Enternasyonal Forum  

Go Back   Enternasyonal Forum > FELSEFE > Felsefi Akımlar

Felsefi Akımlar Felsefi akımların yer aldığı bölümümüz

Cevapla
 
Paylaş LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09 Şubat 2011, 00:35   #1
Aktif Üye
 
düşünsel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 02 Aralık 2008
Mesajlar: 1,457
Teşekkürler: 1,352
601 Mesajına 939 Kere Teşekkür Edildi
Standart özne ve iktidar

Müslüm TURAN


Yapısalcı toplum kuramı, öznel değerlendirmelerden ve deneyimlerden arındırılmış, nesnellik, tutarlılık ve hakikati amaçlayan bilimsel bir toplum kuramı olmaiddiasıyla ortaya çıkmıştır. Yapısalcı çözümleme, toplum bilimlerini ağırlıklı olarakbiçimlendiren hümanizmadan radikal bir kopuşla perdeyi aralar; toplumsal görüngüleriinsani müdahalenin ötesinde yer alan ortak dilsel, toplumsal yapılar, kodlar ve dizgelerçerçevesinde betimler. Gerçekten de bu tasvirde, her şeyden önce, bireyi bir bütün olaraközekselleşmiş, kararlı ve tamamlanmış bir ego ya da özerk ve ussal bir benlik şeklindetasarımlayan Aydınlanmacı insan kategorisi yadsınır. Bu kategori, yapısalcılara göre,özne ile nesne arasında ontolojik bir mesafe kuran yanılsamalı bir ikici mantıktankaynaklanır ve geçmişin fosil bir kalıntısından başka bir şey değildir. Özne, anlam kurucu, bilgi ve kültürün nihai bir nedeni olmak bir yana, tam tersine, toplumsal, dilsel,kültürel ve ereksel adlandırmaların bir etkisine, simge tarafından üretilen bir gölge–gerçekliğe indirgenir. Kısaca, yapısalcı toplum kuramında, indirgenemez nitelikleri veözgül ağırlığıyla mutlak bir değer olarak özneye yer bulmak olanaklı değildir. Özne,mutlak kodlar halinde ya da kodların geçici, yanıltıcı kurmaca ürünü olduğu için aslındayoktur; ölüdür; tek sözcükle bu gelenekte özne “yitik kişi”dir.

Descartes’ten Sartre'a uzanan felsefi gelenek üzerinde egemenlik kurmuş bulunanözne kategorisini ortadan kaldırarak, öznesiz bir postmodern toplum biliminin yolunuaçan yapısalcılığın izinde yürüyen postyapısalcılık, yapısalcılıkla birlikte öznenin dışsalbir yapı tarafından oluşturulduğu, doğumundan bile önce her zaman/zaten yapıya tabikılınmış olduğu temel düşüncesini paylaşır. Postyapısalcılığı postmodernistlikle birlikteyapısalcılık tan ayıran temel nokta şudur: Yapısalcılığın bilimsellik saplantısının yolaçtığı evrenselci soyutlamaların içinde bütünlüğünü yitiren tarih, politika ve gündelikyaşam formlarına olan ilgisi ve bu formların nedensiz, ayrışmaya dayalı ve göndergeselolmayan niteliğini yapısalcılıktan çok daha radikal bir biçimde vurgulanmasıdır. Gerçekten de postyapısal eğilimler taşıyan pek çok yazar için ana ilgi konusunu, belli tekil düşünce ve söylemler üzerinde çalışmaktan çok, bu düşünce ve söylemleri olanaklıkılan mekanizmalar oluşturur. Bunlar, düşünce ve söylemleri açıklayan ve onlaraaşılamayan iç sınırlar çizen dil, anlam sistemleri ve özellikle de ideolojikadlandırmal ardır. Bir başka deyişle, postyapısalcılar, esas itibarıyla bireylerin öznelerolarak nasıl üretildiklerini, inşa edildiklerini ve birleşik kimliklere ya da öznekonumlarına nasıl sahip kılındıklarını çözümlemeye çalışırlar.

