Enternasyonal Forum

Enternasyonal Forum (http://www.enternasyonalforum.net/index.html)
-   Enternasyonal Terimler Sözlüğü (http://www.enternasyonalforum.net/enternasyonal-terimler-sozlugu/)
-   -   Etnisite (http://www.enternasyonalforum.net/enternasyonal-terimler-sozlugu/3269-etnisite.html)

düşünsel 26 Ekim 2009 00:04

Etnisite
 
Modern dillerdeki etnisite teriminin kökeni Grekçe ‘ethnos’ kelimesidir. Grekçe’den Latince’ye, Latince yoluyla da Fransızca ve İngilizce’ye geçen terim ve türevleri tarih boyunca çok farklı amaçlarla kullanılmıştır. Terim sadece tarihsel serüveninde girdiği farklı dillerde değil ortaya çıktığı Antik Yunan’da da ortak bir kullanıma sahip olamamış; çeşitli metinlerde ethnos kelimesi farklı içeriklerde kullanılmıştır.

Ethnos terimine, metinlerinde yer veren ilk kişi Homeros’tur. Homeros’un kullanımında terim, ayırt edici bir kültür ve köken paylaşımıyla bilinen bir grup insanı tanımlamak için kullanılmıştır. Sonrasında terim daha çok hayvanlar ya da savaşçılar gibi ayrışmamış, büyük grupları; amorf yapıları ve ilgi çekici hareketlilikleriyle dikkat çeken savaşçı yığınlarını betimlemek için kullanılmıştır. Terim bu biçimdeki kullanımıyla daha çok ‘sürü’ ya da ‘kalabalık’ kelimelerine yakın bir anlama işaret etmiştir. Aeschylus, terimi Greklerin ilişkide olduğu diğer halklardan bazılarını, Furies ve Persleri tanımlamak için, Sofokles ise Aeschylus’tan çok farklı bir biçimde ethnos terimini vahşi hayvanları nitelemek için kullanmıştır. Pindar terimi halka yakın bir anlamda, ancak hayatlarını Greklerin siyasal ve sosyal normlarının dışında sürdüren toplulukları ifade etmek için kullanmıştır. Aristo ethnosu yabancı ve barbar uluslar için kullanmış, benzer bir biçimde Heredot da Grekleri tanımlarken ethnos kelimesine hiç başvurmamıştır.

Bütün bu farklı kullanımlar ilk bakışta terimin oldukça sorunlu bir içeriğe sahip olduğu izlenimini yaratsa da kullanımların ortak anlam alanları önemli noktaları işaret etmektedir. Etnos terimi Grek dünyasında ister hayvanlar, ister insanlar için kullanılmış olsun bütün bu kullanımlarda ortak olan nokta terimin işaret ettiği topluluğun ‘Grek’ olmadığıdır. Terimin kullanımında merkezi atıf noktası tanımlananların özellikleri değil, ‘Grek’lere göre durumudur. Özetlemek gerekirse tanımlamada hareket noktası öteki olarak görülen topluluk olmuş ve bu nedenle terim ortak paydaları bulunamayacak bir çok grubu nitelemek için kullanılmıştır. Bu özelliğiyle Grekler barbar olarak gördüklerini ‘ethnea’ olarak adlandırırken kendilerini ‘genos Hellenon’ olarak adlandırmayı tercih etmişlerdir.

Terimin kullanımlarındaki ikinci ortak nokta işaret edilenlerin hiç birinin polise üye olmamasıdır; ethnos bu anlamda Grek olmayanları tanımlaması yanında Greklerin siyasal örgütlenmesinin/polisin dışında olanı tanımlamak gibi siyasal bir anlama da sahip olmuştur. Ethnos kavramı sıklıkla, (kent, site-devleti anlamındaki) polis’in zıddı olarak ‘ilkel’ bir toplumsal örgütlenmeye, örneğin Kuzeybatı Yunanistan’daki kabile örgütlerine gönderme yapmıştır. Dolayısıyla, bu dönemde, ethnos kelimesi, kesin bir siyasallıktan çok, dil, din, gelenek ve kan bağını da içeren gevşek bir birliktelik türünü ifade etmek için kullanılmıştır (Özbudun, 2002:316). Grek’te polis, siyasî bir birlik olmasının yanında bir akrabalık örgütü olarak da görülmüştür. Bu nedenle ethnos bütün kullanımlarında genos ile birlikte varolmuştur. Genos genellikle az ya da çok sınırlandırılmış akrabalık anlamında Grekler tarafından Grekler için ethnos ise Grek olmayanları tanımlamak için kullanılmıştır. Bu anlamda akrabalık, düzeyi ne olursa olsun, tanımlamada belirleyici bir öğe olmuştur. Polis’i bir üst örgütlenme biçimi olarak gören Grekler, bu nedenle insan birlikteliklerini tanımlamak için kullanılırken ethnosa, ulusa yakın bir anlam yüklemiş olsalar da bu anlam polis benzeri politik bir birliği değil, ortak kan ya da soydan insanların birliğinden oluşan bir ulusa işaret edecek biçimde kullanılmıştır. Ethnos teriminin Grekçe’deki kullanımı özetle ‘yapılaşmamış’, ‘kabilesel’ çevresel halklara gönderme yapmıştır. Grek’te insan olmanın belirleyici koşulunun polise üyelik olduğu hatırlandığında, terimin hem insanlar ve hem de hayvanlar için kullanılmış olması hiç de şaşırtıcı değildir. Görüldüğü gibi akrabalık, ötekilik, siyasal aidiyet, grup ve aşağılama Grek’te terimin ortak paydasını oluşturmuştur.

Hıristiyanlığın, Grek dünyasında yayılmaya başlaması ile birlikte terim ‘öteki’ anlamını muhafaza etmiş ancak polis üyeliği/Grek olma şeklindeki siyasal anlamın yerine dinî aidiyet, belirleyici olmaya başlamıştır. Hıristiyanlığın Ortadoğu ve Balkanlarda yaygınlaştığı dönemde, Grekçe Yeni Ahitte ethnos Hıristiyan ya da Musevi olmayan, yani Eski ve Yeni Ahit’e bağlı olmayanları tanımlamak için kullanılmış, bu kullanımı yanında terim anlaşılmaz bir dil konuşan, medeniyetten, düzenden ve terbiyeden uzak olarak değerlendirilen barbarlar ile eş anlamlı olarak kullanılmaya devam etmiş ‘biz olmayanın aşağılığı’ imgesini sürdürmüştür.

