak ezilenler ve ne de mevcut “devrimci” harekettir; bu sorunun muhatabı, III. Enternasyonalin ilk dört kongresinde ortaya konulan komünist ilkelere bağlı olduğu iddiasında olan komünistlerdir.

Bu ilkelere bağlı komünistler:

a) Kapitalizmin yeryüzünü ulus devletlerle sınırlara böldüğü ve ezilen-sömürülenler için ulusal hapishanelere dönüştürdüğü, ulusal hapishanelere sıkıştırılmış ezilen-sömürülenlerin çıkarlarının birbirinden ayrıştırılarak yabancılaştırılıp birbirine düşmanlaştırıldığı, ezen-sömüren azınlığa cennet, ezilen-sömürülen çoğunluğa apartheid rejimlerinin reva görüldüğü bir dünyada; ezilen insanlığın ve yeryüzü yaşamının kurtuluşu için kapitalizmin yıkılması hedefiyle sınırsız, sınıfsız, eşit ve özgür bir dünya için mücadele ederler.

b) Kapitalizme karşı mücadele programları tüm dünya içindir ve mücadele alanları tüm dünyadır. Bundan dolayıdır ki, komünistlerin gerek programları gerekse de örgütlenme anlayışları enternasyonalist bir karaktere sahiptir.

c) Kapitalizme karşı mücadeleyi onun ezilen-sömürülen insanlık üzerindeki ideolojik hegemonyasının kırılması gerekliliğinden ayrı düşünmezler.

d) Burjuvazinin bir savaş silahı olarak kullandığı yurtseverlik zehrinin ezilen-sömürülenlerin bilinçlerinde yarattığı yanılsamaya, “devrimci” güçlerin milliyetçi perspektiflerinin sonucu olarak ezilen-sömürülenlerin burjuvazinin uluslararası düzenine karşı uluslararası çapta birleşerek dövüşmelerini engelleyen “sol yurtseverlik” anlayışına karşı, “herkesin kendi ulus ve aile çıkarlarını koruduğu, kayırdığı ve öncelikli davrandığı bir dünyaya adalet gelmez” anlayışıyla komünizmin enternasyonal ilkelerinin ışığında tavizsiz mücadeleyi kendi varlıklarının bir olmazsa olmazı olarak görürler.

Ve III. Enternasyonalin ilk dört kongresinde ortaya konulan ilkelere bağlı komünistler bilmelidirler ki, bu alanda yeni icatlara gerek yoktur, yol ve yordam III. Enternasyonalin ilk dört kongresinde izah edilmiş ve aynı süreçte hayata geçirilmiştir. Komünistlerin bugün yapmaları gereken şey, III. Enternasyonalin ilk dört kongresine damgasını vuran komünist ilkeler rehberliğinde hayata müdahale etmek ve bu müdahaleyi yapabilmenin olmazsa olmazı olan komünist bir irade yaratmaktır. Eksik olan da, yapılması gereken de budur.

http://komunistzemin.org/index.php?...cue-zehir-yurtseverlk-&catid=16:say3&Itemid=5
 
Son düzenleme:
Üst