8 mart ve "sınıf eksenli" mücadele mantalitesi

#1
işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi içinde kadının yeri..

marksın.., komünist manifestoda yazdığı ve aslında ondan önce de söylenmiş olan..; “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” sözünün hemen altında.. Marks..,bunu açıklar..
“Özgür insan ile köle, partisyen ile plep, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.
Tarihin daha önceki çağlarında, hemen her yerde, çeşitli zümreler halinde karmaşık bir toplum düzeni, çok çeşitli bir toplumsal mevki derecelenmesi buluyoruz. Eski Roma'da partisyenleri, şövalyeleri, plepleri, köleleri; ortaçağda feodal beyleri, vasalları, lonca ustalarını, kalfaları, çırakları, serfleri; bu sınıfların hemen hepsinde, gene, alt derecelenmeleri görüyoruz. “
Görüldüğü gibi insanlık tarihi boyunca.., “daha önceki çağlarında, hemen her yerde, çeşitli zümreler halinde karmaşık bir toplum düzeni, çok çeşitli bir toplumsal mevki derecelenmesi buluyoruz.”
Demiştir..
bunu derken sürekli iki sınıfı ele alıp bunların arasındaki iktidar savaşından mı söz etti-etmedi tartışması konumuz değil ve ayrıca bu işi Marksistlere bırakıyorum..
Ama 1948 de ne dediği ise çok açıktır.. ve hemen aynı bölümün altında bunu belirtir..

“”Ne var ki, biçim çağımızın, burjuvazinin çağının ayırıcı özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Tüm toplum, giderek daha çok iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirilerinin karşısına dikilen iki büyük sınıfa bölünüyor: Burjuvazi ve proletarya."””
Burjuva çağında.., bu karmaşık toplumsal katmanlar ve.., sınıf karşıtlıkları basitleşmiş, tüm toplum iki büyük düşman kampa… iki büyük sınıfa bölünmüştür..
diye ekler.. bunları da…; Burjuvazi ve proletarya olarak tespit eder ve tanımlar.. kısaca .., bu iş marks’ dan itibaren başlamıştır..

1848 den sonra.., derelerden çok sular akmıştır.. bu temel mantalite ile kuramlar oluşturulmuş bu temelde mücadeleler verilmiş, hatta reel de sistemler kurulmuştur..
Bu kuramın eksikliğinden dolayı da.., yıkılmıştır.. her ne kadar.., yıkımlar bir kuramın eksikliğini belirlemez desek de.., kuramı ele almak, sorgulamak zorundayız..
Ve sorgulanmıştır da.. ama her sorgulayan bu temel mantaliteye dokunmamıştır.. insanlık tarihindeki toplumsal mücadeleleri iki temel sınıfa ayırıp, sınıflar mücadelesi yerine sınıf mücadelesi mantalitesine sadık kalmıştır.. diğer tüm toplumsal sorunları ve katmanların gerek kendi aralarında gerek ise iktidar anlamındaki çatışmalarını hep tali görmüş ve bu “ikiye ayırma” mantığına bağlamaya çalışmıştır..
Her şeye karşın tarih boyunca..; diğer toplumsal dinamiklerin sistemin yarattığı sorunlar olarak kendi kulvarlarındaki önemi ve isyanları da ortadan kalkmamıştır..
Ortadan kalkmamış ama bu sınıfçılar tarafından da dikkate alınmamıştır..

21.yy. ile birlikte gelinen aşama dahil yaşanan tüm mücadelelerin bu mantalite temelinde analizleri artık işe yaramaz hale geldikçe.. bunun dışında arayışları olanlar ise.., teorik zeminleri ve önermeleri ayrıştırılmadan .., toptan.., sınıf düşmanları olarak itham edilmiştir..
Edilmiş de ne olmuş..??
Sınıf söylemcileri giderek toplumsal mücadele içinde.., geriye düşmüş.., hatta bizzat savundukları sınıf dışında marjinal ve hatta savunmadıkları sınıf-katmanlara dayanarak var olmuşlardır..
tekel işçilerinin yaratığı gaz ile.., yeniden.., ortalık birden sınıfçılarla sınıf mücadelesinden başka “kuş tanımamcılar”.., ile doldu..