Hıristiyanlığın resmi din olmasından önce ethnos teriminin sıfat hali olan ethnikos terimini Romalılar bir dönem, taşrayı belirtmek için kullanmıştır ve bu kullanımıyla terim Grekçe’deki anlamının bir boyutuyla, ‘polis-dışı olan’la örtüşen bir anlam içermiştir. Kenti merkeze alan bu kullanımla, Romalılarda, terim ‘Roma kenti dışı’, anlamını taşımıştır. Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlığın resmi inanç olarak kabul edilmesiyle birlikte terim ‘Roma kenti dışı’ anlamından çok hakim inançları paylaşmayanları, yani kafirleri ve paganları işaret etmek için kullanılmış; Grekçe Yeni Ahitte’ki anlam Latinceye hakim olmuştur. İngilizce’de ilk kullanıldığı 14. yüzyılda dinsel bakış açısı, terimin kullanımında belirleyici olmuştur; İngilizce’de de etnik; (ethnic) Hıristiyan ya da Musevi olmayan, diğer bir deyişle ‘kafir’ ya da ‘pagan’ olan birini, bir grubu işaret etmek için kullanılmıştır. Etnik terimi bu durumda da açık bir ötekiliğe, ancak dinsel ötekiliğe işaret edecek biçimde kullanılmıştır. Kafir ya da pagan anlamını 14. yüzyıldan 19. yüzyılın ortalarına kadar koruyan terim bu dönemden itibaren derece derece ırksal karakteristiklere gönderme yapmaya başlamıştır . 19. yüzyılın ortalarında ise etnik terimi yanında etnoloji ve etnografi gibi türevleri genel akademik alanlarda görülmeye başlanmış, ancak bu dönemde etnik terimi genel bir kırılmaya uğrayarak ırk terimi ile eş anlamlı kullanılmıştır. Örneğin etnoloji bu dönemde ‘öteki kültürlerin çalışması’ değil ‘ırklar çalışması’ anlamını taşımıştır. 19. yüzyılda ulus olgusu kavramının Avrupa’da gelişmesiyle birlikte, kendilerini ulus olgusunun yaratıcısı olarak gören Batılı düşün çevreleri, ulus tabirini kendileri için saklı tutarken etnik gruplar terimini kendi dışındaki toplulukları tanımlamak için kullanmaya başlamıştır. Terimin 19. yüzyıldaki bu kullanılış biçimi, ‘öteki’ anlamını yoğun bir biçimde içerdiğini göstermektedir.

Etnisite teriminin 20. yüzyıldaki ilk kullanımı konusunda tartışmalı bir durum vardır: Eriksen etnisite teriminin ilk olarak 1953 yılında ABD’li sosyolog D. Reisman tarafından kullanıldığını belirtirken; Sollors’a göre, etnisite terimi ilk kez, W. Lloyd Warner ve Paul S. Lunt tarafından, ilk bölümü 1941 yılında yayımlanan Yankee City Series içindeki The Social Life of a Modern Community adlı çalışmada kullanılmıştır. Ancak etnisite teriminin bir sözlükte ilk kez, Oxford sözlüğünün 1953 yılındaki baskısında yer bulabildiği konusunda bir uzlaşma vardır. 20. yüzyılda kelimenin anlamı kimi bakımlardan değişmiş olmasına rağmen Grekçe’deki anlamının kimi yönleri muhafaza edilmiştir. Aslında terimin tarihsel serüveni içinde kazandığı ve uzun bir dönem belirleyici olan dinî referanslar kalkarak Grek’teki ‘biz’ ve ‘öteki’ karşıtlığı ağır basmaya başlamıştır…1950’ler den itibaren hızla yaygınlaşmaya başlayan etnik grup, etnik cemaat, etnik kimlik, etnisite, etni ve benzeri kelimeler genel anlamda göçmenleri işaret etmek için kullanılmıştır. Örneğin ABD’de ‘etnikler’ terimi ikinci dünya savaşından sonra yaygın biçimde baskın İngiliz-soylulara göre ikinci derecede görülen Yahudi, İtalyan, İrlandalı ve diğer insanlara kibar bir gönderme olarak kullanılmıştır.

Terim daha sonra akademik kullanımda genel olarak ‘ortak kültürel mirası paylaşan bir grubu göstermek için’ kullanılmıştır. Ancak terimin kullanımı beraberinde yeni bir sorunu ortaya çıkarmıştır: Hem kendileri hem de diğer gruplar tarafından sahip oldukları kültürel özellikler nedeniyle farklı olarak değerlendirilen grupları nitelemek için kullanılan etnisite terimi çok geniş bir alana atıf yapar hale gelmiştir. Bu nedenle etnisite terimi sosyal bilimlerde, sıkça birçok terimle beraber, hatta onların yerine kullanılmıştır. Ethnos kökünden türeyen terimlerin tarih içinde geçirdiği değişiklikler göz önünde bulundurulduğunda kullanımların tamamında biyolojik ve soya dayalı farklılıklardan çok kültürel farklılıkların ifade edildiği ve bir siyasallıktan çok bir tür beşeri birlik biçimini ifade ettiği ikinci olarak da bizden farklı bir ötekilik durumunu işaret etmek için kullanıldığı görülmektedir.


Görüldüğü gibi diğer dillerde ethnie, ethnos veya etnik grup kavramlarını karşılayan tek bir terim olmadığı gibi Türkçe’de yoktur. Türkçe’de bu kavramlara karşılık genellikle ‘kavim’ veya ‘budun’ kullanılmıştır. Etnik grup ise genellikle Türkler dışında olan ve özellikle bazı kültürel ve siyasal istemleri olan kimi gruplar için kullanılmıştır…

Yukarıda ethni kavramının tarihsel gelişimi ve nelere referansla kullanıldığına dair bilgilerden de anlaşılabileceği gibi, konu hakkında çalışan herkesin belirli temel noktalarda anlaştığı söylenemez. Ancak farklı kesimlerin ethni veya etnisite için öngördüğü temel özellikler vardır. Anthony D. Smith Ulusların Etnik Kökeni adlı kitabında , bir ethni’yi diğer ethnilerden ayıran temel özellikler veya bir ethni ile karşılaştığımızda onu fark etmemizi, tanımamızı sağlayan özellikleri birkaç madde ile açıklar. Bu özellikler, etnisite konusunda çalışan hemen herkesçe kabul edilmekle birlikte, tümü bir arada kullanılmayabilmekte dir. Ayrıca, söz konusu bu özelliklerin tüm topluluklarda, aynı zamanda ve bir arada bulunamayabileceği gerçeğini unutmamak gerekir. Bu özelliklerden hangilerinin, hangi zamanlarda daha belirgin veya baskın olabileceği topluluktan topluluğa farklılık gösterebilmektedir. Söz konusu özellikler şu şekilde özetlenebilir:


1. Kolektif İsim: “Etnik toplulukların kesin bir işareti ve simgesi”olan isimler, topluluklara ‘öz’lerini hatırlatır –bu ismin altında varoluşlarının büyüsü yatarmış gibi- topluluklar bu isimlerle kendilerini diğerlerinden ayırır. Etnik grup isimlerinin tarihsel, toplumsal, kültürel, coğrafi ve siyasal pek çok dayanağı olabilir ve bu isimler grubun kendisi tarafından seçilebilmiş olabileceği gibi başkaları tarafından da verilmiş olabilir; hatta grubun kendi kendini adlandırması ile başkaları tarafından adlandırılması arasında farklılıklar da olabilir.