Gerek postyapısalcılar ve gerekse postmodernistler için kurucu, anlamlandırıcı yada adlandırıcı modern özne kategorisi, öznelerin söylemsel pratikler ve iktidar ilişkileriiçinde üretildikleri gerçeğini örtmeyi amaçlayan hümanist bir gizemselleştirmeden dahafazlası değildir. Modern özne, çok da uzun olmayan bir geçmişe ait bir icattan başkacabir şey değildir ve dolayısıyla kendiliğinden bir gerçekliğe sahip değildir. Özelliklepostyapısal cılar için bu özne, ideolojik-pratiğin asli işleviyle örtüşen kurmaca biryapılandırmadan, iktidara bağlı olarak var olan ikincil bir gerçeklikten başka bir şeyideyimlemez. Bilindiği üzere, hem postyapısalcılar ve hem de postmodernistler ideolojieleştirisind en kaçınmakla nitelenirler: Postyapısalcılar ideoloji eleştirisinin yerine,ideolojik olarak etkin öznelerin yaratıldığı söylem bütünleşmesini geçirirken,postmoder nistler -çok daha radikal bir biçimde- ideolojiye son vererek ideolojieleştirisind en vazgeçerler. Bireylerin özneler olarak maddi pratikler içinde ve bupratikler tarafından oluşturulduğu biçimindeki postyapısal tez, ideolojinin özerkliğiniabartır ve kendi belirlenmişliğini gizler. Gerçekten de, örneğin Althusser bireylerinözneler olarak belli bir anlam-bağlamı içine yerleşmesini tümüyle ideolojiye bağlar vebireylerin özneler olarak çağrılmaları ya da adlandırılmalarıyla ideolojinin bir ve aynı şeyolduğunu iddia eder. Althusser’in ifadesiyle, “özne kategorisi her ideolojinin kurucukategorisidir. Fakat aynı zamanda ve hemen ekliyoruz ki, özne kategorisi her ideolojininkategoris iyse bu, her ideolojinin (her ideolojiyi tanımlayan) işlevinin somut özne halinegetirmek olmasıdır”

I- Öznenin Ölümü ve İktidar

Genel olarak postyapısalcılar özne kategorisine ilişkin argümanlarını Nietzsche’yeborçludu rlar. Gerçekten de Nietzsche, öznelleştirmeden-arındırmacı söylemin öncüsüolarak karşımıza çıkar. Nietzche’nin birçok fragmanı, Habermas’ın söylediği gibi, rasyonalist ve özne-merkezli klasik felsefeyi, iktidar istencinin baştan çıkarmasının birsonucu ve deyimlenmesi olarak kavrar6. Nietzsche’nin “Putların Alacakaranlığı”nda yeralan, “stenç özgürlüğü öğretisi cezalandırma amacıyla, yani suçlu- bulma amacıylayaşamsal olarak bulunup ortaya konuyor (...) nsanlar “özgür” olarak düşünülüyor,insanlar yargılanabilmek, cezalandırılabilmek için “özgür” olarak düşünülüyor-suçlanabilmek”7 için pasajı, özerk özne ve özne- özekli aklın maskesini düşürmekte pekçok “post” ilgiye sahip düşünür için temel bir önem taşımıştır. Örneğin Althusser,‘ideoloji ve Devletin ideolojik Baskı Aygıtları’ eserinde “Öznenin emirlerine özgürceboyun eğsin, yani kendi tabiiyetinin eylem ve hareketlerini “tek başına tamamlasın” diyebirey özgür birey olarak çağrılır. Tabiiyet altına alınmaları yoluyla ve tabiiyet altınaalınmaları için vardır ancak özneler...” Şeklindeki ifadesi Nietzsche’ci yöneliminiaçıkça ortaya koyar. Aynı şekilde Foucault da eserlerini ve özellikle de “HapishaneninDoğuşu” nu tümüyle Nietzsche’ci bu pasajın tin hali temelinde kaleme almıştır: “Bugerçek ve bedensiz ruh öz de değildir, belli tipten bir iktidarın etkisiyle bir bilginin atıf çerçevesinin eklemleştikleri unsur, iktidar ilişkilerinin mümkün bir bilgiye yer verdiklerive bilginin de iktidarın etkilerini taşıdığı ve güçlendirdiği dişli düzendir. Bu gerçeklik-atıf üzerinde çeşitli kavramlar kurulmuş ve çözümleme alanları oluşturulmuştur: psike,öznellik, kişilik, bilinç v.s; gene onun üzerinde teknikler ve bilimsel söylemler inşaedilmiştir; ondan hareketle hümanizmanın ahlaki taleplerine geçerlilik kazandırılmıştır.Fak at bu konuda yanılmamak gerekir: İlahiyatçıların yanılsaması olan gerçek bir insan ikame edilmemiştir. Bize sözü edilen insan, çoktan beri bizatihi kendinden daha derintabi kılmanın sonucudur.