“başka kuş tanımaz” isen.., tekel işçilerinin hedefleri ve talepleri ile sınırlı bir alanda kalırsın.. üstelik inisiyatif de bu talepleri karşılayabilecek yada muhatabı ile ilişkilenebilecek kesimlere kalır.. sende peşi sıra sürüklenirsin..
Ben..; bu mantaliteye tarih boyunca karşı çıkmaya çalışan ve kendi kulvarında çözümler arayan ve bu anlamda bu sınıfçıların beceremediklerini kısmen de olsa beceren yada bu sınıfçılar yüzünden geç beceren bir toplumsal sorun kesimini ele alacağım..

Kadınlar..;
Ortaklaşmacı komünal yaşamı örgütleyebilmiş kadınlar.., tarihin bir aşamasında bunu yıktılar yada yıkılmasını engelleyemediler.. yada.., yapılaşmaları aynı temellerde bir üste taşıyamadılar.. suçları budur.. günahları budur.. ama bedel olarak ilk önce ve en ağır yine kendilerine ödetilmiş ve halen ödetilmektedir..

Tarihin “o” meşum aşamasından itibaren kadınlar direnmiştir.. söylencelere ve mitolojilere bakıldığında bu çok net görülür.. dinlerde bile görülür.. gelenek-göreneklerde de bu çatışmanın izleri hala görülür..
Kısaca .., kadınlar öyle kolay teslim olmamışlardır.. halen de öyle..

Toplumsal mücadelenin kapitalizm yada burjuva “devrimi” denilen aşamasında da kadınlar vardır.. aktif olarak vardır.. Paris komünü kadın ile simgelenir.. ama kadınlara hiçbir hak yoktur.. bu noktada bir önem sırası bile yoktur..
1848 tarihinden sonra..; 8 saatlik iş günü eylemleri yapıldı.. sanırım ilk defa avustralyada 1856 da kabul edildi.. oysa bu tarihlerde kadınların seçme-seçilme hakları bile yoktu.. hatta belirli sosyal statüye sahip olmayan.., erkeklerinde yoktu.. marksın genel oy üzerine sözleri bilinir.. ve ne kadar da önemsediği.. altta engelsden bölümler aktaracağım..

"Tarih bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih gösterdi ki, Kıta üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır;
….1871'deki zafer armağanı, 1848 baskınından daha fazla meyve vermedi.
….Ama, Alman işçileri, Sosyalist Parti olarak, en kuvvetli, en disiplinli ve en çabuk büyüyen parti olarak, sadece varlıkları ile yaptıkları ilk hizmetten başka, davalarına büyük bir hizmet daha görmüşlerdi. Bütün ülkelerdeki arkadaşlarına genel oy sisteminden nasıl yararlanılacağını göstererek onlara yeni bir silah vermişlerdi, en keskin, en etkili silahlardan birini vermişlerdi.
Genel oy, daha uzun zamandan beri Fransa'da vardı, ama bonapartçı hükümetin kötüye kullanımı sonucu değerden düşmüş, tutulmaz olmuştu. Komünden sonra, genel oyu kullanacak bir işçi partisi yoktu. İspanya'da, genel oy, cumhuriyetten beri vardı, ama İspanya'da, seçimlere katılmama, her zaman, bütün ciddi muhalefet partilerinde bir kural oldu. İsviçre'de genel oy ile yapılan denemeler bir işçi partisi için hiç de yüreklendirici değildi. Latin ülkelerinin devrimci işçileri, oy hakkına bir tuzak, hükümetin bir dolap çevirme aracı gibi bakmaya alışmışlardı. Almanya'da başka türlü oldu. Daha o zaman, Komünist Manifesto, genel oy hakkını, demokrasinin kazanılmasını, militan proletaryanın en başta gelen ve en önemli ödevlerinden biri olarak ilân etmişti,”
Die Neue Zeit, c. 2, n° 27 ve 28, 1894-9'te ve Karl Marx Die Klassenkämpfe in Frankreich 1848 bis 1850,
(Berlin 1895) adlı kitapta kısaltılmış biçimde yayınlanmıştır

Ama bu mücadellerde bile kadınların oy hakkı yoktur.. sonunda genel oy hakkı egemenler tarafından kabüllenilmiş ise de işin içinde kadınlar yoktur ve bu durum sınıfçıları etkilememiştir..