2. Ortak Soy Miti: Bir etnik grup üyeleri için “etnik bağlam ve duygudaşlığın temelini oluşturan anlamlar bütününün anahtar öğeleri yaradılışa ve soya ilişkin mitlerdir”. Bu mitler bir topluluğun kökenleri, gelişimi ve kaderini açıklayan birer ‘imtiyaz beratı’dırlar. Ancak söz konusu olan ‘gerçek soy’ değil, ‘ortak atalara’ ve ‘kökenlere’ yüklenmiş anlamlardır. “Bir soy miti; neden birbirimize benziyoruz?” Neden bir topluluk halindeyiz? Sorularına yanıt vermek durumundadır. Mitler, topluluk tarihinin ‘bilimsel’ açıklamalarının yapılması için dikkatli bir elemeyi gerektirir. Zira bu mitlerin bolca üretilip kullanılmasının amacı bilinmezlikten öte, toplumsal dayanışma ve toplumsal kendini tanımlamayı desteklemek için çoşkulu ve estetik bir uyum sağlama çabasıdır. Ancak pek çok etnik grubun bu mitleri kimi zaman gerek grup üyeleri gerek bilim insanları tarafından bilimsel gerçekmiş gibi sunulabilir.


3. Ortak Tarih: Ethnie, tarihsel toplulukların ‘paylaşılan bir bellek’ üzerine kurulmasıyla anlam kazanır. Ortak bir tarihsel anlayış, birbirini izleyen kuşakları ortak birikime eklenmesini ve deneyimlerin birleştirilmesini sağlar. Bu nedenle söz konusu ‘tarih’ eğitici, memnuniyet verici ve tatmin edici bir hikaye olarak anlatılır. Bu hikayeye belirli bazı toplumsal dönüşüm dönemlerinde, duruma göre bazı eklentiler yapılabilir, yeni anlamlar yüklenebilir. Hikayelerde geçen kahramanlar, olaylar ya da önemli kişi veya mekanlar bir topluluk için büyük pozitif anlamlarla yüklüyken, hemen yanı başındaki bir başka topluluk için negatif anlamlarla yüklü olabilir.


4. Ortak Kültür: Bir etnik grubun üyeleri, öteki gruplardan kültürel ayırt edici nitelikleriyle benzer ve aynıdır. Bu niteliklerin başında dil ve din gelmesine rağmen görenekler, gelenekler, kurumlar, yasalar, folklorik öğeler, mimari, giyim, beslenme, müzik ve sanat, hatta ten rengi ve fiziksel görünüş de farklılıkları artırabilir veya birbirinin yerini alabilir.


5. Belirli Bir Bölge/Mêkan/Toprak Parçası ile Özdeşleşme: Etnisitenin veya bir etnik grubun kendisini özdeşleştirdiği bir toprak parçası, ülke ya da ‘anavatan’ her zaman vardır. Bu anavatan, üzerinde yaşanılan yer olabileceği gibi bellekteki uzak bir yer de olabilir. Her etnik grup ‘kendi’ ülkesine sahip olmayabilir. Bu durumda, sembolik olarak bir coğrafya, bir ‘kutsal’ yerleşime ya da uzakta da olsa ve belki bir daha hiç gidilemezse de, bir ‘anavatan’a sahip olmalıdır. Zaten etnisite, siyasi iktidara ya da maddi bir mülkiyete doğrudan sahip olmaktan daha çok mitlere, belleğe, değerlere, sembollere ve bunların iktidar ve maddi mülkiyete yüklediği anlamalara ilişkin bir fenomendir. Bir toprak parçasının anavatan olması için hem ‘özdeşlik’ hem ‘tanınma’ olmalıdır.

6. Dayanışma Duygusu: Bir topluluğun etnik grup olarak nitelendirilebilmesi için; ortak bir isim, soy miti, tarih, kültür ve belirli bir toprak parçasıyla birlikte, ‘tehlikeli’ zamanlarda topluluk içindeki sınıfa, cinsiyete, gruba ve bölgeye dayanan bölünmeleri en aza indirecek güçlü bir aidiyet ve etkin bir dayanışma duygusu da olmalıdır.

alıntı
saygı ve dostlukla

düşünsel 26 Ekim 2009 00:11

Primordialist (İlkselci) Ekol

Etnik üyelik ya da etnik kimlik konusunda başta gelen primordialist ekolün üç temel argümanı vardır. Birincisi, etnisitenin atfedilmiş bir kimlik ya da atalardan miras olarak devralınan statüler olduğu varsayımıdır. Bu bakış açısına göre, atalarınız kimlerse ya da kim oldukları varsayılıyorsa siz de onlardansınız, çünkü siz fiziksel ve kültürel özelliklerinizi kendi seleflerinizden almışsınız. Etnisite, derinden atalara ait ilksel kan bağlarından kaynaklanır.

İkinci argüman, bir etnik grubun üyelerini, bu etnik gruba üye olmayanlardan ayıran, önemli bir şeyin doğal sonucu olarak atfedilmiş kimlik, etnik sınırlar sabit ya da değişmezdir; etnisite durağandır. Eğer siz Arabistan’da doğmuşsanız, siz sonsuza dek Arap olacaksınız ve siz grup üyeliğinizi başka bir grupla değiştiremezsiniz.Üç üncüsü, etnisitenin ortak atalar tarafından belirlendiğidir. Başka bir deyişle, bir grubun tüm üyeleri ortak biyolojik ve kültürel kökenleri bölüştüğü için insanlar bir etnik gruba aittir. Bu düşünce biçimi, etnisitenin belirlenmesinde soy ve kültürel bağlar gibi ilksel faktörlere vurgu yaptığı için ‘primordialist’ (ilksel) olarak nitelendirilmektedir . Primordialistlere göre, etnisitenin gelişmesi ve sürdürülmesini sağlayan ilksel bağlardır.Primordial ist düşünce biçiminin çatısını en az iki değişik bakış açısı oluşturmaktadır. van den Berghe’nin temsil ettiği sosyobiyolojik perspektif, etnisitenin belirlenmesinde sosyobiyolojik bir faktör olan akrabalığın önemine vurgu yapar. van den Berghe etnisitenin akrabalığını bir uzantısı olduğunu iddia eder. Etnik üyelik önce çekirdek aile, daha sonra geniş aile ve en sonunda etnik gruptan kaynaklanır. Etnik kimlik grup üyelerinin ortak atasal bağlarına bağlı olarak gelişir ve sürer. Bu bakış açısı, akrabalık her zaman mevcut olacağından, etnisitenin hiçbir zaman yok olmayacağını ima eder.

Primordializmin revaçtaki ikinci perspektifi olan kültüralizm, etnik grup üyeliğinin belirlenmesinde ortak kültürün önemine odaklanır. Bu görüşe göre, ortak ataların yokluğunda bile, ortak kültür (örneğin ortak bir dil, ortak bir din), etnik kimliğin başlangıcı ve devam etme azmini belirler. Aynı ülkede olup farklı soylardan geldiklerine inanan bazı gruplar, ortak biyolojik bağları olmamalarına rağmen ortak bir etnik kültür oluşturabilirler. Bu gruba, bir dereceye kadar Türkiye Alevileri örnek verilebilir. Türkiye Alevileri farklı etnik gruplara ait olmakla birlikte, son zamanlarda sadece inanç birliğine dayanan bir etnik kimlik görünümü kazanmış durumdadırlar.