Günümüzde toplum bilimlerinin ana ilgi konusunu oluşturan özne sorununu ve bukonudaki tartışmalar, Foucault’un “insanın sonu” öğretisinde özetlenir. Foucault’nunözne çözümlemesi, Nietzsche’nin çözümlemesine benzer bir seyir izler: Egemen bircogito ya da aşkın bir düzlem anlamında özne yadsınır ve özne dil, istek, erk ve bilinç-dışının (kişiyi önceleyen güçlerin) bir gölge görüntüsü olarak betimlenir. Kişiyiönceleyen bu güçler, nasıl Nietzsche’nin fragmanlarında bazen söylemsel bazen deiktidar ilişkileri olarak temellendirilmişse, Foucault’nun farklı çalışmalarında da aynıeğilim kendini gösterir. lk dönem çalışmalarında “özne” söylemsel bir kurmaca olarakgösterilmeye çalışılırken, daha sonraki çalışmalarında özne, bireyin kimliğinin, isteklerinin ve tininin biçimlendirildiği ve oluşturulduğu politik teknolojilerin bir etkisiolarak yorumlanır. Geç dönem çalışmalarında da, Foucault, tıpkı Nietzsche gibi, yeniöznellikler geliştirmeyi amaçlamış ve bunun olanaklılığına inanmak istemiştir: Özne halasöylemsel ve toplumsal olarak konumlandırılmış olarak kuramsallaştırılmışt ır. Ancak, bukez, bireylerin kendi kimliklerini tanımlama, kendi bedenleri ve arzuları üzerindeegemenlik kurma ve benlik teknikleri aracılığıyla bir özgürlük pratiğini yürürlüğe koymagücüne sahip olduklarını ortaya koymak ve savunmak istemiştir.

Gerçekten de “Arkeoloji”de Foucault, özneyi söylemsel bir inşa olarak görür. Onagöre söylem, içinde öznenin dağılmasının ve kendisiyle kopukluğunun belirlenebildiğibir bütünlüktür. Dolayısıyla, onun sesletim düzeni ne aşkın bir özneye ne de psikolojikbir öznelliğe başvurularak tanımlanabilir. “Soy Kütüğünde” ise Foucault, özneyi kuransöylemin kuramsal temellerini ve bunların izin verdiği ve öngerektirdiği iktidarbağıntılarını araştırır. Burada Foucault boyun eğme ilişkilerinin özneyi nasıl ürettiğisorusu üzerinde yoğunlaşır: Özneyi, toplumsal gerçekliğin değişmez bir ilkesi olan erkbilgi biçimlerinin el koyduğu ve bilinçle donattığı bir etkisine indirger. Birey, iktidarındisiplin denilen bu özgün teknolojisi tarafından üretilmiş, iktidar ile vücudun karşılaşmanoktasında belli bir siyasal fizik’in sonucu olarak ortaya çıkmış bir gerçekliktir: “Disiplinbirey imal etmektedir; bireyleri kendine hem nesne olarak, hem de icraatın aracı olarakveren iktidara özgü bir tekniktir.

