devlet.. din ve laiklik

#1
devlet., din., laiklik.. bu üç kavram birbirinden farklı ama toplumsal yaşamda birbiri ile bağlantılı olabilen kavramlardır.. ne birbiri ile karşıt., ne birbiri ile direk bağlantılı., ne de biri diğerinin içeriği kavramlar değildir.. yine bu kavramlar., kullanıldığı zaman ve mekan ile sınırlı da değildir.. tarihsel bir geçmişi yani süreçleri vardır..

örneğin.; laik devlet denildiğinde kendini bir din ile tanımlamayan devlet tarifi olarak bilinir ama kendini bir din ile tanımlamak olayı nedir?! sorusunu doğru yanıtlamak gerekir..
Osmanlı bir islam devletidir.. demek ki., laik değildir.. t.c. kendini 1928 sonrasında islam olarak tanımlamadı laiktir.. diyebilirsiniz ama bu tespit tarzı., yaşamın gerçekliğinde ne kadar geçerli bir doğrudur tartışılır..

Osmanlı islam devleti olmasına karşın., islam olmayan unsurları askeri okula girebiliyor., devlet katında üst derecede yönetici olabiliyor.. t.c. islam devleti değil ama islam olmayanlar asker okullara giremiyor., devlet memuru olamıyor.. gerekçe Müslüman değiller.. şimdi hangi devlet bu noktada daha laik düşünün..

yine., Osmanlıda şeyhül-islam kurumu ve hukuk alanında kadılık sistemi var.. yani islam şeriatına göre hukuk.. ayrıca islam olmayan vatandaşları için ayrı hukuk var..
t.c. de diyanet kurumu var.. bu kurum eğitim alanına bağlı mı? hukuk alanına mı? belli değil.. başbakanlığa bağlı yani ana yürütücüye görevi ne!!?..
Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da ‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ şeklinde ifade edilmiştir. Ülkedeki tüm cami ve mescitlerle bunların görevlilerinin idaresi Başkanlığa verildiği gibi tekke ve zaviyelerle bunların görevlisi olan şeyhlerin idaresi de Başkanlığa verilmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması ile birlikte bunlara dair hususlar Başkanlığın görev alanından çıkarılmıştır.

‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’ laik bir devletin böyle bir kurumu ve işleyişi olabilir mi?.. olsa da tüm dinleri kapsayacak bir biçimde olabilir.. demek ki., t.c. devlet olarak islamı esas almış..

Osmanlı devleti., tüm yapısında sunni-Hanefi islam şeriatını temel almış iken orduda(yeniçeri dönemi) tam tersi şia-Bektaşilik esas alınmıştır.. t.c. sisteminde ise devlet yine sunni-hanefiliği esas alırken., orduyu laik olarak tanımlamış ama aslında devletin dini esas alınmıştır.. ordudaki görevli imamlar sunni-hanefidir..

demem o ki.. t.c. laik devlet tanımına tam uymamaktadır.. bazıları buna yetmez ama evet diyebilir.. aynı gerekçe t.c. karşısında osmanlıyı daha lak görenler olabilir.. günümüz t.c. içindeki bir gayrı-Müslüm vatandaş için bu geçerlidir..

Osmanlıda son dönemlerde açılan eğitim kurumlarına gayrı Müslümler girebildiği için o eğitimde din dersi zorunlu olamıyordu.. ama t.c. zorunluydu.. bir gayrı müslümün din dersine girdiğini ve süphanekeyi ezberlemez ise kalacağını düşünün yaşadığı zulmü düşünün..

bu anlamda avrupada ve hatta çok eski tarihi dönemlerde örnekleri var.. bir devletin üst yapısı bir dine sahip ama vatandaşları farklı dinlere sahip ve devlet asla karışmıyor.. cami de var.. kilisede var havra da var.. ama t.c. de yok..

demek ki., laik devlet dendiğinde şimdiki tanımlama doğru olamıyor.. yani devletin kendini bir din ile tanımlamış olması laik olmadığını ispatlamıyor., tersi olarak., bir devletin kendini bir din ile tanımlamaması onun laik olduğunu ispatlamaya yetmiyor..

burada asıl önemli olan devletin din konusundaki duruşu ve işleyişidir.. özellikle dönemsel işleyişidir..
devletler.; mülkiyetleri altındaki(vatandaş-ümmet vs) toplumları sadece zor üzerinden tahakküm altında tutamaz.. sosyal-kültürel-siyasi olarak araçlar üzerinden tahakkümdeki zor yanı kapatır., egemenliğini toplum nezdinde meşru ve kabul görür hale sokarlar.. bu araçlardan biri de din'dir..

devlet., dini., döneme yani gereksinimlerine göre kullanır.. bu anlamda öncelikle bir devlet dini gereklidir.. yani bir din ve içindeki bir mezhep tercih edilir bu resmi din olur.. bu sayede toplumun belirli kesimlerinin devlete sahiplenmesini sağlar.. yada bir din ve mezhebi dolaylı yada direk destekler ve diğerleri üzerinde baskı yaratır ve devlet olarak bu baskıya karşı ezilenleri savunuyor havalarında bu kesimlerini kendine zorunluluk anlamında bağlar..
tüm bu işlevleri., zaman-mekan-koşul olarak değişebilir..

t.c. ilk kuruluşunda sunni-hanefi islamı temel aldı.. bunu yaparken nedeni., toplumun çoğunluğunu dikkate almak değildi.. egemen sınıfların işleyişinde bu gerekli olduğu içindi.. Osmanlıdan süregelen bazı sermaye gruplarının tasfiyesi ve yerine başkalarının yerleştirilmesi için gerekliydi..