Etnisitenin duygusal veya psikolojik kokenlerini kavramak için, primordialist yaklaşım, çeşitli sorunlar içermesine rağmen, etnik bağlılığın gelişim ve devamlılığına ilişkin makul bir açıklama sunar. İlkin, bu perspektif bireylerin etnik üyelik veya kimliklerinin neden değiştiğini açıklamaz. İkincisi, biyolojik ve kültürel olarak farklı gruplardan, nasıl, örneğin Afro-Amerikalı gibi, yeni etnik grupların belirdiğini ve etnik kimliklerin nasıl zayıflayıp görünmez olduğuna yeterince açıklık getirmez. Üçüncüsü, bu bakış açısı, etnik sadakati güçlendiren/yıkan ve yapılandıran/yapıbozuma uğratan daha geniş tarihsel ve yapısal koşulları görmezden gelmeye meyillidir. Sonuncusu, etnik duygu ve pratiklerle sıkıca ilişkili olan ekonomik ve politik yararları ihmal eder.

saygı ve dostlukla

düşünsel 26 Ekim 2009 00:14

İnşacı (Constructionist) Ekol

Primordialist ekol 1970’lere kadar baskın düşünce biçimi olmayı sürdürmüş ve bugünde pek çok kişiyi etkilemeye devam etmektedir. 1970 başlarında yükselmeye başlayan inşacı ekolün yukarıdaki iki temel soruya inşacıların verdikleri cevaplar, primordialistlerin verdikleri cevaplarla keskin karşıtlıklar içermektedir. İnşacılar üç temel argüman geliştirmiştir: Birincisi, etnisite sosyal olarak inşa edilen bir kimlik, yaratılan bir şeydir. Bu ekol, etnisitenin sosyal inşası üzerine vurgusu nedeniyle ‘inşacı’ olarak nitelendirilmiştir. İkincisi, inşa edilmiş kimliğin bir uzantısı olarak etnik sınırlar bükülgen veya değişken olması nedeniyle etnisite dinamiktir. Son olarak, etnik üyelik ya da kimliklendirme toplum tarafından belirlenir ya da inşa edilir; yani etnisite değişen sosyal çevreye bir tepkidir.

İnşacı ekol aynı zamanda, farklı bileşenlere vurgu yapan çeşitli perspektiflerle çevrelenmiştir. Yancey ve diğerleri , ‘birden beliren etnisite’ (emergent ethnicity) perspektifini önerir: Yapısal koşullar tarafından yaratılan ‘beliren olgular’ olarak kültürel miras ve görünen etnisitenin etkisi önemlidir. Bu bakış açısına göre, etnisite toplumdaki yapısal değişmelere verilen bir yanıt olarak belirir.

Tarihçi Sarna, Yancey ve diğerleri birden beliren etnisite perspektifinden bir ölçüde farklılaşan ve ‘etnikleştirme teorisi’ denilen bir bakış açısı geliştirmiştir.

Sarna ’ya göre etnisite iki koşul tarafından yaratılır: İsnat ve şanssızlık. İsnat, hükümetler, kiliseler, okullar, medya, yerliler ve diğer göçmenler gibi yabancılar tarafından bireyleri belirli etnik gruplardan ayırmaya referans olur. Şansızlık, önyargı, ayrımcılık, düşmanlık ve güçlükleri içerir. Sarna, güç şartların aynı grup üyelerini birleşmeye zorladığını, grup kimliği ve dayanışmanın yaratılmasına yardımcı olduğunu iddia eder.

Konu ile ilgili diğer uzmanlar, önceden mevcut olan etnik kimlik ve sınırların dirilişine odaklanırlar. Başka bir deyişle, etnik kimlik önceden tanınmış tarihsel sınırlar etrafında inşa edilir. Diğer taraftan Gans , özellikle Amerika’daki beyazlar ve benzeri gruplar arasındaki etnik diriliş ‘sembolik etnisite’ ya da göçmen nesillerin gelenek ve kültürlerine olan sevgi ve gururdan kaynaklanan sembolik sadakatten başka bir şey değildir diye iddia etmektedir. Daha basitçe söylenecek olursa, sembolik etnisite, ‘olunan etniklik’ten daha çok ‘hissedilen etniklik’tir.

Daha yeni sosyal inşacı perspektifler ise açıkça etnisite ve ırkın sosyal inşası ve etnik/ırksal biçimlenmenin dinamik sürecine vurgu yapmaktadır. Örneğin Sollors ‘etnisitenin icadı’na işaret etmektedir. Etnisitenin kültürel bağlılığın irrasyonel bir biçimi olduğunu varsayan primordialist düşünceye karşı çıkan Sollors, etnik kimliğin insanlar tarafından yaratılan, güçlendirilen ve popülerleştirilen geleneğin içine gömülü olduğunu iddia eder. Nagel , etnisitenin iç güçler (örneğin, etnik grupların kendileri tarafından devredilen, yeniden tanımlanan ve yeniden inşa edilen etnik sınırlar) ve dış güçlerin (örneğin, sosyal, ekonomik, politik süreçler ve yabancılar) birleşimiyle sosyal olarak inşa ve yeniden inşa edildiğini; etnisitenin birey kimliği ve grup örgütlenmesinin kararlı bir şekilde değişen özeliğinin bir dinamiği olduğunu ileri sürer.
İnşacı ekol, etnik şekillenme ve hatırlamada sosyal inşayı merkeze koyar; etnisiteyi yaratan ve sürdüren tarihsel ve yapısal güçlere önem verir ve etnisitenin değişkenliği/uçuculuğunu en iyi şekilde açıklar. Bununla birlikte, inşacı okul etnisitenin atasal temellerini görmezden gelmeye meyilli olduğu gibi, sosyal inşanın sınırlılığına hiç değinmez. Primordialist ekol gibi inşacı ekol de, etnisitenin inşasında politik ve ekonomik yararların rolüne yeteri kadar dikkat çekmez.

saygı ve dostlukla

düşünsel 26 Ekim 2009 00:17

Araçsalcı (instrumentalist) ekol


Primordialist ve inşacı ekolün tersine, araçsalcı ekol etnisiteyi kaynaklara ulaşmak için bir araç ya da stratejik bir alet olarak görür. Bu nedenle bu ekol ‘araçsalcı’ olarak adlandırılmıştır. Bu teoriye göre, etnisiteleri onlara daha yararlı geri dönüşümler sağladığında, insanlar etnik olur ve etnik kalırlar. Başka bir deyişle, etnisite kârlı olduğu için var olur ve sürer. Bu ekolün öncüleri olan Glazer ve Moynihan (1975)’a göre, etnisite etkileyici duyguların basit bir karışımı değil, fakat sınıf ve milliyet gibi o da, grubun menfaatlerini yükseltmek için politik seferberliğin bir aracıdır. Etnik gruplar aynı zamanda birer menfaat grubudurlar.Araçsalc ılığın en aşırı versiyonu, etnik üyelik veya kimliğin hatırlama ve yararını yalnızca çağdaş avantajların elde edilmesi isteğinin motivasyonuna yorar. Örneğin Patterson ’a göre, etnik kimliğin dayanma gücü, kavrama gücü,uygulanabilirli k ve temelleri, bireylerin ekonomik ve genel sınıfsal menfaatleri aracılığıyla belirlenir. Araçsalcılığın daha ılımlı bir varyantı, etnisitenin avantajlarını etkili bağlarla birleştirir. Örneğin Bell ’e göre etnisite, menfaatleri etkili bağlarla birleştirebildiği için daha belirgin hale gelmektedir.