Foucault’nun son dönem çalışmaları, görüldüğü üzere, yeni öznellikler üretmeisteği ve amacıyla ıralanır. Yapı-eylemlilik sorunsalına bir çözüm bulma arayışınındolaysız sonucu olarak ortaya çıkan bu yönelim doğrultusunda, Antik Yunan’ın “benteknikleri” ne ilgisini yoğunlaştıran Foucalt’un bu kez önerdiği şey, etkin yaratıcı bir failile sınırlayıcı bir toplumsal alan arasındaki diyalektik ilişkidir. Artık bireyler, kendikimliklerini tanımlama, kendi bedenleri ve istekleri üzerinde egemenlik kurma ve benlikteknikleri yoluyla bir özgürlük pratiğini eyleme dökme gücüne sahip varlıklar olarakkonumlandırılı rlar. Ancak Foucaultcu bu esnemenin yapı/eylemlilik ilişkisinin her ikiyanını birden uygun bir biçimde kuramsallaştırdığını iddia etmek doğru olmayacaktır.Zira Foucault için özne (beden anlamında bile olsa) bir öncül değil, bir çözümlemekonusudur; hem iktidarın bir üretimi hem de bir kendini tanıma anlamında özne herzaman için bir iktidar biçimine gönderme yapar. Zira iktidar ilişkisi, özgür edimdebulunan “bedensel” özneler arasında ölümüne yaşanan sürekli bir savaşımdır.

II- Hümanizmadan Kopuş ve Yeni Öznellikler Üretme Stratejileri

Hümanizmanın, insan varlıklarının sevgiye ve saygıya değer olduklarını ifade edenetik bir anlamı; toplumsal görüngüleri insanın dönüştürücü etkinliği ve praksisininürünleri olarak gören sosyolojik bir anlamı ve son olarak, -Rönesans ve Aydınlanmadönemlerin de olduğu gibi- insanı evrende biricik tözsel kurucu özne ve özek olduğunuanlatan tarihsel bir anlamı vardır15. Hümanizmanın tarihsel anlamı, yani Rönesans veAydınlanmanın içerdiği tarih, toplum ve kültürden yalıtık bir aşkın özne kavrayışı, süreçiçinde Hegelci idealizm, Marksizm ve Freudcu psikanalizle birlikte ideolojik bir fiksiyon derecesine düşürülerek yadsınmıştır. nsanın, tarihsel, toplumsal ve kültürelbelirlenmişl ik içindeki nesnel konumu tanınmış ve hümanizmaya bu dönüşüm temelindeetik ve sosyolojik anlamları alıkonularak değer verilmiştir. Çağdaş düşünceyi belirleyenözneye ilişkin tartışmalar, aşkın öznenin dünyasallaştırılması na karşılık düşen budönüşümün, (özellikle de Kant’a -Kant’ın kendi kendisine yasa koyan özerk insanına-karşı Hegel’in kendi kendisini açımlamakta olan bir özgürleşim anlatısını deyimleyentarih tarafından canlandırılan insan tasarısının) izinden yürümüştür. Gerçekleşen budönüşümün sonucunda da insanı tarihin bir etkisinden daha fazla bir şey olarak görmemeriskini zaten içeren Hegelci öğretinin indirgemeci mantığına kapılınmıştır.

Bu tartışmalarda, hümanizma, esas itibariyle, tarihsel anlamı ile ele alınır ve buanlamı itibariyle sorgulanır ve yadsınır. Onlara göre, hümanizma, insani sorunları aşkınbir temele gönderme yaparak çözen, insana özeksel ve dışlayıcı bir rol veren metafizikbir dizgedir. Vattimo’nun sözleriyle, “hümanizm insanlığa, kanıtın mekânı yahut varlıkçerçevesinde Grund ya da bulunuş olarak özne, ya da benlik – bilinci atfeden öğretidir”