Fransızca konuşmak..; denilen alanda.. kadınlar bu hakkı 1944 de kazanmıştır..
Almanya da.., 1918 de.., buradaki kadın hareketlerini ve sosyalist kadınların bu konudaki hassasiyetlerini de göz önüne alın..
İngiltere 1928 abd 1920 italya 1946 .. İsviçre 1971
bu ülkelerin hepsi gelişmiş işçi sınıfına ve örgütlerine ve de mücadelelerine sahip ülkelerdir..

Ya olmayanlar..;
Yeni-zellanda.., 1893 de seçme 1948 de seçilme hakkı
Finlandiya.., 1906 ve ilk kadın parlamenter buradadır.. üstelik çarlık rusyasına bağlı dükalık iken..

kadınlar.., daima erkeklerin birbirlerini egemenler için boğazlamaya çalıştıkları savaş dönemlerinde ekonomik yaşam içine sokulmaları zamanlarında anımsanmışlardır.. o zamanlar bunlara haklar verilmiştir..
bunu da ayrı bir tartışma konusu olarak not düşüyorum..

Feminizm..;
Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin de.., 1785 tarihinde kurulmuştur.
İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir.
aristokrat ve erken burjuva ailelerin kadınlarında başlayan bu hareketlenmeler.. 1848 ayaklanmalarıyla birlikte tabana yayılmıştır.. ilk toplantı newyork da.., 1848 de yapılmıştır..

feminizm anlamında sosyalistler içindeki gelişmelere bakıldığında.., bu noktada anarşistlerde daha yoğun çıktığı görülür.. ama Marksistler içinde bu pek görünmez olanlar ise.., kadın özgürlüğünü sürekli sınıfın dışında bir işlev olarak gördüklerinden genel ezilmişlikler kategorisinde yaklaşırlar..
ben.. bu anlamda tarihini anlatmayacağım.. bu işi kadınlar yapacaktır.. ve hamasi anlamda bolca yapılmaktadır..

işçi sınıfı mücadelesi.., sınıf temelli mücadele vs. argümanları içinde kadın haklarına hor bakılmıştır.. sürekli geri planda kalmıştır.. bu anlamda da kadınlar sürekli ayrı örgütlenmelere ve toplumsal mücadele bileşikliği dışında çareler aramışlardır.. bu bir hata değildi..
sosyalist kuramların ve argümanların iticiliğinden dolayı.., erk-ek egemen kültürün ve sisteminin.., sadece sosyal-kültürel bir olgu görülmesinden kaynaklanan bir dışlama içeriyordu..
oysa bütünsel bir mülkiyet işleyişinin tarihler boyunca birikmiş.., gelmiş sorunlarıydı ve sistemin ta göbeğindeydi..

önümüzde.., 8 mart var..bol hamasi sözlerle kutlanacaktır.. asla emeği geçmemiş ve de “teorik” olarak dışlanmış bir kadın özgürlüğü mantalitesi içinde olanlar utanmadan bu 8 marta sahipleneceklerdir..
oysa.., bunu yaratanlar.., o burjuva yada küçük burjuva dedikleri kadınlardır.. burjuva yada küçük-burjuva tanımı..; bir ailesel yapı içinde olan çocuğa bir “don” olarak biçilemez ve de kadına da biçilemez.. yaşam koşullarının standartı anlamında ise.., “şanlı” işçi sınıfının çoğu bir çok tarihsel aşamada ve ülkede aynı konumdadır..
kadının bu aile içindeki “proleter” yani ücretli köle konumu yok sayılamaz..

işçi emeğini satıyor.. ama bunu bedeni yolu ile yapıyor.. kadında bedenini satarak bir emek süreci işletiyor.. karşılığında aile içinde erkeğe bağlı yaşamını idame ediyor.. du…!!