Araçsalcılığın son formülasyonlarından birisi rasyonel seçim teorisidir. Bir sosyal teori olarak rasyonel seçim teorisi, insanların kendi davranışlarının maliyetini en aza indirerek ve potansiyel yararlarını en yükseğe çıkararak sosyoekonomik durumlarını yükseltmek için hareket ettiklerini iddia eder. Başka bir deyişle rasyonel seçim teorisinin, etnik üyeliğin etnik kurumun maliyet ve yararlarının rasyonel hesaplanması üzerine temellendiğini iddia eder. Rasyonel seçim teorisi taraftarları için etnisite bir tercihtir; bazı insanlar, yararlı olduğu için bir etnik üyeliği tercih ederken, kimi insanlar da, bazı dezavantajlar içerdiği için bir etnik kimliği inkar eder ya da gizlerler.

Rasyonel seçim teorisinin sınırlılıkları olmakla birlikte, etnik kimliğin değişmesinin daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olabilir. Birincisi, etnik tercih sınırlıdır. Etnik tercih, toplum tarafından tanımlanan atasal sınırlamalara tabi olduğu için, herkes özgürce etnik kimliği seçemez. Nagel’in belirttiği gibi, “biz her zaman kim olacağımız seçemeyiz; biz basitçe, bir kısım sosyal tanımlama, sınıflama tasarıları ve bahşedilmiş sosyal hayat alan içinde ikamet eden dışsal atıfların sonucu olan bizleriz”. Sadece etnik statüko tehlikeye girdiğinde veya yer değiştirdiğinde alternatif etnik tercihler mümkün olmaya başlar ve tüm etnik seçimler rasyonel ve maddi değildir. Bazı insanlar, bir etnik üyeliği maddi yararları, ödülleri veya kaynaklara ve hizmetlere ulaşmak için değil, duygusal ifa, sosyal bağlılık veya zevk içeren psikolojik tatmin için de tercih edebilir. Gans tarafından önerilen sembolik etnisite nosyonu, etnisitenin yukarıdaki işlevi ile sıkı bir ilişki halindedir. Etnik tercihin bu türü rasyonel ve maddi değil, semboliktir.

saygı ve dostlukla

düşünsel 26 Ekim 2009 00:21

Transaksiyonalizm

Genel öncülleri itibariyle durumsalcılık/araçsalcılık içinde değerlendirilen ancak kimi özellikleri nedeniyle farklılaşan bir yaklaşım olan transaksiyonalizme Fredrik Barth öncülük yapmıştır. Transaksiyonalizmin temel yaklaşımı etnisitenin sosyal koşulların ürünü olduğu şeklindeki durumsalcı tezle örtüşmektedir. Ancak transaksiyonalizm, genel durumsalcılıktan farklı olarak, ilgisini etnik grupların farklılaşmasını sağlayan kültürel özelliklere değil, etnik gruplar arası ilişkilere çevirmiştir. Etnik grupların, sosyal aktörlerin içinde yaşadıkları gruplara ilişkin yaptıkları tanımlamalar sonucunda oluşan toplumsal kategoriler olduğundan hareket eden transaksiyonalizm ; ortak kültürün paylaşılmasının, etnik grubun oluşum sürecinde belirleyici bir unsur değil tam tersine oluşumun bir ürünü olduğunu savunmuştur. Transaksiyonistlere göre, herhangi bir etnik grubun ortak kültür oluşturmasının temel nedeni, grubun farklı çevresel faktörlerle karşılaşması sonucunda farklı yaşama biçimleri ve davranış kalıpları geliştirmesidir.

Etnik grupların ortak kültürel özelliklerinin çevresel uyum süreçlerinin sonucunda gerçekleştiği öncülünden hareket eden transaksiyonalizm etnik grupların varlıklarını nasıl sürdürdüklerine ilişkin soruya ‘sınırlar’ kavramını ortaya atarak açıklama getirmeye çalışmıştır: Etnik grupların sürekliliği sınırların korunmasına bağlıdır. Çeşitli kültürel özelliklerin işaretlediği bu sınırlar sürekli bir biçimde sabit değil hareketli yapılardır. Çünkü çevresel koşulların etkisiyle bu sınırları belirleyen kültürel unsurlar yanında; grup üyelerinin kimliklerini ve grubun örgütsel yapısını belirleyen kültürel karakteristikler de değişebilir. Bütün değişim süreçlerine rağmen etnik gruplar, grup üyeleri ile grup dışında kalan kimseler arasında kutuplaşmaya varan farklılıklar nedeniyle sınırlarını teminat altına alarak varlıklarını sürdürebilirler.


Etnik gruba aidiyeti belirleyenin, objektif olarak nitelenen farklılıklar değil toplumsal süreçte oluşan farklılıklar olduğunu ve yapılması gerekenin gruplar arasındaki objektif farklılıkları tespit etmek değil bireylerin kendi kimliklerini tanımlarken kullandıkları unsurların neler olduğunu tespit etmek olduğunu savunan transaksiyonalist yaklaşıma göre, etnik gruplar arasındaki sınırların tanımlanması amacıyla kullanılan kültürel unsurlar analitik açıdan iki grupta ele alınabilir:

1- Aktörlerin kendi kimliklerini açık olarak sergilemek amacıyla kullandıkları giysi, dil, yerleşim tarzı veya genel yaşam tarzı gibi ‘gizli olmayan işaret ve semboller’;

2- Başarının değerlendirilmesinde dikkate alınan ahlaki standartlar olan ‘temel değerler’.

Transaksiyonalist yaklaşım açısından bakıldığında, etnik gruplara ait olan sınır işaretlerinin grubun sosyal hayatında ayrıntılı, yaygın ya da sıklıkla gözlenmesi de aslında çok önemli değildir: Etnik sınırların sürdürülmesi için sınırlı sayıdaki işaretçi yeterli olabilmektedir. Sınır işaretlerinin tek fonksiyonu grubu diğer gruplardan uzamsal ve zamansal olarak ayrı kılmaktır; çünkü temel olarak ortak kültür ve tarihi paylaşmalarına rağmen gruplar arasında sınırların bulunmasının nedeni ‘ekolojik’ ve ‘ekonomik’tir. İnsanlar yaşadıkları ekolojik ve ekonomik süreçlerde ortaya koydukları davranış biçimleri birbiriyle benzeştiği ölçüde gruplaşmaktadırlar. Önemli olan ekolojik ve ekonomik durumlarla baş edebilmeyi sağlayacak gruplaşmayı gerçekleştirmektir. Bu nedenle, gruplar arası etnik sınırlılık, sıklıkla, önemli kültürel farklılıklar gerektirmez, kültürel farklılıklar sadece sınırların devamlılığı için kullanılır. Çünkü insanların yaşamasını sağlayan kültürel farklılıklar değil sınırların korunması yoluyla grubun sürekli kılınmasıdır. Etnik grubun devamlılığı birincil önemde olan ise ekonomik ya da demografik gereklere uyarlanabilirliktir.