Bu doğrultuda, post yapısalcıların öznenin ölümü anlatısını onunla bağlantılı diğerkategorilere; bilim, us ve ussallık gibi yeni kuramsal alanlara genişleten postmodernler,hümani zmanın dilinin çözüldüğünü ileri sürerler. Onlara göre, hümanizma artık zordurumdadır; çünkü, üzerinde çeşitli kavramların kurulduğu, çözümleme alanlarınınoluşturul duğu, teknik ve bilimsel söylemlerin yapılandırıldığı -hümanizmanın etikistemlerine geçerlilik kazandıran- gerçeklik-atıf düzlemi (tözsel ya da aşkın insankategorisi) yerinden edilmiştir. Aşkınsal her temellendirme nasıl yalnızca kendi içyapılarıtarafından açılan kimi olumsallıkların güncelleşmesinden başka bir şey değilse, aynıbiçimde tözsel insan kategorisi de modern toplumsal örgütlerin ideolojik bir kurgusundanbaşkaca bir şeyi ifade etmez. Bireysel öznenin olduğu kadar kolektif öznenin kimliği dedeğişkenlikle nitelenir. Bu bağlamda özne, herhangi verili bir özden yoksundurlar vesahip oldukları kimlikleri olumsal ve karmaşık yapılandırma süreçlerinin göreli sonuçları olmaktan öte bir anlam taşımaz.

Bu bağlamda öznenin ölümü, kendini üreten ilişkiler dizgesinin statik ve kararlıolmaması nedeniyle bütün toplumsal kimliklerin anlamının sürekli olarak ertelenmiş veaskıya alınmış belirsizliğini ifade eder. Bu, evrensel sınıf ve öznelerin içindenkonuştukları epistemolojik temelin ortadan kalktığı (meta anlatıların sona erdiği) savınındolaysız sonucudur: Nesnel göndergenin yitmesiyle birlikte birleşik ve birleştirici bir özanlamında “özne”den de kopulur ve bir özneler çoğulluğuyla -tabi ki her biri kendiindirgenemez kimliğini kuran seslerin bir polifonisiyle- karşı karşıya kalınılır. Artıkinsan, çeşitli söylemler ve pratikler tarafından üretilmiş çeşitli özne konumlarınınkavşağın da parçalı, tamamlanmamış, rizikolu ve geçici olarak teğellenmiş topluluklardayerleşi m kurmuş bir göçebedir.

Postmodernlik, Derrida’nın sözleriyle, “insanın ve hümanizmanın ötesine geçmeyidener”: Hümanizma sona ermiştir, çünkü gerçeklik-atıf düzlemi (aşkın insankategorisi) aşkınsal niteliğini yitirmiş ve yörüngesinden çıkmıştır. Bir gönderendenyoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, yalnızca yinelenebilen yörüngeleresahip modeller ve farklılıklar simülasyonu üretiminden ibaret olan -hiç bir şeyindurduramadığı bir kapalı devre içinde gerçekle değil kendi kendisiyle değiş tokuş edilen-bu evrenden insan kovulmuştur. Bu belirsizlik ortamı içinde özne, artık ne biri ne dediğeridir; bundan böyle yalnızca bir diğerinin aynısıdır: “Artık ne ‘Kendine-Özne’ ne‘Kendi-Özne’ ne de dolayısıyla Kendinin başkalaşması yani kelimenin anlamındayabancılaşm a vardır”20. Her şeyin içkin olduğu, hiçbir şeyin kökeninin belli olmadığı, geçmiş ya da geleceğin yok olduğu ve dolayısıyla ölümle ya da sonla ifade edilen birşimdiki zamana kapanmışlık halinde özne; düşünmez, düşünülür. Özne, kendi dışında yer alan fragman yığınlarının, olumsal heterojenliğin sinyallerini kaydetmekten ibaret olupbütünlüğü oluşmamış, bölünmüş ve parçalanmış bir kimliğe karşılık gelir.