Bedenini satan yani fahişelik yapan kadınlar nedir..??
Bize dikte edilen kültüre göre kötüdür.. toplum dışıdır.. ama oğlunun oraya gidip erkekliğini ispatlamasına yada erkekliğini tatmin etmesine kimse söz söylemez..
Nasıl ki..;bir lokantada çalışan emekçi sana bedeni(emeği) ile hizmet ediyor ve karşılığında ücret alıyor ise.., yani patrona.., art-değer kazandırıyor ise..;
Kadında bedenini(zevk yaratan emeğini) belirli bir iş saati ve işlevi içersinde satarak ücret alıyor.. ve patrona yada bir kişiye artı-değer kazandırıyor..

Fabrika ne ise.., resmi, kayıtlı genelevlerde aynıdır..
Resmi olmayanlar ise.., kayıt dışı işleklerle aynıdır..

Sex aletleri vs. üreten bir fabrikada çalışana emekçi deniliyor..
Yine sex üreten genelevde çalışan kadına fahişe..
Bu ne yaman bir sınıf teorileridir böyle..!!!!!!

Biçimlendirilmiş ve kullanması için önüne sürülmüş bu sistem..,. erk-ekliğinden utanan bir erkek.. olarak yazdım.. ve 8 mart amazonlarına atfediyorum..
 
Son düzenleme:
#2
marksist teoriye göre garson, hizmetçi ve fahişenin ürettiği ile patronuna kazandırdığı artık değer olmuyor. artık değer, piyasada mal olarak satılabilenin içerdiği ve karşılığı ödenmemiş olan değerdir.

garson, hizmetçi, fahişe vb... bunlar ise emeği sömürüye maruz kalan emekçi kesimlerdir. fahişenin ezilmesi ise birkaç mislidir.

seks aletleri üreten bir fabrikanın işçisi ise patronuna artı değer üretir. çünkü o aletler piyasada dolaşıma girer ve mal olur. bir değeri vardır, marksist anlamda, değişim değeri. buna göre de onda yatan ve karşılığı ödenmemiş olan kısım bulunur ki bu artık veya artı değerdir. eski adıyla kıymet-i fazla...

fahişenin yaptığı, ona yaptırılan, toplumun geri ahlak anlayışıyla kuşatılmış bir utanç tutsaklığına mahkum edilmesinden öte, insani anlamda köreltici ve bozucu bir iştir. fabrika veya lokanta işçisininki de öyle. ama fahişelerin, genelev kadınlarının daha da zordur. bu zorluk kaba bir aşağılanmaya uğramaktan öte, temel insani değerlerden yoksun bir taklit yaşamı sürdürme zorunluluğudur ki bu pahalı iş yapan fahişelerin de sorunudur. yani ortada, toplum tarafından ahlaken dışlanmanın yanısıra, bir de insani temel değerlerle taban tabana zıt bir yaşamı sürdürme zorunluluğu da vardır.

kadınlar ise maalesef, emekçilerin geneli gibi, pek de öyle direnmemiş, boyun eğmişlerdir. tarih aslında sınıf savaşları tarihini pek de akla getirmemekte, sadece sınıf çelişkileri üzerine inşa edilmiş olduğunu ve bunun üzerinde, egemenler arası kapışmalar, tepişmeler tarihi olduğunu düşündürtmektedir. çok sınırlı dönemlerde emekçiler ve alt sınıflar bu sahnede rol oynamışlardır. en iyi anlarında, en güzel rolü başarıyla sahneledikten sonra, "perde" deyip bir kez daha kayıplara karışmışlardır.

kadınlar da, tarihde az rol oynamışlardır. amazonlar sadece bir efsane gibidirler. ilkel komünal dönemlere özgü anaerkil dönemlerde belki bu rol daha fazladır. o dönemden akılda şehir efsanesi gibi, ok atmak için tek göğüslerini kestikleri hikayesi kalmıştır, amazonların.