Transaksiyonalizmin etnisite araştırmalarına en büyük katkısı, ilgiyi etnisitenin neliğinden, etnik grupların varlığını korumasını sağlayan grup sınırlarının diğer gruplarla ve çevresel diğer aktörlerle etkileşim içinde nasıl sürdürüldüğüne yöneltmiş olmasıdır. Bu yönelimiyle transaksiyonalizm etnik grupların kurucu öğeleri üzerinde süren; primordializm ve durumsalcılık arasındaki kesin ayrıma neden olan tartışmaların bir ölçüde dışında kalmayı başarmıştır.

Vurgunun statik yapılardan, dinamik ve çelişkilerin varlığını dışlamayan süreçlere kaydırıldığı ve “bireylerle, bireylerin toplumsal davranışlarda verdiği kararlar arasındaki ilişkileri vurgulayan” transaksiyonalizmin antropolojik kökleri Malinowski’nin işlevselciliğinde ve özellikle toplumsal örgütlenişe vurgu yapan Raymond Firth’e dayanır.

Etnisite çalışmalarına yeni bir perspektif kazandırmasına rağmen transaksiyonalizm de, düşünsel olarak yakın ilişki de olduğu, durumsalcılığa benzer biçimde etnik grupları sadece işlevleri ölçüsünde var olabilecek yapılar olarak ele almasıyla eleştirilere açık kapı bırakmıştır.

saygı ve dostlukla

düşünsel 26 Ekim 2009 00:57

Ekollerarası Bakış Açısı

Bu teorilerin hemen tümünün uygulama alanı başta ABD olmak üzere, Batı toplumlarındaki göçmen topluluklar olmuştur. Bu nedenle, bu teorileri tamamen yadsımamak bir yana, aksine önemsemek zorunluluğu vardır. Ancak bu teorilerin, genelde Ortadoğu ve daha özelde Türkiye koşullarında birebir uygulanmasının ya da düşünülmesinin de büyük sorunlara neden olabileceği akılda tutulmalıdır; zira Ortadoğu’daki toplulukların hemen tümü, pek çoğu siyasal erke sahip olmasalar da, bulundukları ülkelerin yerleşik halkları olduğu açıktır. Bu yüzden, Ortadoğu’daki etnik/kültürel toplulukları bu teorilerin herhangi birisiyle açıklamaktansa, topluluğun yapısından yola çıkılarak bu yaklaşımlardan birden fazlasına ya da tümünden yararlanarak değerlendirme yapmak daha yararlı olacağı kanısındayım. Böyle bir bakış açısından hareket eden Sosyolog Yang , ABD ve Batı toplumları için de bu teorilerin her birinin bazı önermelerini kapsayan bir ekollerarası yaklaşımın daha açıklayıcı olacağını ileri sürmektedir. Bunun için Yang yukarıdaki primordialist, araçsalcı ve inşacı teorilerinin bakış açılarını bir araya getiren dört sav ileri sürmektedir:

1. Etnisite, kısmen atfedilmiş bir etikettir, çünkü kısmen, genelde belirli fiziksel ve kültürel özellikler ve ulusal ya da bölgesel kökenler içeren soy ya da farz edilen soy üzerine temellenir. Çok az kişi soy bağlarının etnisite ile ilgisini inkar etmektedir. Ancak bunun tersini iddia eden pek çok düşünür vardır. Weber’e göre etnik gruplar, akrabalık dışı komünal ilişkilerin devamlılığı için önemli olan ortak atalarının subjektif inançlarını çeşitli yollarla hatırda tutan insan gruplarıdır.

2. Etniste, büyük oranda toplum tarafından inşa edilir. Toplumun etnisiteyi inşası en az dört mekanizma tarafından gerçekleştirilmekted ir. Birincisi, toplum kendi üyelerini diğer etnik sınıflandırmalardan ayırmak için oluşturulmuş yazılı veya yazılı olmayan kurallar aracılığıyla insanların etnik grup üyeliğini belirler. Etnik tanımlama ve sınıflandırmalar gruplar arası güç ilişkilerini yansıtan sosyal inşalar ve keyfi kararlardır. Bireyler bir etnik grubun içine doğar ve genellikle kendi grup üyelikleri üzerinde kontrol gücleri yoktur. Etnik sınıflandırma kuralları toplumdan topluma değişir ve bu nedenle aynı birey, farklı bir toplumda farklı bir etnik sınıflamaya tabi tutulabilir.

3. Etnik grup üyelikleri ile özdeşleşmiş maliyet ve yararlar etnik üyelik ve kimliklendirmeyi kısmen belirler. Etnik seçenek kullanılabilir olmaya başladığında, etnisitenin maliyet ve yararları, grupların ve bireylerin etnik tercihlerinin belirlenmesinde merkezi bir rol oynar. Bu maliyet ve yararlar her zaman tek başına etnik tercih üzerinde etkilerini sürdürmez; sık sık diğer sosyal faktörlerle birlikte işlev görürler. İnsanlar genellikle, kayıplarını en aza indirmek ve karlarını en üste çıkarmak üzere bir etnik grup ile ilgili bir kurumu tercih ederler ya da kaçınırlar. Kişisel ilgiler de bir oranda etnik tercihi belirler.

4. Etnik sınırlar nispeten durağandır, ama bu sınırlar, özellikle mevcut etnik kategoriler çatıştığında, zamanla değişebilir. Her ne kadar etnik sınırlar değişmez değillerse de, onların göreli sabitliğinin de farkında olmak gerekmektedir. Etnik sınırlar, sosyal olarak onaylanan soy aracılığıyla kısmen belirginleşip tanımlandığından kolayca ve hızlı değişmezler. Etnik sınırların sabitliği yine de, tamamen mutlak değildir ve zaman içinde değişebilir. Sınırların dağılmasının birkaç özgün biçimi vardır: Birinci olarak, etnik sınırlar daha önce dışlanmış grupları kapsayacak şekilde genişleyebilir; ikinci olarak etnik sınırlar aşağı bir düzeyden daha yukarıya doğru yükseltilebilir; üçüncü şekilde etnik sınırlar büzülebilir ya da dağılabilir; son olarak da etnik sınırlar etnik kategorilerle birlikte yok olabilirler. Bu durum uzun vadede asimilasyon, fakat kısa vadede soykırım ya da etnikkırım ile gerçekleşebilmektedi r.

saygı ve dostlukla...

suat 26 Ekim 2009 01:54

öncelikle yazı için teşekkürlerimi ileteyim..

etnisite-ulus- kavim-kabile-halk vs. kavramların ilk çıkışı ve içerikleri ile sonradan aldıkları biçim ve içerik değişimi bilinmektedir.. bunun bilinmesine karşın.. nedense bir şekilde bilinmiyormuş gibi davranılıyor..
yazar bile grekler derken aslında.., daha grek diye tanımlanan.., sosyal-siyasal yapılanışların oluşmadığı dönemleri de atlıyor..
kısaca.., ister gerek dönemi olsun isterse öncesi dönem olsun.. ve günümüzdeki aşama olsun...; ethnos tanımı tek bir anlam içerir.. "ötekiler" yani "bizim" dışımızdakiler...