ilk tasifiye ermeni sermayesi ve toplumu üzerinde yaşatıldı.. Osmanlının devamı t.c. bunu rumlar üzerinden devam ettirdi..
"1923 zorunlu nüfus mübadelesi"ni din temelinde yaptı.. Ermenilerden sonra anadoluda en önemli yerel sermaye grubu rumlardı.. bu iki kesimin tasfiyesinden sonra sadece Yahudiler kaldı.. bu da çok anlamlıdır.. madem bu temelde bir tasfiye var.. neden? Yahudiler ayrı tutuluyor.. çünkü., t.c.ye aktarılan bu sermaye yapısında Müslüman olarak öne çıkartılanların tümü dönme(Yahudi) kökenli sermeye gruplarıdır.. haliyle eski akrabaları ile halen siyasal-ekonomik ilişkileri sürmektedir..
bu cumhuriyetin ilk tasfiyesinde İstanbul ayrı tutuldu.. çünkü İstanbul rum sermayesi yerel değil., Avrupa ile bağlantılıydı.. burada yapılacak tasfiyeye tepkiler olacaktı.. en önamlisi böylesi bir tasfiye sonrası yerine konulacak bir yapılaşma(Müslüman! sermaye) henüz yoktu.. olanlar ise., i.t. nin var olan iktidar bloğu karşıtıydı.. yani zaten tasfiye edilecekler arasındaydılar..
ikinci etapda bu tasfiyeler yapıldı..

varlık vergisi 1942...
verginin çıkış gerekçesi haksız varlık/servet sahibi olanlardan yüksek vergi alarak adaleti sağlamak.. ama işleyişine bakıldığında bununla hiç ilgisi yok..

bu olaya her kesim farklı gerekçeler uydurmuştur..
devletci sağ ve sol!.. savaş halleri üzerinden haksız servet sahibi olanlara ceza., vatandaki yabacı sermaye işbirlikçilerini temizleyip., milli sermayenin önünü açmak..

Tahakkuk eden vergilerin %87'si gayrımüslim, %7'si müslim mükelleflere yüklenmişti. Geri kalan %6 değişik kalemlerde olup, bunların da çoğu gayrımüslim azınlıklar ve ecnebilerdi.
Ökte, A.g.e. tablo.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Faik_Ökte
görüldüğü gibi vergi uygulaması bu gerekçelere uymuyor.. yabancı sermayeden alınacak miktar Müslümanlardan bile az.. buradaki hedef kitle gayrı Müslümler ama bu da farklı işletilmiştir..
12 Eylül 1942'de İstanbul defterdarlığı görevine atanan Faik Ökte'nin anılarında anlattığına göre, Maliye Bakanlığı savaş dolayısıyla fevkalade kazanç elde ettiği iddia edilen kimselerin cetvelinin yapılarak müslümanların M, gayrımüslimlerin G, dönmelerin D harfiyle işaretlenmesini talep etti
https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Faik_Ökte

çok ilginçtir burada bir de dönme tanımı var.. oysa bunu talep eden kişinin kendisi de bir dönmedir.. buradaki gerekçe., bu dönmeler., o dönemdeki t.c. iktidar sisteminde muhalif olanlardır..

varlık vergisini islami bir işleyiş üzerinden tanımlamak olasıdır ama bu sadece bir gerekçedir.. asıl gerekçe yerel sermayenin tasfiyesi yerine işbirlikçi ama türk-islamcı sermeyenin getirilmesidir.. sahte gerekçe toplumsal manüple amaçlıdır..

tüm bu yaşananlara rağmen özellikle İstanbul'da rum sermayesi alt sınıf olarak varlığına devam ediyordu.. bunları da 1955 6-7 eylül olayları ile hallettiler.. bu sefer devreye devlet dini-milliyeti girdi.. türk-islam olarak netleşen devlet formatı üzerinden toplum yağmacılıkla manüple edildi ve 6-7 eylül olayları yaşandı..

t.c. tarihine baktığımızda bu yaşanmış gerçeklikler üzerinden t.c. laik'tir yada yetmez ama evet denilebilinir mi?..
 
#2
vatandaş ve ümmet

vatandaş ve ümmet tanımları da yanlış kullanılmaktadır.. ya esas içeriğinden farklı deformize edilerek yada içeriğinden çok farklı kullanılmaktadır..

ümmet.; islam anlayışına göre., islamı kabül eden tüm insanları tarif eder.. ümmet tanımında bir devlet ve devletin toprak olarak mülkiyet sınırlaması yoktur.. hangi devlet içinde olursa olsun tüm Müslümanlara ümmeti muhammed denir..
bu tanım da islam anlamında., tarihsel asıl içeriğinden deformize edilerek kullanılmaktadır..
ümmet arapça., aynı anadan gelenler anlamındadır.. sonraları islamı kabül edenler için kullanılmıştır.. hatta bir ara., medine sözleşmesinde Müslüman olmayanları da kapsayacak biçime kullanılarak vatandaş tanımı ile aynı içeriğe sahip olmuştur..
vatandaş/yurtdaş.; aynı vatan/yurt üzerinde yaşayanları tanımlar ama burada toprak anlamında bir tanım yoktur.. yani., bir topluluğun üzerinde yaşadığı toprak değişebilir ama o topluluk değişmez.. sonradan bu tanım., devlet üzerinden yani devletin uyruğu/ümmeti üzerinden içerik almıştır.. bir topluluğa aynı isim ile vatandaş diyebilmek için ortada bir devletin olması gerekir.. devletin sınırları daraldığında vatandaş olarak tanımlamada daralır., genişlediğinde genişler..

örneğin.; bir dönem Osmanlı vatandaşı olanlar sonradan değişmiştir.. batı Trakya kırcali Deliorman., musul ve orta doğuda bir çok topluluk lozan sonrası farklı vatandaşlık tanımı almıştır..

demem o ki., bu haliyle vatandaş/yurtdaş tanımına içerik veren devlettir.. ne etnisite ne toprak bu tanıma içerik veremez.. sadece devlet verebilir.. bu anlamda vatandaşlığı ve vatanseverliği millet/halk gibi tanımlarla süslemek içerikdeki devletin varlığını ortadan kaldırmaz..
sonuç olarak., toplumun her bir üyesi hangi aidiyetlik(etnik-dinsel-siyasal) içinde olursa olsun son tahlilde devletin bir ümmeti yani mülkiyeti altındaki envanteridir.. bu envanterin toptan ismi de vatandaş-yurttaştır.. islam ümmeti aslında devlet ümmetliğini aşan bir genişlikte ve doğruya yakın bir tanımlamadır.. devletlerle sınırlanmamış bir toplumsal aidiyetlik anlamı taşır..