Postmodern duyarlılıklara sahip pek çok yazar için, insanın ölümü, öznelliktenarındırıl mış bir toplum bilimleri kuramı oluşturma çabasına esas teşkil eder. Ancak buçabanın gereklerinin yeterli ve uygun bir biçimde yerine getirildiğinden söz etmemizolanaklı değildir. Zira bu düşünürlerin birçoğunda yeni öznellikler üretme proje vestratejileri vardır. Bunlardan bir kısmında -Kant’tan Hegel’e yönelişi Hegel’den Kant’ayeniden bir dönüş hareketiyle tamamlayanlarda- yeni öznellikler üretme projesi açıktanyer alırken; diğer bir kısmında ise, bu proje ve stratejiler örtük bir biçimde yer alır.Nietzsche ve Foucault’da görülen bu yönelim, aynı biçimde Deleuze ile Guattari’de dekendisini gösterir. Bilindiği gibi, Deleuze ile Guattari, kendi göçebe düşüncelerininevrens el bir biçimde düşünen bir özne gereksinimi duymadığını ve bütünleyici kümeüzerinde değil, bozkır veya çöl gibi kaygan uzamda, ufuksuz bir ortamda kendiniyaydığını, bir bütünün temsili yeti ve bir öznenin yüklemi değil, bir oluş, ikili oluş olarakbetimlerler. Yine Deleuze, Parnet ile birlikte “Diyaloglar”da bir özne temsil edilemeyeceği için, bir arzu öznesinin, bir anlatım öznesinin bulunmadığını, yalnızcagöndergesiz göstergeler dizgesi olarak arzunun kendisinin nesnelliğinin kabul ederler.Ancak bununla birlikte Deleuze ile Guattari, bireyi yeniden bütünün temsilcisikonumuna getirirler. “Kapitalizm ve Şizofreni” de yer alan şu pasajda bu yönelimkendisini açıkça ortaya koyar: “Sonunda herkesi özne haline getiren, öznelsellik noktasıolarak hareket eden sermayedir, ancak bazıları “kapitalistler”serma ye öznelselliğinioluştu ran anlatım özneleridir, hâlbuki diğerleri “proleterler” sermayenin gerçekleştiğiteknik makinelere boyun eğen anlatılan öznelerdir”

Yeni öznellikler geliştirme projesine, postmodern duyarlılığa sahip düşünürleriçerisinde , en sert çıkışı Baudrillard yapar. Bu karşı çıkış özellikle de Nietzsche’nin veFoucault’nun bedeni istikrarlı bir gönderge olarak gören anlayışlarına yöneltilmiştir.Baudr illard bu karşı çıkışı, Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu”nda Aydınlanmanıntözsel öze sahip insan kategorisine yönelik eleştirisine imalı (anıştırmalı) bir üsluplayapar: “Özgürleşmiş... bedenin maddi gerçekliği bizi yanıltmamalı; bu gerçeklikyalnızca, geçerliliği kalmamış, evrilmiş bir üretimci sisteme uygun olmayan ve artıkideolojik bütünleşmeyi sağlama gücünden yoksun bir ideolojinin, yani ruhunideolojisinin yerine, özünde bireysel değerleri ve ona bağlı toplumsal yapıları koruyandaha işlevsel bir modern ideolojinin geçirilmesini yansıtır”

III- Postmodern Özne

Belleğini ve ütopyasını yitirmiş, gündelik olana gömülmüş bir caydırma evreninin,modern tarihe ve onun çok boyutlu bir eylemlilik ve praksis biçimi olarak öznesinegereksinimi yoktur. Postmodernlerin insanın ölümüne ilişkin temel mitleri, böylesi birtoplumsal evren görüntüsünün yapısal gereklerine gönderme yapar. Bugününü geçmişinmirası ve geleceğin olanakları düzleminde algılayan ve kavrayan yaratıcı ve örgütleyiciözne eksikliğinin tüm boyutlarıyla duyumsandığı kapitalist toplum yapısının bu geçevresinde, gündelik yaşamın olumsal gereklerine göre biçimlenen hazcı varlıklaranlamında insanlar, post modernliğin ölmeyen insanlarıdır. Yani, nasıl kapitalizmintarih’le , ideoloji’yle ve toplumsal fail ile birlikte sona erdiğinden söz edilmiyorsa, aynışekilde geç kapitalist evrede insanın en azından bu haliyle sona erdiğinden söz edilemez.Bir başka deyişle, bu kuramın, insanın ölümünü ilan etmesi ile hiçbir biçimde müdahalekabul etmeyen kör piyasa güçlerinin üstünlüğünü öne çıkaran yeni tutucu- liberal öğretiarasında dolaysız bir ilişki vardır.