çok karıştırmaya gerek yok bence.., ilk canlı topluluklarında sürü aşamasını baz alırsak.. oluşan birlik diğer birlikler anlamında esnek bir ötekiler tanımına denk düşmekteydi.. çünkü bir sürü üyesi diğer sürüye geçebilir.., sığınabilirdi.. hatta yeterli güce sahip ise sürünün lideri de olabilirdi.. yani.., ethnos(öteki) kavramı kendi bireysel yapısı ile sınırlıydı..

ilkel-komünal topluluk diye tanımlanan ilk farklı canlı(insan) toplulukları.., aslında sosyal-siyasal(toplumsal yapılar) anlamında.., kurallar manzumesi ve işleyişi temelinde oluşmuştur.. işte bu andan itibaren ethnos(diğeri) başlar.. yani sosyal-siyasal topluluk anlamında başlar..
*aynı karından(kadından) doğanlar insandır.. bir bütündür
bu anlamda.. doğasal temel dürtüler bunlar arasında işlemez ve yasaktır..(1)
1- aynı karından geleni yiyemezsin..
2- aynı karından gelen üzerinde cinsel işlevde bulunamazsın..

ilk etnik yapı böyle oluşmuştur.. aynı karından gelme anlamında biyolojik bir kök vardır.. ama buna biyolojik kök denebilinirmi..? hele çağımızda denebilinir mi..? çünkü bu toplulukdakiler "dışardan" cinsel ilişkiye giriyorlardı.. yani "öteki" ile bir karışım kaçınılmazdı.. erkeğin(baba) dna'sı(kanı) "dışarıya" ekleniyor.. kadındaki üretim olan ve etnik yapının da devamı olan çocuk dna'sı(kanı) da.. "dışardan" bir dna'ya(kana) karışıyordu.. (2)
kısaca tek ayrım.., "ötekiler", "diğerleri" tanımıdır..
"ötekileri"-"diğerleri"nide yiyebilir, öldürebilirsin yani el koyabilirsin..
grek tanımına dönersek.. aslında grek tanımından önce bu anlamda yada.., olmasa da aynı atadan(erkek soyundan) gelmeye dönüşmüş kabile birlikleri dışındakiler yine "ötekiler" idi..

ben diyorum ki.. aynı karından gelenlerin birliğini ifade eden.., öldürme-cinsel ilişkide bulunmama temellerinin sosyal-siyasal anlamını ve işlevini çözümlemeden-tanımlamadan ve de.., bu formattan başka formata geçmeyi de.., çözümlemeden, işlevsel yanını da çözümlemeden..; insan topluluklarının yapısal, tarihsel sürecini ve sürekliliğini ve de işlevlerini yani.., etnisite denilen kavramı doğru-sağlıklı çözümleyemez tanımlayamayız..
genelde..; özel-mülkiyet ile çözülme başlatılır.. oysa özel-mülkiyet olgusu bu toplumsal yapıların çürümesinin yada işlersiz hale gelmesinin bir ekonomik sonucudur.. buraya getirel bir dizi sosyal-siyasal aşamalar, geçiş uygulamaları vardır.. özel-mülkiyet daha sistem sel yani huluksal ve işleyişsel olarak var olmadan önce..; birikim-talan-el koyma-köle emeği bile vs. vardı..
kaldıki.., "diğerlerini" insan saymayan bu topluluklar zaten rahatlıkla yiyebiliyor- öldürebiliyordu.. yedikleri kişi belki o topluluktan bir erkeğin dna'sını taşıyan biri olabilirde..
yenilmesinin tek kıstası aynı karından gelmemiş olmasıdır..
bilimin ilerlediği bu aşamada artık dna'ları sadece erkeğin belirlemediği de biliniyor ve kadının da.. yumurta ile dölleyen sperm bir işlevin iki ana unsuru..her biri bir canlının oluşmasında.., tek başına bir anlam taşımıyor.. yani biyolojik yada "kansal" söylemler hikayedir..

o zaman..; aslolan.., sosyal-siyasal zeminlerdir.. bunlardan yola çıkmalıyız.. bu toplulukların tarihsel her aşamadaki içeriği-işleyişi de bu zeminlere göre biçim alır.. elbette bu sosyal yaşamın bir öznesi olan ekomik işleyişler de.. ama bilinen tanımlardaki işleyişler ve açıklamalar değil..
yani.., artı-ürün ana-yanlı yapıyı bozmamıştır.. artı-ürünün el koyuş yani tasarruf-sahiplenme biçimindeki sosyal-siyasal değişim bunu sağlamıştır..
evet.., sonrasında bu durum ana belirleyici olmuşsa da.. tek başına bunu başaramaz.. tarihsel kökleri ile gelen sosyal-siyasal işleyiş zeminleri üzerinden bunlar olagelir.. yani kaldırma, yerine yenisini koyma veya değiştirme-dönüştürme vs. ile... olagelir..
(özel)mülkiyet aynı kalmakla beraber bu mülkiyetin.., yapısal anlamdaki içeriğinde ve işleyişinde.. oluşan değişimlerle de toplumsal yapıdaki.., sosyal-siyasal-kültürel-ekonomik ne varsa.. değişimler oluşur..

bunu anlayabilmenin yoluda..; başlangıcı ve köklü değişim aşamasını çözümlemeliyiz diyerek tekrarlayacağım..
sevgili düşünsel.., etnisite noktasında farklı kuramları temelleri anlamında açıklayarak sunmuş(yani yazı anlamında diyorum kişi değil) ve ayrıca eksik kaldıkları yanları da vurgulamış.. ben bunu komünist kuramlar anlamında ele alacağım.. var olan etnisite-ulus tanımları ve tezlerine bakıldığında kendine özgün ayrı bir duruş görülmemektedir..
anarşistlerin bu noktada derinlikli tanımları olmadığını sanıyorum marks ve sonrasında gelenlerin tanımlarına baktığımda.., ekonomizm dışında bir ilişkilendirme yoktur.. leninde bu zemin dışında parağmatik bir önemseme olmasına karşın oda aynı zeminlerde kalmıştır..

marksda kapitalist "modernite"(burjuva) ilerleme temelinde tarihsel olan-olmayan uluslar.. ayrımı yapılırken lenin de ise.. bu olgulara(uluslara) var olan kadim yapılar temelinde ve devrimci paratiksel faydacı anlamda bir yaklaşım görülür.. çarpıcı örnek verirsem..; anadolu hareketini "türk" uluslaşması ve burjuva devrimi görmek gibi.. asyadaki ve kafkasyadaki, topluluklara da yerine göre dil yada ortak toprak alanı işlevinde ve suni burjuva temellerde ama sosyalizmle ilişkili bakmak gibi..