osmanlı halife ümmetliğinden t.c. vatandaşlığına ilerlemişiz!!!!
bazı solcularımız böyle diyor.. derken., ümmetçiliği kulluk olarak tanımlarken., vatandaşlığı özgür bireyler olarak tanımlıyor.. bu tespitler birer yalandır..

doğrudur.. ümmet tanımı allahın kulları anlamındadır.. yani., bir sahip olanı ve bir de tabi olanı vardır.. devlet ümetciliği/kulluğu dediğim vatandaşlık tanımı farklı mı?..

devletin vatandaşlar üzerindeki haklarının işleyişine bakın allahın kulları üzerindeki hakları ile aynıdır.. allahın din üzerinden ortaya sürdüğü hukuk vardır.. bu hukukla sınırlı bir kul özgürlüğü vardır.. yanlışı cezalandırır., doğruyu mükafatlandırır.. buradaki yanlış yada doğru allahın taktirindedir..
devletin vatandaşları üzerindeki haklar da bir hukuk ile düzenlenir.. modernite aklı buna toplumsal sözleşme(ahit) der ama allah ile kul arasındakine de sözleşme(ahit) denir.. devlet isterse gerekçelerle vatandaşların canına(zorunlu askerlik) malına(kamulaştırma) el koyabilir.. buna kimse engel olamaz.. allaha olunamadığı gibi.. tek engel olma yolu., devletin birey üzerindeki haklarına itiraz etmekten geçer.. allahın haklarına itiraz gibi..
demem o ki., laik olmak için öncelikle allahın bu kul tanımına itiraz edeceksin.. özgür olabilmek için devletin bu kul tanımına itiraz edeceksin.. yoksa din yerine devlet hukuku allah yerine devleti koymuş oluyorsun.. devletçi laiklik aslında budur.. allahın kulu/ümmeti olmaktan çıkıp., devletin kulu/vatandaşı olmaktır..

din denilen şey., toplumun doğayı ve toplumsal yaşamı anlamlandırması ise bu iş., zamanla toplum üzerinde bir gücün toplumu mülkiyeti altına almaya dönüşmüştür.. bunun en modern!! hali de devlettir.. yani tahakküm-sahip olma anlamında., devlet bir çeşit dini kurumdur..
 
Son düzenleme:
#3
din

din ve benzeri tanımların sonradan oluşan içeriksel anlamı.; bir yaratanın varlığına ve bu yaratma eyleminden dolayı her şeyin sahibi olduğuna ve her şeyi belirlediğine ve bu anlamda belirlediği kurallar bütününe inanmak ve uymak amaçlı yaşam biçimi kuramı...

bu anlamı ile ne yazıkki insanlığın doğayı ve doğa ile birlikte toplumsal yaşamı analiz etmelerine ve bu analizleri üzerine bazı tespitler yapmalarına ve bu tespitlerini sistematik bir yaşam felsefesi haline getirmelerine de bu içerikli anlamı ile din denilmiştir..

insanlık her şeyi bir topluluk olarak algılamıştır.. çünkü kendileri de sürü yaşamında bile topluluk halindedir., ve bu yaşamın kuralları vardır.. bu anlamda kendi toplumsallıklarına bakarak kendileri dışındaki her şeyin de bir toplumsal yapı olduğunu düşünmüşler buna göre çözümlemeler yapmışlardır.. ama bu çözümlemelerin hepsine yaratan inançlı anlamı ile din demek yanlıştır..

din.; bu çözümlemelerin tarihin belirli aşamalarında bir yaratan-hükmeden-belirleyen bu anlamda sahip olan şeklini alması ile din olmuştur..
din kelimesinin etimolojik kökeni arapça olarak bilinse de buraya çok eski antik dillerden geçmedir.. kurallar bütünü., yargı anlamları taşır.. elbette bu gerçek anlamı günümüzde de geçerlidir ama bir farkla.. günümüzdeki din tanımında bir yaratan-sahip olan ve hükmeden vardır..
haliyle değişmez kurallar olarak da netleşmiştir.. bu değişmez-değiştirilemez kurallar anlayışı sadece günümüz din inancında yoktur.. ateistlerde de vardır.. doğanın diyalektik işleyişini ve toplumsal yaşamı belirleyişini üretici güçler gibi bir olguya tabi kılmak da aynı şeydir.. canlıların her birinin kendi iradesinin üstünde illaki bir belirleyen-hükmeden yani sahip olan olmalıdır anlayışı..

söylencelerle sonrasına aktarılabilmiş olan bazı inançlar!/felsefeler sayesinde insanlığın her zaman bir yaratan-hükmeden ve sahip olan güç var diye bir tespitinin olmadığını görebiliyoruz..

yine insanlığın., yaşadıkları doğa ortamına göre doğayı yorumlama teknikleri anlayışları geliştirdiğini ve bunlar arasındaki farklılıkların tesadüf olmadığını biliyoruz..
örneğin gökyüzü ve yıldızlar ve ay-güneş üzerine yapılmış düşünsel üretimlerin daha çok yüksek platolarda yaşayanlara ait olduğu görülürken., bitki-hayvan-su vs. gibi nesnelere bağlı üretimler ise alçak ovalarda ve ormanlık bölgelerde yaşayanlara ait oluyor..

bir ormanın ruhu olduğunu ama bu ruhun ormandaki tüm canlıların ruhlarının ortak bileşkesi olduğunu düşünmek ve bu anlamda ormanın endince kuraları olduğunu bu kurallara orman topluluğu dışında kalanlarında saygı göstermesi gerektiği vs. tespitler şimdiki din ile aynı şey değildir.. çünkü bu düşünce sisteminde bir yaratan ve sahip olan ve hükmeden anlayışı yoktur..
bu anlayış., insan topluluklarında başlayan egemenlik/iktidar anlayışı ile paralel gelişmiştir.. kendi dışlarında böyle bir sistemin olduğunu iddia edeceksin ki., kendi topluluğunda da bunu düşünce olarak bilince sokabilesin., kabül ettirebilesin..