akıllı kadın bulmak zor iştir. çünkü kadın bu toplumda en çok bozulmuş ve aslından uzaklaştırılmıştır. oysa o kadının aslı, erkeğine göre çok daha hoş ve çok da anlamlıdır. ama o anlam, en çok beyazların kirlenmesi gibi, en fazla çirişlenmiştir.

günümüzde kadınlara, en çok sabır, en çok uysalca kabullenme ve itaat gerektiren işleri yaptırılmaktadır. günümüzde kadınlar en fazla, kölelik çalışma koşullarını kabullenmekte ve tekstilde, izbe atölyelerde, rutubetli ortamlarda, çalıştırılmaktadır. daha şanslı olanların koşulları daha anlamlı değildir. bankalarda veya santrallerde saatlerce aynı tekdüze işleri yapmak ve düzeni sürdürmek...

son zamanlarda dile getirilen bir söz var. iki erkek buna değindi. "benden daha akıllı ve hoş bir kadınla sohbet etme"nin getirdiği mutluluk. bu kadına ilişkin güzel ve övgü dolu bir yaklaşım. öyle kadınlar var ve masal kahramanı değiller. kaf dağının ardında da değiller. ama sürüleşen, ahmaklaştırılan toplumda, teneke yığınının arasında kaybolan altın misali, bunlara akıllarını çalıştıracakları ve güzelliklerini yayabilecekleri alan kalmıyor. bunların bir kısmını da geçen kanlı içsavaş yok etti.

şimdi makbul kadın olmanın geçerli bir yolu da erkek söylemini taklid etmek. böylece akıllı, iyi, doğru vb sıfatlar kolayca kazanılabiliyor. aksi halde, erkek egemen söylem ve tavırlar taklid edilmez de eleştirilirse, o zaman toplumun geleneksel değer yargılarına pek de uzak olmayan bir üslupla karalanmak çok kolay. oysa bu dünyanın, erkeksi olmayan, olmaması gereken bir yorumu kadınlara has bir gözle ve dille mutlaka yapılmalı. yapılıyor da aslında.

8 mart artık, kuru hamaset laflarının tüketildiği bir günden öte bir anlam taşımamaktadır. ama insanın yeniden ve coşkuyla ortaya çıkacağı, kadınıyla erkeğiyle yeni bir doğuşun gerçekleşeceği günler kendi yeni 8 martını da mutlaka ortaya çıkaracaktır. tıpkı 1 mayısın artık bir anlamının kalmadığı ve yeryüzünün emekçi sınıflarının yeni ve çok daha güçlü bir 1 mayısı ortaya çıkaracağı gibi.
 
#3
marksist teoriye göre garson, hizmetçi ve fahişenin ürettiği ile patronuna kazandırdığı artık değer olmuyor. artık değer, piyasada mal olarak satılabilenin içerdiği ve karşılığı ödenmemiş olan değerdir.

garson, hizmetçi, fahişe vb... bunlar ise emeği sömürüye maruz kalan emekçi kesimlerdir. fahişenin ezilmesi ise birkaç mislidir.

seks aletleri üreten bir fabrikanın işçisi ise patronuna artı değer üretir. çünkü o aletler piyasada dolaşıma girer ve mal olur. bir değeri vardır, marksist anlamda, değişim değeri. buna göre de onda yatan ve karşılığı ödenmemiş olan kısım bulunur ki bu artık veya artı değerdir. eski adıyla kıymet-i fazla...
:confused: :confused:
artı-değer..
artı-değerin karşılığı artı-emektir.. yani.., üretim sürecindeki harcanan emeğin el koyulan kısmının yarattığı değere artı değer denir..
harcanan bir emek olmadan ve bu harcanan emeğe el koyma olmadan.., artı-değer olmaz.. marksist kuram bunu söyler..
genel olarak fabrikasal üretim sistemi ele alınıp bu formülasyon sunulmuştur..
yine dolaylı el koyma olayı da vardır..
bir ayakkabı yapan kişi.., kendi işleğinde bunu yapar ve malını satacak tüccara verir.. tüccar buna kendi kaarını ekler satar.. piyasa oyunları ile.., ürünü ucuza da alabilir emek maliyetini vererek yada altında değer vererek de alabilir..
sonuç olarak aynıdır..
birinde üreten ürüne tamemen yabancıdır diğerinde ise.. üreten ürüne yabancı değildir ama değişim değeri(meta) noktasında hak ve söz sahibi değildir.. bu son durum fabrikadaki emek ile aynı sonucu yaşar.. zaten.., değişim değeri de.., emek üzerinden yapılan kazancın diğer bir adıdır.. kendine ait olmayan bir emek üzerinden..,