kısaca ..; komünistlerin bu noktada köklü analizler ve tespitler yapmaları yani geçmişin eksikliklerini aşan bir kuramsal çalışma yapmaları gerekir diye düşünüyorum...
ulusal kurtuluşculuğun kaçınılmaz ve "gerekli" sonucu ulus-devlet anlayışının yada ulus-devletlerin ortak sosyalist cumhuriyeti kaçınılmazlığı temelinde bakışlar gibi..

dostlukla
suat




dipnot..; (1) bir canlının varlık temeli beslenme ve üremedir.. başkaca işleyişi yoktur.. ne öldürme ne kıskanma nede sahip olmayı bilmez.. üreme olayının da dişi ile erkek arasında yaşananla oluştuğunu da milyon yıl sonra öğrendiler.. bir tek beslenme amacıyla öldürür.. onun dışında savunma işlevinde bile öldürme ile sonuçlanan olaylar çok azdır.. çünkü sonunda "diğeri" yaşamak için ölmeyi seçmeyeceğinden çekilir..
avından doyan canlı.. "diğerlerinin" kalanı gelip yemesine yada aralarındaki paylaşım kavgasına karışmaz. bile..
(2) bu noktada yani "temiz-saf kan" noktasında en tutarlı gidenler ibranilerdir.. kesinlikle kadın ibrani(aslında ibrahim değil bağlı olduğu ana-soylu kabile) olacaktır.. bu anlamda ata olan ibrahimin soyundan olan ama anası aynı soydan olmayan..ismail yani araplarda ibrani sayılmamıştır.. batıya yada asyaya yayılmış ibranilerdeki tipolojik değişimlerin nedeni budur.. ama buna karşın.., ibrani sayılmaları da aynı nedenledir.. sarışın yada çekik gözlü ibrani görünce şaşırmayın.. yada esmer sami tipli olupda ibrani olmaz ise de şaşırmayın..

düşünsel 26 Ekim 2009 23:38

marksda kapitalist "modernite"(burj uva) ilerleme temelinde tarihsel olan-olmayan uluslar.. ayrımı yapılırken lenin de ise.. bu olgulara(uluslara) var olan kadim yapılar temelinde ve devrimci paratiksel faydacı anlamda bir yaklaşım görülür.. çarpıcı örnek verirsem..; anadolu hareketini "türk" uluslaşması ve burjuva devrimi görmek gibi.. asyadaki ve kafkasyadaki, topluluklara da yerine göre dil yada ortak toprak alanı işlevinde ve suni burjuva temellerde ama sosyalizmle ilişkili bakmak gibi..

Burjuva ilerleme temelinde,tarihsel olan uluslar ve olmayan uluslar bağlamından bakıldığında,bu ulusların geçmiş-günümüz kriterleri çerçevesinden nasıl görülmesi gerekir?

Türk uluslaşması ve burjuva devrimi...

Avrupaya Türkiyeden işçi olarak giden insanları genel olarak ''Türk'' işçisi görmek ya da bilindik söylemle ''Avrupada yaşayan Türkler'' gerçekten Türk mü yoksa birden fazla etnisiteyi bir tek objeye sıkıştırmak mı?Ki bu örnek ile Anadoludaki Türk uluslaşması birçok benzer yanlar taşımakta.Türk uluslaşması olarak görülen anadolu harekatının böyle görülmesi,günümüze değin gelinen sürecide eksik bırakmakta.Lakin Anadoluda bir mücadele olmuş ama tek bir etnisite değil...Peki ama bir ''uluslaşma'' harekatı için tek bir ulusun bir mücadele vermesi mi gerekmekte?Örneğin şu an Kürtlerin verdiği mücadeleyi ''Kürt ulusal mücadelesi'' olarak adlandırmak doğrumudur(içerik olarak) yoksa yanlış mıdır?

saygı ve dostlukla...

Paradigma 27 Ekim 2009 00:37

Ben açıkça bir şey yazmayacağım....ama şimdilik:D...fakat konu hayli ilgimi çekti ve düşünsel hevalin sorularına kaşılık bir soru ile konuyu daha derinlemesine tartışmaktan yanayım....milliyetç iliğin fransız devrimiyle birlikte boy göstermesi aynı zamanda ulus-devlet inde temellerini atmaya başlamıştır....Ulus-devlet hangi tarihsel zorunluluğun sonucudur ve yapısı,konumu ile neye hizmet etmektedir? Nedir?...bireyin vatandaş veya yurttaş olması ulus-devlet için neden çok önenlidir?...dostluk la...Paradigma

düşünsel 27 Ekim 2009 01:06

Alıntı:

Paradigma Nickli Üyeden Alıntı (Mesaj 10202)
Ben açıkça bir şey yazmayacağım....ama şimdilik:D...fakat konu hayli ilgimi çekti ve düşünsel hevalin sorularına kaşılık bir soru ile konuyu daha derinlemesine tartışmaktan yanayım....milliyetç iliğin fransız devrimiyle birlikte boy göstermesi aynı zamanda ulus-devlet inde temellerini atmaya başlamıştır....Ulus-devlet hangi tarihsel zorunluluğun sonucudur ve yapısı,konumu ile neye hizmet etmektedir? Nedir?...bireyin vatandaş veya yurttaş olması ulus-devlet için neden çok önenlidir?...dostluk la...Paradigma

Sevgili paradigma,

Fransız İhtilali,ulus devletin oluşması için ''tek'' olgu mu?Bu soruyu ''evet'' diye cevaplarsak bana göre eksik bir yanıt olur.Ki ulus devlet objesinin oluşması için,en gerekli objelerden biri de ''kurum'' olgusu olacaktır.Şayet Fransız devrimi,Ulus devletin oluşmasını tek başına uhdesinde bulunduruyorsa,ozama n kurumsallşamalar da Fransız Devrimiyle ortaya çıkmıştır sonucu ortaya çıkar.Ama hem Avrupa da hem de Osmanlıda Kurumsallaşmalar (modernite evriminde) çoktan beri bulunmaktadır...
Burada karşı çıkılabilinir,kurums al yapıların salt devleti (krallık-imparatorluk) daha iyi bir yere getirtmek için yapıldığı söylenebilir.O zaman şu sorun ortaya çıkar;Kurumlar ile ulus devlet at başı giden bir yolda mı?Ulus devlet içerisindeki kurumların,ulus devletin ihtiyacına göre belirlendiği ve bu nedenle ortaya çıktıklarını söylemek,kapitalizmi bir nevi bu oluşumda (ulus devlet) ''yok'' saymak değilmidir?

bireyin vatandaş veya yurttaş olması ulus-devlet için neden çok önenlidir?önermeyi bir de tersten sormak gerek;Birey için ulus devlet neden çok önemlidir?

sevgili paradigma,farklı bir bakış açısından (liberal-resmi ideoloji bağlamında) şu linkede bakmanı isteyeceğim; [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Üye olmak için Tıklayın...]

saygı ve dostlukla


Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 14:17.

Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.