elbette bu işler kolay "başarılmamış".. insanlık bu sahip olma-hükmetme yani mülkiyetçi, felsefeyi hemen kabüllenmemiş.. bu döneme çok tanrılı dönemler denir.. bunun bir diğer nedeni de her topluluğun bir yaratanının olmsından dolayıdır.. zamanla bu a-yaratanlar arasında bir hiyerarşik yapı ortaya atılmış ve en son kertede tek bir yaratan da karar kılınmıştır ki bu aynı zamanda hanedan ve sonra devlet ile paralel bir gelişmedir..
din devleti deriz.. aslında devletin dini demek gerekir.. burada yaratan kalkmış kurallar koyan ve her şeyin sahibi olarak devlet anlayışı ortaya çıkmıştır..

dikkat edilirse., mülkiyetçi uygarlığın sağı da solu da devletsiz toplumları nitelikli toplum yani ulus saymaz.. yani ümmeti olmayan bir din olamayacağı gibi vatandaşı olmayan devlet de olamaz.. tersi olarak., dini/tanrısı olmayan topluma ümmet denilemez., devleti olmayan topluma da ulus denilemez..

toplumsal organizasyonların içinden ur gibi çıkıp büyüyen sahip olan-belirleyen-hükmeden anlayışı inanç noktasında da aynı yolu izlemiştir..

orta çağ dedikleri bu ur'un geldiği bir aşamadır.. toplumları kabile aidiyetinden koparan ve din ile bir araya getirip., tanımlayan bir hegemonya anlayışıdır.. devlet o zamanda bir araçsal kurumdu.. aydınlanma yada kapitalist modernite çağı dedikleri ise bu hegemonik sistem içinden din tanımını çıkartıp yerine devleti koymak olmuştur.. bu aslında bir iktidar çatışmasıdır.. tada iktidar ortaklıklarındaki tasfiyeler olayıdır..
yani., ne aydınlanma ne de ilerlemedir.. din üzerinden var olan sınfsal yapı ve işleyişine devlet adına el konulmuştur.. bu el koymaya da laiklik denilmiştir.. yani dini de devlet belirleyecek..

bir olguyu tasfiye etmek başkadır.. yok etmek ve yerine başka bir şey koymak başkadır..
devletciler yani laikler yani aydınlanmacılar dini tasfiye etmemiştir.. din üzerinden var olan bir sınıfı iktidardan tasfiye etmiştir ama dini elde tutmuştur..

gerçekte aydınlanma dedikleri din karşıtı olsa idi toplumu toptan ateist yapabilirdi.. toplumlar bir şekilde zor yada gizli zor yoluyla sürekli din değiştiriyorsa., ateist olmaları da aynı tarzda olanaklıydı.. üstelik bu tarz antik çağda ve öncesinde yok değildi..
her toplumun en alt hücresinden(aile) yukarıya doğru(kabile-aşiret ve konfederasyon) ayrı ayrı inançları ve tanrıları vardı.. egemen hanedanın inancı başka iktidar çevresindeki diğer hanedanlarında inançları başka ve üzerinde egemen oldukları toplumlarında inançları başka idi ve hiç bir sorun da yaşanmazdı.. çünkü egemenlik işleyişi seküler idi..

isevi hareket ortaya çıktığında yahudi toplumunun egemenleri bu mezhep hareketinden rahatsız oldu ama roma egemenliği ilgilenmedi.. taki bu mezhep hareketinin egemenliklerine tehlike arz ettiği noktasında ikna edilmelerine kadar..
ve bir hıristiyan kıyımı başladı.. ama aynı zamanda bu mezhep hareketi yahudilik anlayışını aşmış yahudiler dışında kalanları da kapsar hale gelmişti.. yani yeni bir din olmaya başlamıştı.. özellikle ezilenleri örgütlüyordu..

roma(ve doğu roma bizans) egemenliği bu devasa toplumsallaşmayı izledi ve önemini kavradı.. devlet dini olarak resmen kabul etti.. artık geride ne isanın yahudilik temelli mezhepsel anlayışı kaldı ne sonrasındaki hıristiyan anlayışı.. hıristiyanlık yeniden biçimlendirildi.. üstelik eski pagan inançlarına göre..

hıristiyanlığın ikiye ayrılmasında da devlet vardır.. roma imparatorluğu batı(roma merkezli) ve doğu(bizans merkezli) olarak ikili iktidar dönemindeydi.. hıristiyanlıkta buna göre katolik(batı) ve ortadoks(doğu) olarak ayrıştı..

bu ayrışmada devletlerin etkisi roma ve hegemonyasındaki devletler.. bizans ve hegemonyasındaki devleter olarak gelişirken., devlet olamamış toplumlarda ise ayrıca farklı mezhepler(süryani-asuri-nasturi-bogomil-vs) olarak toplumsallaştı..

islam da farklı süreçler yaşamadı.. devlet dini haline gelme olayı hıristiyanlıktan farklıydı.. islam üzerinden devletleşme yaşandı.. bu anlamda ilgisi olmadığı halde şia mehebi iran ve asuri-nasturi ve ezidi çoğunluğunun yaşadığı alanlarda kabül gördü.. şia mehzebi ezilen toplumlarda islam içinde ama çok farklı ve eski pagan inançları ağırlığında biçimlere ayrıştı..

yahudilik farklıdır.. başından beri din üzerinden bir toplumsallaşma yaşanmış ve bu süreçleri sıkı korunmuştur.. yine din üzerinden devlet olmadan devlet gibi kurumsallaşmışlardır.. böylece merkezden kopuk bir mezhepleşme ayrışması yaşanmamıştır..
tarihte yaşanmış olanın ilki isevilik/hıristiyanlıkdır ama ayrı bir din olmuştur.. ikincisi sebateyizmdir ama ne ayrı bir din olabilmiş ne de mezhep olarak var olabilmiş illegal değişik bir dar cemaatler topluluğu olmuştur..

kısaca..
din dediğimiz kavram tarihsel bir geçmişe sahiptir.. bu tarihsel süreç dikkate alınmadan din üzerine analizler yapmak., güne göre tespitler yapmak ve çözüm önermek anlamsız ve çözümsüzlüktür..
günümüzdeki dini inançların milyonlarca yıldır insan bilincinde oluşmuş süreçleri vardır.. bunları yok sayarak analiz yapamayız.. nereden nerey evrildi., neresi değiştirildi., neresi direniyor.. bu direnen yerlerdeki insanca olanlar hangileri olmayanlar hangileri vs. vs.