birinde fabrikanın yani insan dahil üretim araçlarının sahibi olman yolu ile bunu yaparsın..
diğerinde ise.., piyasanın ve sermayenin sahibi olma "hakkı" ile..

garson, hizmetçi ve fahişenin ürettiği ile patronuna kazandırdığı artık değer olmuyor. artık değer, piyasada mal olarak satılabilenin içerdiği ve karşılığı ödenmemiş olan değerdir.
bu mantalite.., tek sınıf olarak fabrika çalışanını görme ve tek temel sömürü olarak da bu işlevleri görme mantalitesinin bir uzantısıdır..
garson bir ayakkabı yapıp buyrun yeyin demez elbette.. :D
ahçı yapar.., garson servis eder bulaşıkçı da temizliğini yapar.. bütünü ise bir emek sürecidir..
ortaya çıkan yemek meta.., yiyende bunu tüketendir..
fabrikada.. üretimde değil de.., temizlik yada odacılık yada vs. işlerde çalışanları artı-emek ve artı-değer den muaf tutabilirmiyiz..

fahişede böyledir..
toplumda var olanbir tüketim malzemesinini yani cinselliği meta olarak sunar.. sunduğu bedeni ve işlevidir.. meta olan da budur.. harcanan emek ise bu bedenin verdiği "zevk" ve kaybettiği insani değerleridir..
sonuçta bir değişim değeri vardır buna da vizite denir..
verglerle devlet ve belediye gibi kurumlar payını alır.. genelev işletme sahibi ise bu "fabrikanın" sahibi olduğundan asıl payı da o alır..
ortada bir somut meta görünmüyor diye bunu sömürü alanı dışında göremeyiz..

ben bu olayı çok ciddiye alıyorum..
çünkü ilk meta ve değişim değeri olan ürün çocuktur.. ve ilk emek sömürüsü de kadındır.. ilk sermaye de..,
günümüzde bu farklı biçimler altında işler..

kadın evlenir..
satan aile nemalanır.. ve kadın da erkeğe bir emek süreci sunar.. karşılığında yaşam olanaklarını kazanır..
ev kadını budur.. toplumdaki meşruiyeti beni ilgilendirmez.. evli yani kocası olduğu için bedenini sunmak zorunda olan kadın ile genelevdeki kadın bence aynıdır.. işlev olarak aynıdır.. emek sömürüsü olarak aynıdır..
biri toplumda meşru biri değildir.. o kadar..

kadınlar ise maalesef, emekçilerin geneli gibi, pek de öyle direnmemiş, boyun eğmişlerdir
katılmıyorum..

emekçiler ne kazanmış ise.., kadınlarda ne eksik ne fazla.., kazanmışlardır.. ve kendileri kazanmışlardır..
örnek verdim.. genel oy hakkı sürecinde erkekler kazanırken emekçi olarak kadınlar kullanılırken.. onlar kendi haklarını ayrıca kendi bileklerinin hakkı ile kazanmışlardır..
kimse de.., "olurmu böyle" erkek emekçiler oy verme hakkına sahip kadınlar değil dememiş.., işin üstüne yatmıştır.. ..., yalan mı..:D
 
#4
bildiğim kadarıyla, marksist teoride değer ve artık değer kavramları ile ilgili, hizmetli, garson vb emeğini dışarda bırakan, daha ölçülebilir, hesaplanabilir kategorileri içeren bir yaklaşım var.