Görünmez elin yirmi dört saat nöbet tuttuğu bu evrende görülebilir etik aktörlerrahatsız olmadan uyuyabilirler; başkalarının yaptıkları şeyi yaparak konformist birtutuma ya da başkalarının kendinden beklediği şeyleri yaparak edilgen bir konumasığınabilirler . Bu, “yorgun, bitkin, her şeyden usanmış bir sessizliğe çekilmek ve herşeyin ne kadar engin, kavranamaz ve bireysel ya da kolektif kontrolün dışında olduğu türden ezici bir duygu karşısında boyun eğmektir”

Postmodern birey, olumsal güçler tarafından ya da daha doğru bir deyişle,belirsizlik tarafından belirlenmiş duygulara ve içselleştirmeye yönelik bir “ yaşa veyaşat” tavrıyla yetinen bölünmüş ve parçalanmış bir kimliğe karşılık gelir. Tam da kenditemelsizliği üzerine temellendirilen bu özne, ayrık bir kişiliğe ve gizil olarak karışık veparçalanmış bir kimliğe sahip, teğel teğel sökülen bir yamalı bohçadan başka bir şeyolmayan bir “persona” dır.

Gerçekten de gördüğümüz şey “ mutlaklaştırılan minik bireysel varlıklar; toplumsalatomizasyon un kullanılır hale getirdiği küçük “yurttaşlar”dır . Bu, kuramsal olarakbireyden vazgeçilmesine karşılık bireyin özeksizleştirilmiş hazcı bir monad olarakyeniden canlandırılması demektir. Postmodern özne, paradoksal bir anlam içinde, hemözgürdür hem de özgür değildir: Özgürdür, çünkü ta nüvesine dek dağınık, olumsalgüçler öbeği tarafından belirlenmiş ve biçimlendirilmiştir; özgür değildir, çünküAdorno’nun söylediği gibi “kendini ‘Ben’ olarak ortaya koyan şey gerçekte bir önyargıdır; tahakküm merkezlerinin ideolojik bir hipostazlaştırılması dır”. Aslında buözne, toplumsal alandan çekilerek, herhangi bir örgütsel bağlılıktan ve entelektüeltutarlılı ktan kaçınan, kendisini yalnızca çok çeşitli ve çelişkili durumlara ve kısa ömürlü toplumsal devinimlere yönelten ve ortada benlikten başka keşfedecek bir şey bulamayankaba bir benlikçiliğe sığınan neo-liberal anlayışın öznesidir.

Postmodernlerin bu öznesi, yani son özne, Rorty’nin sözleriyle, liberalizminyeniden betimi içinde aklın yerine tam tersi bir umudu (kişiye özgü fantezileringerçekle ştirilmesi şanslarının eşitleştirileceği yönünde bir umudu) temel alan, başkaherhangi bir riske atılmayı veya deneyimlere girmeye inanmayan, mutluluğu keşfetmişve kendini korumaktan hoşnut burjuva bireyini ifade eder.

Sonuç

Aşkın gösterilenin yokluğu, anlamlandırma alanını ve oyununu sonsuz derecede değişken ve olumsal kılar. Toplumdaki her şey anlamlandırma pratiklerine göre, söyleme dayalı olarak oluşur ve her söylem yalnızca kısmi ve geçici bir anlam kesinliği taşıyabilir.Gerçekte n de söylem dışında tanımlanabilecek hiçbir özne, hiçbir sabit kimlik, hiçbirmutlak çıkar, hiçbir belirleyici koşul ve savaşım, hiçbir zorunlu ilişki yoktur demek,yalnızca adlandırılmış anlam vardır demenin bir başka yoludur. Anlamın verili olmayıp üretilmesinden çıkan sonuç, anlamın farklı özellikler gösteren toplumsal ve simgesel öğelerin konumlandırılmasına ya da eklemlenmesine bağlı olarak değer kazanmasıdır.