toparlarsam.. devlet laik olmakla dinden kopmuş olmuyor.. sadece dini resmi olarak kullanabilir hale getirmiş olurken toplumun elinden almış oluyor.. yani., laiklik savunulacak bir şey değildir.. tıpkı devlet ulusculuğu/vatandaşlığı gibi..

sekülerlik başkadır.. gerek devletin., gerekse toplumsal bir yapının içindeki bireylerin yaşam faliyetleri içinde inancını yürütmesine müdahil olmaması ama bu inançlı bireylerin inancını toplumsal yaşama dayatmasına engel olan bir işleyişe sahip olmak anlamındadır..
örneğin.. tarihte kürtlerin bir konfederasyonu vardı.. adı milan(milli) olarak geçer.. konfederasyonun başındaki kabile sunni-şafi iken konfederasyon üyesi olan azidi-hıristiyan ve diğer mezheplerden müslümanlar da vardı.. konferedasyon bu anlamda seküler idi.. ama belirli bir mezhebe dayalı olanları da vardı bunlara seküler denilemez..

t.c. devleti bu anlamda seküler değildir.. üstelik laik de değildir.. çünkü devletin dini kurumu var ve bir dine ve bir mezhebe dayalı.. ama fransa laiktir.. devletin dini kurumu yoktur.. bir inanç temelli müdahalesi de yoktur.. sekülermidir.. hayır.. resmi tatillerini hıristiyanlığa göre belirlerler.. gibi..
 
#4
laiklik ve toplumsal mücadele

buraya akadar olan bölümlerde kaptalist modernite uygarlığının toplum bilimi üzerine yarattığı tüm tanım-kavramların deforme edilmiş bilimsellik!! taşıdığını anlatmaya çalıştım.. asıl vurgum., toplumsal olan ile devlet olan arasındaki farkı koyabilmekti..

devletli sol.. yada kapitalist modernite solu., toplumsal olan her şeyi devlet üzerinden ele alır., sorgular ve yine devlet üzerinden çözümlemeler üretir..

din.. toplum üzerindeki karanlığın ifadesidir..
bu tespit bir yanı ile doğru iken tarihsel geçmişine bakarsak bir yanı ile kaba ve eksik bir tespittir.. bu karanlığı kaldıracak olan ne laik devlet ne de insanlığın bir inanç gereksinimini yok saymak.. çünkü.. laiklik devlet ile bağlantılıdır din de öle.. demek ki., öncelikle dini devletten koparacaksın.. kopardıkça din içindeki hükümranlık özü sorgulanacak., böylece inanç denilen şey., çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusu ile birlikte asıl mecrasına otursun..
buraya virgül koyuyorum...


"Din-dışı eleştirinin temelini şu oluşturuyor: insanı insan yapan din değil, dini yapan insandır. Yani din, henüz kendine erişmemiş ya da çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyor. Ama insan, dünyanın dışında herhangi bir yere çekilmiş soyut bir öz değil. İnsan, insanın dünyası, devlet, toplum anlamına geliyor. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini üretiyor, çünkü kendileri alt-üst olmuş bir dünya oluşturuyor. Din bu dünyanın genel teorisini, onun ansiklopedik özetleme kitabını, onun halksal biçimdeki mantığını, onun tinselci point d'honneur'ünü (onur sorununu), kendinden geçmesini, ahlaksal onaylanmasını, görkemli tamamlayıcısını, teselli ve aklanmasının evrensel temelini oluşturuyor. Din insanal özün doğaüstü gerçekleşmesini oluşturuyor, çünkü insanal öz gerçek gerçekliğe sahip bulunmuyor. Öyleyse dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak dinin tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşım vermek anlamına geliyor.


Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.Halkın aldatıcı mutluluğunu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor. Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini isteme, halkın yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor. Öyleyse dinin eleştirisi, dinin aylasını oluşturduğu bu gözyaşları vadisinin tohum halindeki eleştirisi anlamına geliyor."
Karl Marx. Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin Eleştirisine
Katkı.


gereksiz tartışmalardan kaçınmak için alıntıyı bilerek bütün aldım.. önemli bölümü bence şurası.. insanı insan yapan din değil, dini yapan insandır. Yani din, henüz kendine erişmemiş ya da çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyorburada marksın o dönemdeki(bu yazıyı yazdığı dönemi sol hegelci olduğu dönemdir) durumuna ilişkin çelişik duruşu çok net görülüyor..

henüz kendine erişmemiş ... insanın bu tespitini yaparken., sonradan paradıgmasının temelini oluşturan üretici güçler tezine uygun bir tespit yapıyor.. henüz gelişmemiş insan.. aynı zamanda hegel diyalektiğine yaptığı eleştiri ile de uyumlu.. doğru ama başaşağıya duran bir diyalektik teziydi ya.. insan da maddi yaşamın ilerlemesine(üretici güçler) uyumlu bir bilince sahip değildi.. yani din üzerinden dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olarak algılıyor., kendine erişmemiş bilinç yaratıyordu..

aydınlanma-pozitivizm çağı ile birlikte temele alınan din eleştirisi.... Halkın aldatıcı mutluluğunu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor ... Öyleyse dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak dinin tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşım vermek anlamına geliyor. diyerek sözlerini tamamlıyor.. günümüzdeki aydınlanmacı-laik savaşcılar gibi.. elbette marks bu sözleri sol hegelciler dönemine ait(1843) yani henüz komünist değil ama solcu yani burjuva solu..

oysa aynı alıntıda şu sözleri de var.. ya da çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu demek ki marks., o dönemlerde insanlığın din etkisi altında olmadığı ve bilincinin tersine dönmüş olmadığını ve bu konumunu zamanla yitirdiğini de düşünüyordu.. bunu devletin olmadığı haliyle dinin de olmadığı yani hükümranlığın(aynı çalışmasında devletin özü hükümranlıktır der) olmadığı insanın doğa(maddi yaşam) ile uyumlu bilinç ürettiği bir dönemi olduğunu ama bunu kaybettiğini söylemiş oluyor.. yabancılaşma tezi ile uyumlu bir tespit.. ve sorgulanmadı.. yabancılaşma tezi ve bu tespit ele alındığında.. üretici güçler-ilerleme tezi çelişkilidir.. yani hem insanlık bilinç yitiriyor., devlet-din bilinciyle sarılıyor yani yabancılaşıyor.. hem de buna ilerleme diyeceksin..

dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak dinin tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşım vermek anlamına geliyor.savaş verilmesi gerekilen dini yaratan devlet olduğuna göre..henüz kendine erişmemiş insan toplumu dini yaratamaz.. yaratan yada yarattıran yine devlet oluyor.. ve devlet bunu toplum bilinci tersine dursun diye yapıyorsa kendini yok edecek bir iş yapar mı?.. yani dini topluma yedirmeyi bırakıp toplum bilincinin tersden düze dönmesini sağlar mı?.. sağlamaz ise aydınlanma çağı devlete karşı bir savaş mı? idi.. anlatılanlara/hikayeye göre.. devlete karşı değil., devletteki dine ve toplumdaki etkisine karşı savaş vermiş., dini toplumdan atamamış ama devletten atmayı laik devlet ile becerebilmiş.. ve laik devlet ile toplumu aydınlatmaya devam etmiş.. halen de ediyor..

günümüz aydınlanmacıları yada genç hegelcileri diyeyim.. aynı şeyi öneriyorlar.. t.c. laik idi şimdi dincileşti.. devleti yeniden laik yapmalıyız ki., toplum karanlığa düşmesin aydınlanmaya devam etsin yani., henüz kendine erişmemiş insan durumundan kurtulma süreci devam etsin.. bu anlamda.. dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak dinin tinsel aromasını oluşturduğu sınıflı dünyaya karşı sınıfsal savaşım vermek anlamına geliyor. demiş oluyorlar.. bizim bu genç hegelcilikte takılı kalanlardan farkımız ve marks ile ilişkimiz de burada ortaya çıkıyor.. yani marksın çelişik billincindeki doğru tespitte..


biz.. henüz kendini bulamamış insan demiyor., insanlığını çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu kaybettiği yerde arayıp., yeniden kazanmasından bahsediyoruz.. yani komünal uygarlıkda arıyoruz.. "aydınlanma"da değil..

virgülü kaldırıyorum..
aydınlanma ve laiklik hareketleri ve politikaları devletli politikalardır.. devletin bir kanadının politikalarıdır ve gerçek anlamdaki toplumsal mücadeleyi yani mülkiyetçi-sınıflı topluma karşı mücadeleleri örtmeye yarar.. yani devlete yarar..


kapitalist modernite uygarlığının..insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu çoktan yitirten bir sürecin geldiği son aşama olduğunu anlamak zorundayız.. bunu bilince çıkartabildikçe kendimiz oluruz.. aydınlanma ve laikliğin i,se aslında karanlığın insana aydınlık diye yutturulduğu bir şey olduğunu görebiliriz..
kapitalist modernitenin aydınlanma-laiklik olgusu., körün( insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu çoktan yitirmiş bulunulan) yaşadığı evde kandili kaldırıp yerine ampul takmak gibi bir şey oluyor.. ama elektirik anahtarı hala devletin elinde..
 
Son düzenleme:
#5
laiklik-aydınlanma ve üretici güçler tezi

kapitalist modernitenin aydınlanma-laiklik olgusu., körün( insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu çoktan yitirmiş bulunulan) yaşadığı evde kandili kaldırıp yerine ampul takmak gibi bir şey oluyor.. ama elektirik anahtarı hala devletin elinde..

öellikle belirtmek istediğim şey bu iki farklı mantık ve bu mantıkların üzerinde yükselen ideolojidir..

birinci mantık.; Yani din, henüz kendine erişmemiş ...... bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyor.... bu mantık şunu söyler..
insanlık henüz kendi bilinç ve duyguları üzerinde irade koyamıyor din ve devlet üzerinden bu irade işliyor.. aydınlanma bu anlamda henüz kendine erişememiş insanlığın kendine erişmesinin önünü açıyor.. ama bu mantıkta engelleyeci olarak tarif edilen devlet ve din.. engellemeyi kaldıran ise aydınlanma diye bir tanım..

bu tanım.; sınıf mı? .. bir kurum mu? bir kutsal güç mü? belli değil.. daha sonra örülen paradıgmada engellemeyi kaldırıp., insanlığın kendine erişmesinin yolunu açanlar.; sınıf olarak burjuvazi nesnel süreç olarak da üretici güçler(tarihsel diyalektik) olarak tarif edilir.. engelleyenler ise., tarihsel diyalektiğe(üretici güçler) göre zamanında ilerleme olan ama o aşamada geride kaldığı için gericilik sayılan sınıf ve o sınıfa uygun üretim ilişkileri olarak tarif edilir..

bu mantığın üzerinden örülen paradıgma marksizm olarak yaşamda yerini alır.. aydınlanma burjuva devrimi olarak resmedilir ama burjuvazi bunu kendi isteği ile yapmamıştır.. tarihin diyalektik ilerlemesi(üretici güçler) ile zorunlu yaptıklarıdır.. çünkü bu diyalektik zorunluluk aynı zamanda ilerde işçi sınıfını iktidara taşıyacak yolu ören üretim biçimini ve toplumsal ilerlemeyi yaratmaktadır..
işçi sınıfı iktidarı tarihsel diyalektiğin son eylemi oacak.. yani artık bir daha bu tür sınıf iktidarı ve üretim biçimi değişimi(devrim) olmayacak.. tevratta geçtiği gibi çekilen acı/cezalar süreci anlamında en son an olacak.. mehdi gelecek ve dünyada tanrının doğru krallığı kurulacak.. yaşam artık çatışmasız ilerleyecek..
marksizm.. bu arada yaşanacak olan tarihsel diyalektik eza-cefa -sömürü süreçleri neden zorunlu açıklamamıştır..