marksist teori açısından bu doğru. marks kapitalde, bununla ilgili uzun uzun matematiksel hesaplamalar yapar. değerin ve artı değerin oluşumunu gösterir.

değer iki türlüdür: kullanım değeri ve değişim değeri. bizim burda sözünü ettiğimiz değişim değeridir ki bu bir kişinin kendi atölyesinde veya fabrikada ürettiği ayakkabının tekil fiyatı değil, o piyasada değişime sunulan tüm benzerlerinin ortalama değeri ile belirlenir.

bir şeyin değeri, onun için harcanan ortalama emek miktarı ile belirlenir. bir ayakkabıcı, aynı cins ayakkabıyı 3 saatte, br fabrika işçisi ise aynı cins malı fabrikada 1 saatte üretiyorsa, o mal için ortalama emek zamanı 2 saattir. ilkinde 10, ikincisinde 2 liraya maloluyorsa, o ayakkabının ortalama değeri 6 tldir. dolayısıyla ilki zarar eder, ikincisi aşırı kâr. buna göre, emek yoğun çalışan fabrikanın kârı, teknolojik yoğun çalışan fabrikanınkine oranla daha azdır.

artı değer ve değer, marksist kuramda ölçülebilirdir. oysa garson, hizmetçi vb kesimlerin emekleri ve sömürü oranları ölçülemez. onlar da elbette ki sömürülmektedir. ama artı değer ürettikleri söylenemez. çünkü ortak piyasaya sunulan ve karşılıksız olarak el konulan değerleri yoktur.

fahişe ve evlilik konusunda yazdıklarında haklısın. bu zaten marksizmin de görüşüdür. biri marşinal fahişelik, öbürü, yasal olanıdır. tabii, sevgi ile değil de maddi karşılıkla yapılıyorsa.

kadınların ve emekçilerin hiç direnmemiş olduklarını yazmamıştım. "pek de öyle" demiştim.
 
#5
Gizli kölelerimiz.

Kadınlar.Gizli kölelerimiz.

''Üçtane kitaplı din vardır.Musevilik,Hıristiyanlık,İslam. Üçünde de adem havva hikayesi vardır.Üçünde de yasak meyvayı yemesi için ademi teşvik eden Havvanın kendisidir.Perde arkasında kötü olan havvadır.''

''Hem evde hem işte çalışanlarız,çifte emekliliği hak edenleriz.Bizleri görür emeğimizi görmezsiniz.''Şevişmek keyiflidir,öğretilen utanma duygusu yüzünden cinselliğimizi yaşayamayanlarız.''''Bİzler bedenleri,yaşamları ve kimlikleri cendereye alınmak istenenleriz. Her konuda ayrımcılığa uğrayanlarız.''

''8 Mart 'ın 100.yılını kutladığımız 2010 senesinde unutmamalıyız ki; sistemli olarak ezilmeye çalışılan cins olarak biz kadınlar,erkek egemenliğine karşı mücadele verilirken sadece kendi gücümüze güvenmeliyiz..Mücadelemizi daha ileriye götürecek güç içimizde..''

''Kurtuluş ellerimizde ,haydi kadınlar örgütlü mücadeleye..''


Yaşasın erkek egemenliğinin yıkılması amaçlı dayanışma ...

Yaşasın 8 Mart,,,

Bu paragrafları kadın yazarlardan buraya aldım. Bu konuda erkekler ne kadar konuşsada yetersiz kalmasına olan inancındım.

Sadece ironik olarak alabileceğim şu olabilir.''

''Sen benim kaderimsin Nalan''...
 
#7
'DÜNYAYI İSTİYORUZ KIRINTILARI DEĞİL'











emeğin erk-ek tanımına ve emeğin erk-ek özgürlük anlayışına karşı ..,
cinsiyetçi emeğin sömürülmesine karşı
kadınlar önderdir..


kadın özgürleşmeden dünya özgürleşemez..
 
Üst