Burada gündeme gelen ya da sorgulanan şey, temsilin bir toplum mantığınagönderme yapılarak ya da hegemonik bir öğreti veya pratik konumdan kalkılarakhaklılaştı rılması sorunsalıdır. Toplum bilimlerinde ve diğer düşünsel pratiklerdekendisini gösteren temsil krizi, siyasal kuramın gündemine Descombes’in “erk niçinzaman zaman kabul edilir, zaman zaman yadsınır” biçiminde özetlediği sorun ekseninde girer. Siyasal kuram açısından öne çıkan sorun, gerçekten de olanaklı politik egemenliğin gerekçelendirilme biçimiyle ilgilidir. Bu sorun, belli bir gönderim çerçevesini ve değerlendirici perspektifi nasıl ve niçin seçeriz? sorusuyla ilgilidir. Aynı olaylara farklı türden eşdeğerde farklı anlamların atfedilebileceğinin veri alındığı gözönünde tutulduğunda, bir anlamın nasıl olup da başat bir söylem haline gelerek tekaçıklama olma yetkisini kendine tanıdığı ve alternatif ya da kendisiyle rekabetdurumundaki tanımlar üzerinde koyduğu sınır ya da yasaklamayı sürdürdüğü sorusununönemi ortaya çıkar.

Çağdaş siyasal kuramın bu temel sorunsalı, genel olarak ideolojiye -ki olaylarınbelli bir yönde anlamlandırma iktidarı olarak tanımlanır- gönderme yapılarak ve ideolojikanlamlandır ma siyasetine bağlanarak çözümlenir. Eşdeyişle, barizlik ya da meşrulukancak iktidar tekeline bağlı olarak ortaya çıkabilen bir özellik olarak kavranılır. Başka biranlatımla, bu sorunun özü, başat bir söylem biçiminin ona zorunlu olarak major birkonum vermek için iktidardan nasıl çıkartıldığı biçiminde kuramsallaştırılması na dayanır.Söylemle söylem-dışı gerçeklik arasında ayrım yaparak çalışmanın olanaksız kılındığıpostmodern düşüncede, gerçeklikler arasındaki yaklaşım farklılıklarından doğançatışmalar, bu yaklaşımlarından birinin güncel bir politik hareketin bir parçası halinegetirilmesiyle tek sesli bir yapı görünümünü kazanır. Eşdeyişle, bu birlikçi yapı, anlamıntemelinde yatan ortak bir özün deyimlenmesin değil, politik yapılanma ve savaşımın sonucudur.
düşünsel isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Teşekkür Edenler
Engin (09 Şubat 2011)
Cevapla

Etiketler
iktidar, ozne


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
İkili toplumsal iktidar Yusuf Zamir Araştırma ve Çalışma Grupları 1 13 Şubat 2010 00:51
Başkan mao’nun kızıl siyasi iktidar öğretisini SLoGan__ Dünyada sınıf hareketi 3 02 Temmuz 2009 13:57
Söz, yetki, karar, iktidar halka! Destan Partiler ve Demokratik Kitle Örgütleri 0 06 Mart 2009 22:05

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 20:21.

Forum Bilgileri Uyarı
Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright 2008 - 2016
Tema Düzenleme : Enternasyonal Forum

EnternasyonalForum.net sitemizde, forum kullanıcıları 5651 sayılı kanun'un ilgili maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre yaptıkları paylaşımlardan sorumludur, kullanıcı bazlı herhangi bir durumdan enternasyonalforum.net sitesi sorumlu değildir. Tüm hukuksal bildirimlerde bulunmak için info@enternasyonalforum.net adresi ile iletişime geçebilirsiniz bu çerçevede, enternasyonalforum.net yönetimi en geç 10 iş günü içerisinde dönüş yapacaktır.