tevratta tanrının insanlığı akıllanması., henüz kendine erişmemiş bilincinin ve duygularının olgunlaşması için yaşanılması zorunlu olan bu süreçler marksizmde üretici güçlerin gelişmesi olarak tarif edilir.. sanırım.. tanrı., insanlığı döve döve adam ediyor.. :D

bu mantık daha sonra ikiye ayrıldı..
leninizm olarak bilinen bu mantığa göre.; bu süreç aşağı yukarı küresel olarak belirli oranda artık tamamlandı.. burjuva sınıfı ilerletemez hale geldi bu işin yarım kaldığı yerlerde eksikleri işci sınıfı tamamlayacaktır.. buraya işçi sınıfının hiç olmadığı yerlerde maoizm yan mantık olarak eklendi..
marksizm olarak kalanlar ise.; sürecin tamamlandığı noktasında pek emin olmadıkları için yada tamamlanmadığı çok net olan yerlerde yaşadıkları için., ikilemde kaldılar.. işçi sınıfı iktidarı aşaması başladı ama hala eski., geri sistem güçlerinin varlığı nedeniyle burjuvanın yaratıklarına sahip çıkmalıyız diyerek devrim sürecini nesnel bir çıkışa kadar hazırlık çalışmaları ile ertelemeyi gerekli gördüler.. bu nesenl çıkış ise kendi iradeleri ile olmayacak., tarihin diyalektik ilerlemesi içinde ortaya kendiliğinden çıkacaktı..

türkiye devleti içindeki aydınlanma-laiklik ataklarının arkasındaki mantalite budur.. yani lenizizm ile ilgisi yoktur.. leninizm ise reel sosyalizmlerin yıkılması nedeniyle ikilemde kalmıştır.. ya süreç tamamlanmamıştı yada burjuva devrimlerinin yarattıklarına tam sahip çıkılamamıştı.. yani beceriksizlik yaşandı... bu yüzden bazı leninist marksistler aydınlanma-laiklik konusunda hassastırlar sahiplenirler.. bazıları ise önemsemezler ve beceri anlamında yaklaşır becermek için silahlı mücadele şart derler..
 
#6
aydınlanma davası devrim davasıdır!!!

bir önceki yazımda., aydınlanmayı ele alan kesimlerin aslında burjuva sınıfının iktidarını ve üretim ilişkilerini bu anlamda burjuva politikalarını savunduklarını anlatmaya çalışmıştm..
bu akımın türkiyedeki en meşhur hareketlerinden biri nasyonalist-kemalist "k"p dir..

aydınlanma davası devrim davasıdır.. böyle buyuruyor burjuvanın nasyonalist "k"p si sözcüsü kemal okuyan..

bunu dediğinde hemen burjuva politikalarını savunuyor denmesin diye de deformasyon yapıyor..
Aydınlanma çağına, aydınlanma düşüncesine burjuvazi damga vurdu.
buradaki cümleye bakarsak., aydınlanma çağı sınıfların dışında bir olgu.. kemal okuyan., aynı zamanda bir uygarlık çağı tanımını da içeren aydınlanma çağı tanımını sınıfların dışında bir olgu olarak resmediyor.. aydınlanma çağından önceki çağ adı nedir? özellikleri nedir? hangi egemenliğin(sınıfların ve üretim ilişkilerinin) sosyal-siyasal-ekonomik işleyişidir?..

bu soruları sorsam., sınıf olarak., aristokrasiyi., ruhban kesimini., köle sahiplerini., toprak derebeylerini., vs. örnek verecektir.. tanım olarak da ortaçağın karanlığı diyecektir.. ve kaçınılmaz olarak bu ortaçağ karanlığını burjuva sınıfı devrimleri yıktı diyecektir ki., diyor.. Tıpkı burjuva karakterine rağmen insanlığın tanık olduğu en muhteşem kalkışmalardan biri, Fransız Devrimi gibi… burada da deformasyon yapıyor.. bir devrimin karakterini o devrimin hangi sınıf adına yapıldığı ile tanımlarız.. burjuva karakterine "rağmen" gibi bir kelime kullanmak ahlaksızca yapılmış bir demagojidir.. marks böyle yapmaz.. burjuva devrimine burjuva devrimi der.. sanki işçi sınıfı yada bir başka sınıfla ortak ama içinde burjuva karakteri de var gibi!! yazmaz..
marks.. burjuva devrimlerine dolayısı ile bu devrimin sosyal-kültürel ama siyasal içeriksel tanımı olan pozitivizm ve aydınlanma olgularına önem atfeder ama sanki tüm bunlar sınıflar dışı yada tüm sınıfların ortak işi gibi yaklaşmaz.. övgüsü ve sahiplenmesi tarihsel diyalektik(üretici füçler) tezi temelindedir ve sahiplenmesini belirli bir aşamaya kadar sınırlar..
kemal okuyan için ne bu aşama bitmiş., yani hala burjuva devrimleri sürüyor ve ne de burjuvanın önderliği bitmiş.. yani hala komünistler parlamentodaki sol yan olan burjuva ideolojisi peşinde olmalı..

zaten burjuva ideolojisi olan jakobenlere ilerleme adına sahiplenmiyor bizzat kendini jakoben olarak tanımlıyor.. üstelik.. jakoben hareketini yaratan burjuva robespiyere rağmen.. burjuva ideolojisine aşık olunur da bu kadar da aleni olmaz..
Jakobenler Kulübünü, Robespierre’i vermeyiz; Aydınlanmacılığı da
vermezsiniz!! biliyoruz.. osmanlıdan gelen t.c. ve osmanlıdan gelen bayrağını ve bunu beceren! i.t. çizgisini de kemale bırakmıyorsunuz..

kemal okuyan hamaset ile yazarken saçmalamış.. islamı sahiplenecek ama muhammedi tanımayacaksın.. olacak iş mi!..
üstelik sahiplendikleri jakoben klup bir kilisede kurulmuş., ismini de oradan almıştır.. yani aslında kilise içindeki bir muhalif tarikat adıdır..

kemal okuyan burjuva ideolojisi ve onun bir kanadına sahiplenebilmeyi meşrulaştırmak için iyice saçmalamaktadır..
Bu sömürücü sınıf elini attığı her şeyi kirlettiği gibi, aydınlanma kavramını da kendine yontup değersizleştirdi zaman içinde. Kendi yükselişi, kendi egemenliğinin pekişmesi için ona güç verdi, şekillendirdi, kısıtladı
bu cümleye bakarsak., aydınlanma kavramını ortaya atan., hareketi yaratan., burjuva değil başka bir sınıf.. burjuvazi bu hareketi ele geçirmiş kirletmiş..
Jakobenler Kulübünü, Robespierre’i vermeyiz; Aydınlanmacılığı da…
Bütün bunlar sosyalizm kavgasında filtreden geçirilir ama bir kopuşa, hatta ön sıfatlara gereksinim duyulmaz, yolumuza devam ederiz insanlığın tüm kazanımlarını ileriye doğru çekerek. Aydınlamadan kopulmaz sermayeden kopulur; jakobenizmden kopulmaz burjuva sınıfından kopulur!
haklısınız.. islamdan kopulmaz., sahabilerden ve halifelerden kopulur.. kurandan kopulmaz., muhammedden kopulur.. yani., anti kapitalist müslümanlar ne kadar komünist ise siz de o kadar komünistsiniz..

Burjuvazi zamanında kilisenin gücünü kırmak için proletaryanın dinsel fanatizmden uzaklaşmasına yardımcı oldu, hatta buna öncülük etti. İşçiler kapitalizmin çarklarında dünya gerçekleriyle yüzleşip dünyevi bir güce dönüşürken eski dünyanın bütün karanlığını ve sahtekarlığını papazların suratında görmeye de başlıyorlardı.
işçiler ahmak., halk ahmak tek akıllı burjuvalar ve onların en işyisi olan jakobenler.. allah razı olsun onlar sayesinde dinden kurtulduk.. bizi topraktan alıp., kentlerin pisliği içinde ücretli köle yaptılar.. kırda bir şey bulamazsan doğa vardı.. ot toplarsın., av avlarsın yaşarsın ama kentte burjuvaji kapik vermezse açsın..
bu zibidiler neye şükrediyor.. hem de hangi çağda..

bunda marksizmin hatası yok mu? var... var ama., marks burjuva hareketine belirli koşullarda ve belirli bir aşama içinde sahip çıktı.. ebediyen sahiplenin demedi..
marksa bir peygamber ve yazdıklarını da allah kelamı/emri muamelesi yapanlar asıl dincilerdir.. marks bir düşünürdür bir ideologdur.. çağında dünyayı ve toplumu analiz etmiş., tespitler yapmış çözümler önermiştir.. dorğruları vardır., eksik ve yanlışları vardır.. hangileri doğru hangileri eksik yada dönemseldir tartışmaları yapılır., her kesim kendince sahiplenir yada eleştirir ama kimse marksın düşüncelerine işine geldiği yerden dodurduğu karışık turşu kabı muamelesi yapmamalıdır..
bir döneminde yazdığı cümleyi ben de analiz ediyorum.. ve bu sözlerdeki iki ayrı tanımlamayı görüyorum ve analiz ediyorum.. birinci mantık sahiplenmesini günümüze akan en berbat şekli ile açıkladım.. şimdi ikincisine değineceğim..
 
#7
insanlık asıl benliğini., kaybettiği yerde bulacaktır..

"Din-dışı eleştirinin temelini şu oluşturuyor: insanı insan yapan din değil, dini yapan insandır. Yani din, henüz kendine erişmemiş ya da çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyor. Ama insan, dünyanın dışında herhangi bir yere çekilmiş soyut bir öz değil. İnsan, insanın dünyası, devlet, toplum anlamına geliyor. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini üretiyor, çünkü kendileri alt-üst olmuş bir dünya oluşturuyor.

ya da çoktan yitirmiş bulunulan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu
burası çok anlamlı ve önemlidir.. marks burada., insanlığı henüz kendine malik olamayan bir nesne/canlu/birey olarak tanımlamıyor., aksine kendine malik olan bir canlının/bireyin/nesnenin bu özelliğini bir şekilde kaybettiğini., hatta kaybettirildiğini söylüyor.. bunu yapanın da(bir yanı olarak) devlet ve kullandığı din olduğunu söylüyor.. yabancılaşma tezi içinde bu da geçer..

marks bu düşüncesi üzerinden yürümemiştir.. yürüseydi., ne burjuva aydınlanma-pozitivizm sahiplenmesi yapar., ne de kapitalizmin gelişmesine devrim derdi.. engels bu devrimleri., ailenin özel mülkiyetin ve devletin kökeni çalışmasında asıl olarak şöyle tarif eder.. "bugüne kadar olan devrimler, bir mülkiyetin bir başka mülkiyete el koyması olayıdır." bahsettiği şey., mülkiyetçi uygarlığın bütünsel sürecidir.. insanlık bu ugarlık ile ortaya çıkmamıştır.. insanlık komünal uygarlığı yaratmıştır.. başına ilkel sıfatı koymak., bu uygarlığın mülkiyetsi-sınıfsız-sermayesiz bir toplumsal yaşam olduğu gerçekliğini ortadan kaldırmaz.. demek ki., insanlık işte tam burada kaybetmiş ve buradan itibaren mülkiyetçi uygarlığın mülkiyet sahipleri çatışması süreçleri tarihi yaşanmış., toplumsal tarih sadece bunlarla sınırlı yazılmıştır.. ama bu durum toplumsal tarihin aslında mülkiyetçi uygarlık ile mülkiyetsiz uygarlık savaşı olduğu gerçekliğini de ortadan kaldırmaz..
yani.; ya da insanın çoktan yitirmiş olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu bir mülkiyetin bir başka mülkiyete el koyarak ilerlediği tarihsel süreç içinde bulamayız.. insanın çoktan yitirmiş olduğu yerde bulabiliriz..

başına "ilkel" sıfatı konsa da., ne komünal yaşam çağında yaratılanları., ne spartaküslerin yarattıklarını., ne köylü isyanlarını., ne anarşistlerin., blanquistlerin mücadele deneyimlerini ve ne de., 19. yy. içinde ortaya çıkan ve kapitalist moderniteyi aşamamış olarak eleştirsek bile çağındaki en derin ve kapsamlı kapitalizm eleştirisi olan marks tezlerindeki doğrları yok saymayacağız ama hepsini aşan daha ileriye taşıyabilen ve aynı zamanda kendini de sürekli aşma becerisi gösterebilen paradıgmalar yaratmalıyız..
 
Üst